Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

22 Nisan 2013 Pazartesi

90'LAR YAZI DİZİSİ... NEREDELER (BÖLÜM 8) - OKAN AKDENİZ


"Kozasında bekleyen bir tırtıl gibiyim, daha uzun yaşamak için kozamdan çıkmıyorum"

Bu haftaki konuğum benim için gerçekten özel seslerden biri. Doksanlar hayatımıza saf poptan elektroniğe, blues’dan rock’a, danstan r&b’ye yeni yeni türlerin ve şarkıcıların girdiği yıllardı, daha önce benzerleri olmadığı için her çıkan şarkıcı kendi ilgi alanı müziğe dair şarkılar çıktığı için hem çeşitlilik artıyor, hem de bu sanatçılar türlerinin ilk örnekleri oldukları için akıllara kazınıyordu. Okan Akdeniz 1998 yılında "Hasret" şarkısı ile müzik piyasasına girdiğinde Latin pop türünü tanımış olduk. Gitarında yaz sıcağı, sesinde meltem tınısı vardı. Sonrasında daha önceleri Erol Evgin ve Yeliz gibi devlerin seslendirdiği Deli Divane şarkısının yorumuyla dikkat çekti bu esmer adam. Vokal tekniği ve yorumuyla gerçekten çok çalışılmış bir albümdü Hasret, çıkışı da bu çalışmaların karşılığını alırcasına ilgi görmüştü. Lakin sonrasında Okan Akdeniz bir kayboldu pir kayboldu. Gazetelerde birkaç haberde rastladım sonrasında ve sonrasında onlar da bitti. Yıllar yılı ne yapar ne eder diye en çok merak ettiğim isimlerdendi, zira yıllar sonra 90lar yeniden kıymete binince de çıkmadı ortaya. Halbuki o bu sırada biriktirmiş biriktirmiş içindekileri. Bu söyleşiyi yaptığımda Okan Akdeniz’in aslında bize gösterdiğinden çok daha fazlası olduğunu anladım. Karşımda müziğe gerçekten emek veren ama küstürülen, bununla birlikte umudunu hala içinde taptaze tutan ve kendisinin deyimiyle yok olmamak için kendini kozasının içinde tutan bir adam gördüm. Müzisyenliğinin yanında entelektüel bilgisiyle verdiği cevaplarla şu ana kadar yaptığım en keyifli söyleşilerden biri çıktı ortaya.



T: Albüm çıkarmaya nasıl karar vermiştiniz? İlk albümü çıkarma heyecanınızı ve o süreci kısaca anlatır mısınız?

O.A.: İzmir’de dört duvar arasında piyanomla hayat geçiyordu. Bir yandan Jazz solistliği yaparken diğer yandan Müfit Bayraşa’dan İngilizce müzikle bozulan A E vokallerimi düzeltmek için şan dersi alıyordum. İngilizce ile Türkçe arasında ciddi bir vurgulama uçurumu var ve ben Türkçe’yi düzgün okuyamıyordum. Daha sonra Müfit hocamdan esinlenerek ben de beste avına çıktım. Önceleri fazla kastım kendimi, zannettim ki ben avcıyım. Ancak melodi kendini tamamıyla bilinçsiz dediğin ama aslında bilinci daha büyük bir iradeye (ki o da herkesin mayasında olan ilhama) bırakınca kendiliğinden geliyormuş.Tabii ilhamın kendini daha geniş bir hayal dünyasında ifade edebilmesi için birikim de gerek.


Sonra bestelerim belirli bir sayıya gelince köyden indim şehre misali piyanomu satıp parasıyla albüm yapma hayaliyle İstanbul’a gittim. İlk tepki ailemden geldi. Piyano bizim sana hediyemizdi neden sattın, diye tabii. Ben malperest birisi değilim. Eşyalara da duygu yüklemem bu yüzden. Nasılsa yerine konabilecek bir şey. Ama o dönem içimdeki hırs, sonradan kaybolursa yerine konamazdı.

İstanbul’a ilk gittiğimde daha öncesinde bir televizyonda açılan şarkı yarışmasında tanıştığım rahmetli Melih Kibar’ı ziyaret ettim. Beni ve bestelerimi beğendi ve Sony Music ile bir randevu ayarladı. Sony Music’ten gelenlere stüdyoda piyano başında bir eserimi canlı seslendirdim ve onlar da beğendi. Derken 3 ay gibi kısa bir süre sonra bir bakmışım albüm için Şile’de rüzgarlı bir havada kum yuta yuta kapak fotoğrafı çekimlerindeyim. Rüya gerçek oluyordu benim için. Bu yüzden bu işin arada çıkan sıkıntıları vücutta çıkan bir sivilce kadar canımı acıtıyordu. Tabii İstanbul’da kaldıkça ve albümün devamlılığı için yapılması gerekenler arttıkça bu sivilceler çıbana dönüşmeye başladı.

T: 90lı yıllardan hala akıllarda kalan bir isim olarak, albüm yapmayı neden bıraktınız? Kendi tercihiniz miydi? Ya da müzik sektöründeki şartlar mı buna neden oldu?

O.A.: Albüm yapacağıma çok inanmıştım. Güçlü bir inanç her şeyi başarmanıza sebep oluyor, gelecekteki tiyatro sahneleri inançla kuruluyor. Ancak satacağına olan inancım az olmalı ki şarkılar dillere dolanmasına ve çok tutmasına rağmen fazla satmadı. Buna sadece benim katkım dışında yanlış reklam politikası da dahildir. Bu ilk başta hevesimi kırdı. Yani albüm yapmaya olan hevesim, müziğe değil. Müzikle her zaman mutlu olursunuz, işin içine paraya dönüştürme ve faturaları düşünmeden yaşamanın planları girince, insan doğasının dışında bir alana girdiğiniz için bir şeyler değişmeye başlıyor. O dönem hızlı bir tempo vardı ama ben bir İzmirli olarak pek hızlı sayılmazdım. Arabayla son sürat gidiyorsunuz ama arabanın içinde sadece oturuyorsunuz. Giden siz değil araba aslında.  Ne kadar gittiğinize her zaman bakmalısınız. Yoksa yanlış yerde benzininiz biter. Benim benzinim de tam büyük deprem olduğu dönem tükendi. Türkiye moral olarak çökmüş, birçok insan sevdiklerini doğal afete vermişti. Bu durumda neşeli bir albüm yapamayacak kadar içime kapanmıştım. Sonra da askerlik girdi ve bu süreç o dönem son buldu. Ama ölüm yaşam demektir. Daha sonra hayatın içinde yine müzikle tutunabilmenin başka yollarını da buldum...

T: Albüm sonrası dönemde neler yaptınız? Müzikle bağlantınız nasıl sürdü? Ya da sürdü mü? Şahsen ben bir dönem her daim gözümüzün kulağımızın önünde olan sanatçıların albüm yapmadıkları, bildiğimiz bir sahne çalışması olmadığı dönemlerde neler yaptığını öğrenmek üzere yazıyorum biraz da bu yazıyı.

O.A.: Kendimce yıkımdan sonra İstanbul dahil her türlü negatifi temizleme yoluna gittim. Ne İstanbul ne müzik piyasası salt kötüydü. Her yerde kötü ve iyi bir aradaydı ama ben negatifleri toplayanın asıl beynimin ta kendisi olduğunu fark ettim. Aşılması gereken engeller dışarıda değil beynimdeydi. Bu yüzden İzmir’deki evime dört duvar arasına ve arkadaşlarımın yanına döndüm. Evimde küçük bir home stüdyo kurup besteler hazırlamaya başladım. Kendim için değil, daha çok yeni eski sanatçılara pazarlamak için. Eserlerimin içine İngilizce çalışmalar da ekledim. Belçika’ya falan sattım. Tekrar müzikle dolu bir hayatın içine girdim. Bir yandan da spor yaparak bedenimin kölesi oldum. Turist gibi yaşamayı öğrendim ve bu sayede hala her şeye sürpriz gibi bakabildiğime şükrediyor, teşekkür ediyorum. Şu anda da reklam müzikleri yapıyor, bir yandan da fotoğrafçılık sanatında ilerlemeye çalışıyorum. Sanırım bu tür meraklar da bir müzisyen için şaşırtıcı değil. Sesleri içinde duyan kişi gördüklerine de rahatlıkla soyut anlamlar yükleyebilir. Hayal gücünüz olsun yeter ki. Ama yanlış anlamayın ben megaloman değilim. Bana göre herkes sanatçı, çünkü herkes gece puf yatağına yattığında sayısız rüya görür. O rüyalardaki dekor, oyuncular, duyduğunuz müzikler ve seyredenler hepsi sizsiniz. Herkes her gece uyuduğunda bin bir detaylı rüyalarını kendi yaratır. Bu yüzden herkes sanatçı aslında. Ama uyandığımızda bir sürü kişilik engelleri yüzünden bunları yapamayız. Bence sanatçı gündüz düşleri gören kişidir. Yani rüyalarımızda yapabildiklerini uyanıkken de yapabilen kişidir. Bu yüzden her sanatçı biraz gerçek ile hayali birbirine karıştırır.

 T: Hala akılda kalmış işler yapan ve uzun süredir albüm yapmamış olmasına rağmen hala şarkıları hatırlanan bir sanatçı olarak, bugünün hemen tüketilen müzik ortamı ve profiline nasıl bakıyorsunuz? Sizce neydi sizi farklı kılan, neydi şarkılarınızı yıllardır eskimeden sürekli gündemde tutan?


O.A.: Bugünün müzikleri ve sanatçıları dününkilerden farklı değil bence. Mozart bugün Türkiye’de yaşasaydı pop ya da arabesk yapardı, Amerika’da doğsaydı dünya jazz ustası olurdu. Yaratıcılık koşullara ve çevresel etkilere göre farklılık gösteriyor tabii ki. Çoğu insandan duyduğum bir şey de çok mantar sanatçı türedi lafı. Bir albümün çıkış şartlarının ve harcanan emeğin farkında olmayanların lafı. Hiç satmayan albüm olması o albümün emeksiz olduğunu göstermez. Çok satan da çok iyi müzik yapıyor çıkarımını bize sağlamaz. Bence bu dönem müzikte daha kalabalık olduğu için aralarından sıyrılıp ünü yakalamak da o kadar zor. Zamanında çok fazla kişiye şans verilmez, iyi olanlar ayıklanırdı. Ama kim iyi olanları karar veriyor ki? Diğerlerini kötü ya da çöp saymak büyük bir yeteneği kaçırmak olmaz mı? Zamanında fark edebilmenin bir yolu yok. Maalesef bu yolda ilerleyen bir kişinin ülkemizde sadece sanatıyla kendini savunması yetmiyor. Bu kimin iyi kimin kötü olacağına karar verenlerin eline kalmış bir şey gibi. Tıpkı hayatında dans etmemiş birinin başka bir dalda ünü dolayısıyla dans yarışması jürisinde olması gibi bir şey. Çevren varsa olur lafı bizim ülkemiz için geçerli. Ya da güzel veya yakışıklı olmalı kavramı. Herhalde Aretha Franklin burada olsaydı bir albüm yapabilmek için önce kilo vermeli sonra da makyaj malzemeleriyle suratına ikinci bir yüz yapmak zorunda kalmalıydı.

Şu dönem bence yeni şeyler deneyen çok kişi var ama diğer bir engel de bu tarz satmaz şu tarz yapın diyen vizyonu eksik yatırımcı ve yapımcılar. Ben her zaman umutluyum. Türkiye müzikte bana göre ilerlemekte. İyisi kötüsü değil de iyisi farklısıyla.

T: Hala albümlerinizi dinleyen ve o zamanların şimdiki zamanlardan çok daha güzel olduğunu düşünen dinleyicilerinize bir mesajınız veya –umarım yeni çalışmalarınızın müjdesi veya sizi canlı izleyebilecekleri bir program var mı duyurmak istediğiniz?

O.A.: Yok. Varsa yoksa onlardı. Çok bestem var Rafet El Roman’ın ‘Sevdim Ama Sonu Yoktu’ gibi beste çalışmalarımı başkalarının seslerinden dinleyebilirler ama benden bu kadar. Kendim çalıp kendim söylüyorum. Arada reklam müziklerinde benim sesimi duyuyorsunuz ama bunun dışında kozasında bekleyen bir tırtıl gibiyim. Tek fark İngilizce bir albüm olmadan da bu kozadan çıkmayacak gibi görünüyorum. Kalbimde aşkın kırıntısı bile kalmadı. Yeni bir şehir için eskisini kökten yıkıp geçecek bir aşk olmayınca bu iş mekanik bir üretimden ileriye gitmiyor. Ömür de kelebek ömrü kadar. Ben de daha uzun yaşamak için kozamdan çıkmıyorum. Belki de eski albümdeki gibi kelebek olup çıkarsam sadece bir gün yaşayıp yok olmaktan korkuyorum.

Yeni müzisyenlere söyleyebileceğim tek şey var. Amatör olman ya da daha az bilgili olman bilgili olanlardan gerisin demek değildir. Genç Edison ışığı keşfettiğinde ondan kat kat fazla bilgi sahibi bir sürü yaşlı profesör vardı. Ama ışığı onlar değil az bilgisiyle Edison buldu. Mozart 5 yaşında ilk senfonisini yazdı. O dönemde de yaşlı başlı, parmakları ışık hızında piyanoyu döven müzisyenler vardı. Çok bilgili olmak insanı yaratıcı kılmaz. Hayal gücü olanlar dünyayı değiştiren fikirleri kendine çeker.

Son söz: Anlaşılan Okan Akdeniz bizi kendine Hasret bırakmaya kararlı, ancak şu an mutlu olduğu ve onu mutlu eden işleri yaptığını bilmek bir nebze rahatlatıyor beni, Hem kader bu ya, bir gün Okan Akdeniz'i yeniden karşımıza çıkarır, "Hasret diner mi sandın, sevgi böyle biter mi sandın?"





----DEVAM EDECEK----

17 Nisan 2013 Çarşamba

BİR ÖDÜL TÖRENİNİN ARDINDAN...

TÜRKİYE MÜZİK ÖDÜLLERİ

Pek değerli postdaşlarım,

Uuu epey olmuş son yazıdan beri, ama sorun niye? bu kardeşiniz bu sürede boş durmadı ve yzı yazamadığı süreye bir ödül töreni, iki konser, bir de Adana gezisi sıkıştırıverdi. Adana gezisi bana kalsın, ama diğer etkinlikleri bildirmek size boynumun borcu :)

Efendim, yazının ilk durağı, 18 senedir müzik piyasasını iyi mi etkiliyor, kötü mü etkiliyor karar veremediğim ama bir şekilde her sene çok konuşulan ödül törenlerinden olan Kral Tv -bu seneki adıyla Türkiye Müzik Ödülleri ödül töreniydi. Kral Tv Ödüllerini kimlerin aldığını biliyorsunuzdur diye bir daha bir daha anlatıp tekerleği baştan icat etmeyeceğim, bu yazıda sadece gözlemlerim ve izlenimlerim yer alacak. Efenim, tabisi kambersiz düğün olmaz, diyerekten, ben de ordaydım, lakin içeri girişim biraz olaylı oldu, anlatayım da gülün. Şimdi bu fakir bulduğu davetiye ile iş çıkışı atar kendini Haliç Kongre Merkezi'ne… Hobaa ödül törenleri orda değildi ki, demeden önce yazacaklarımı okuyun sayın postdaş, ben fakir kongre merkezlerini karıştırmışım :) ve tabisi ödül törenlerinin Haliç değil İstanbul Kongre Merkezi’nde olduğunu teeee Eyüp’teki Haliç Kongre Merkezi’ne gittiğimde öğrendim. Soransı ordan otobüs bul, taksim’e geç, gezi parkının survivor alanı misali parkurlarını aş ve İstanbul Kongre Merkezi’ne ulaş… saat 22.00’de kapıdaydım. Ne için? Bir gittim ki kapılar kapanmış, içeri kimseyi almıyorlar! Ayy ben nasıl oldum, zaten bi fasıl kilometreler aşıp gelmişim, bir de almadılar mı beni içeri? Resmen "yassah hemşerim” muamelesi çektiler. Dil döktüm, müzik yazarıyım dedim, araya tanıdıkları sokmaya çalıştım, ııh, ben oralarda dolanırken, bir grup daha vardı giremeyen, neyse allem ettiler kalem ettiler, beni de yanlarına katıp içeri soktular sağ olsunlar :)
  
























Bundan sonrası benim konserlerdeki en öne geçme uzmanlığımın konuştuğu andı, ben, beni içeri alan çocukları da yanıma kattığım gibi yandan yandan gittim sanatçılar için ayrılan bölümün hemen arkasındaki platformda ilk sıraya attım kendimi ve en önden izleme imkanı buldum. Tabi ki, program çoktaaaaaan başlamıştı, ben içeri girdiğimde en iyi düet ödülü veriliyordu. Ben bi yandan sahneye bakınırken, bir yandan da aşağı platformda tanıdık kimi görürüm diye bakındım. Pek fazla ilgimi çeken şarkıcı yoktu açıkçası. Gözüm beyazlar içindeki Göksel’i seçti, en önde oturuyordu ve çok şıktı. Yan tarafından Mustafa Ceceli, Murat Boz, Emre Aydın'lı DMC grubu vardı. Demet Akalın ile eşinin sürekli kulise girip çıktıklarını gördüm. Demet Akalın'ın üzerinde yırtık bir kot üzeri böyle tüylü tüylü -D.Akalın'ı kocaman beyaz bir kuş gibi gösteren- bir şey vardı.


İlk izlenimim salonun ağzına kadar dolu olmasıydı ama seyirci pek havaya girememiş gibiydi, ben o coşkuyu ve elektriği alamadım açıkçası.



Benim için en heyecanlı anlardan biri Nilüfer’in canlı performansına yetişmek oldu. Nilüfer önce Gripin ile Hatıralar Hayal Oldu'yu, sonra Model ile -benim de albümdeki favorim olan- Şov Yapma ve en son Gece ile Başıma Gelenler'i seslendirdi. Albüm beni hiç tatmin etmemesine rağmen –ki yazısını da yazmıştım, okuduysanız-, canlı performansları keyif verdi. Model’den Fatma Turgut’un Latin sarısı saçları beni mutsuz etti. O siyah saçlarıyla müzik dünyasının en güzel çıkışını yapmış ve yepyeni bir soluk getirmişti. Piyasanın talep ve ısrar ettiği sarı saç imajının tam tersiydi ve naifti. Bu saçları ise fena göz alıcıydı, lakin sarıya boyatması ile piyasanın istediği imaja bürünmesi yeni çıkan grubun masumiyetinin kaybolması gibi geldi bana, ben öyle adlandırıyorum daha doğrusu. Nilüfer ise canım benim, gelip güzel bir konuşma yaptı. “Geçen sene hastalığım nedeniyle burada olamadım ama bu sene buradayım ve sizlere çok teşekkür ediyorum” derken, geçen sene onun yerine ödülünü alan Şebnem Ferah’ı da anmayı ihmal etmedi. Beni düşündüren çok geçmeden ödül vermek üzere sahneye gelen Kayahan’la karşılaşıp karşılaşmadığı, karşılaştığında nasıl davrandığı filandı. Tabi ki bunu öğrenemeyeceğim hiçbir zaman. Bir yandan içim de diyor ki, bir mucize olsa da barışsalar.

Salon konusunda ise her şey incelikle düşünülmüştü bu sefer. Görsel şölen, 3B yazılar, dönen ışıklar, inip kalkan perdelerle çok özenilmiş belli ki.

Gecenin benim açımdan sürprizi gecenin sponsoru olan Albeni yarışmasının düzenlediği ses yarışmasının finalistleri arasında, canım arkadaşım Gamze Sargın’ı görmek oldu. Önce barkovizyondan görüntüler gösterdiler, lakin ben önce aymadım ve ilgilenmedim, sonra barkovizyonda Gamze'yi gösterdiler ve üzerine sahneye de çıkmasın mı? Hobaaa, müthiş güzel bir sürpriz oldu benim için. Bu kıza dikkat edin sayın postdaşım, daha öncesinde O Ses Türkiye’de kılpayı arabeske kaptırmıştı birinciliği yarı finale çıkamamıştı, ancak söz-beste-yorum birincilikleri kazanmış bir sesten bahsediyoruz burada ve o gece Aşk Her Şeyi Affeder Mi şarkısıyla bütün salonun ağzını açık bıraktı.
Gamze sağ baştaki
Gecede ödüller açısından sürpriz yoktu, kim hangi dalda alacak denildiyse o gerçekleşti üç aşağı beş yukarı. Benim açımdan Göksel’in en iyi kadın şarkıcı ödülünü alması ise ayrıca sevindiriciydi, zira Göksel'i zaten severken, bir de tanıyınca hepten en yakın hayranlarından biri olmuştum. Gerçi bu durum Demet Akalın’ın pek hoşuna gitmedi. Aday olduğu 4 daldan sadece birini, o da kendisine ait olmayan en iyi şarkı ödülünü “Türkan” ile alırken “Aslında dört dalda da birinciyiz" demesi, sonuçtan pek memnun kalmadığını hissettirdi bana. Mustafa Ceceli ve Emre Aydın da beklenen ödülleri aldılar.






  

Gecede Sertab’ın performansı da vardı ve yeni şarkı "İyileşiyorum"u çok ama çok sevdim. Bir mizansen yapıp, çöp kutusuyla gelip o ayrılıktan sonraki iyileşme sürecine atıfta bulunurcasına bütün kıyafetleri çıkarıp teker teker çöp kutusuna atması etkileyiciydi. Keşke playback yapmasaydı. Sonrasında yeni albümünden “Öyle de Güzel, Böyle de Güzel” performansı ile birlikte, eski şarkılarından bir potbori yaptı. Gecenin en keyifli anlarındandı. Rengarenk, Açık Adres, Kumsalda ve Yanarım'la geceyi bitirdi.






Kayahan’ın ödül vermeye çıktığında teşekkürü Atatürk'e etmesi ise salonda alkış kıyamet kopmasına yol açtı. Biraz popülist bir yaklaşımdı ve ben nedense Kayahan’ı samimi bulamıyorum…
Gece birkaç ödülün daha verilmesi ile son buldu. Kazananların listesi de aşağıda. Bence keyifli bir geceydi, ama en coşkulu gecelerden değildi. Sonuçta kazanma, kaybetme tartışılır ve kimseyi mutlu etmek mümkün olmaz bu gecelerde. Söz konusu Kral Tv olunca, gene sonuçların doğruluğu tartışılır vs vs. Kazanan sevinir, kaybeden çemkirir ama biz bunları bir ay içinde unuturuz.


Son olarak bu ödüller 18 senedir veriliyor ve adının Türkiye Müzik Ödülleri olarak değiştirilmesi ise Kral TV’nin kendini iyiden iyiye müzik tekeli zannetmeye başlamasının göstergesi. Bir kanalın neye dayanarak kendi düzenlediği ödül törenini Türkiye’ye mal ettiğini ve bu hakkı/gücü kendinde nasıl bulduğu konusuna ise hiç girmiyorum. Bu konuda ustam olan müzik yazarları yazıp çizdiler zaten. Bir Kral TV ödül töreni daha böylece biterken, oradan çıkıp ikinci yazı konum olan Dört x Dört konserine geçiyorum. O da yarın :)

•          EN İYİ ALBÜM: MUSTAFA CECELİ (Es)
•          EN İYİ ŞARKI: DEMET AKALIN (TÜRKAN)
•          EN İYİ KADIN SANATÇI: GÖKSEL
•          EN İYİ ERKEK SANATÇI: MUSTAFA CECELİ
•          EN İYİ GRUP: SEKSENDÖRT
•          EN İYİ KLİP: ZİYNET SALİ (HERŞEY GÜZEL OLACAK)
•          EN İYİ PROJE: ORHAN GENCEBAY İLE BİR ÖMÜR
•          EN İYİ REMIX ŞARKI: ERDEM KINAY (Geri Dönüş Olsa-Murat Boz)
•          EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN SANATÇI: MEHMET ERDEM
•          EN İYİ DİZİ MÜZİĞİ; MUHTEŞEM YÜZYIL (STAR)
•          EN İYİ FİLM MÜZİĞİ: EVİM SENSİN
•          EN İYİ DÜET: EMRE AYDIN&GÜLDEN MUTLU (SOĞUK ODALAR)
•          EN İYİ ENSTRÜMENTAL ALBÜM: ERKAN OĞUR (DÖNMEZ YOL)
•          EN İYİ SINGLE: EMRE AYDIN (BENİ BİRAZ BÖYLE HATIRLA)
* ONUR ÖDÜLÜ : FERDİ TAYFUR









7 Nisan 2013 Pazar

90'LAR YAZI DİZİSİ... NEREDELER (BÖLÜM 7) - NİDA


90’lı yıllar benim gibi müziksever için hazine gibiydi. O yıllara yetişmiş olan her şanslı müziksever gibi, bugün bile keyifle dinlediğimiz nice güzel şarkıların çıkışına tanık olduğum o yılların en dikkat çekici seslerinden biri bu haftaki konuğum. “Gelsen yanıma, yanı yanı başıma, kurban olam kaşına” dediğimde, eminim hepinizin aklında ilk olarak anahtar deliğinden "evin gelinini" gözetleyen çocuklu klip gelir. Davudi sesli bu genç adam “Evimizin Gelini”ni evimize getirdiğinde sene 1998’di. Bayanlar baylar… Bu haftaki konuğum, “Vurmasaydın/Evimizin Gelini" gibi güzel bir albüm hediye etmiş olan Nida… Şimdilerde albüm çalışması yok ancak o hala sahne çalışmalarına Türkiye'nin dört bir tarafında devam ediyor. “Hiç unutmuyorum o dönem Alanya'da sahne alıyordum ve bir tanıdığımızın beni aramasıyla albüm heyecanı başladı. Bana hemen istanbul'a dönmemi ve albüm için yeni bir firmanın bana albüm yapacağını belirtti,” diye anlatıyor ilk albüm heyecanını. Daha sonra hemen İstanbul’a dönmüş ve görüşmelerden sonra albüm çalışmaları başlamış.


Albüm çıktıktan sonra, çok konuşulduğunu hatırlıyorum, özellikle o klip sahnesinin. Ama bir gerçek var ki, Nida diğerlerinin arasında sıyrılan bir başarı elde etti. Derken albümün promosyonu biter bitmez, Nida cephesinden ses gelmez oldu. “Acep nedendir?”, diye soruyorum, “O dönem deprem gibi kötü bir talihsizlik yaşadık. Daha sonrasında vatani görevimi bitirip, Avrupa'da olduğum için uzun süre müzik camiasından uzak kaldım,” diye belirtip müjdesini veriyor: “Şimdi yeni albümü bitirmek üzereyiz ve yakında güzel bir albümü sizlerle buluşturacağız.”


Nida on parmağında on marifet bir sanatçı. Müzikten ayrı kaldığını sandığımız yıllarda, sahne çalışmaları tam gaz devam ederken, kariyer hanesine bir de konut sektörünü eklemiş. Şimdi yine aynı şekilde konut sektörü devam ederken bir yandan da işletmesini yaptığı KADIKÖY KADİFE CLUB'de sahne alıyor.


Tek albümle hala şarkıları dillerde olmasının başarısını, “Evimizin Gelini” şarkısının  dönem farklı bir tarz olması, sevenleriyle bağlantısını hiçbir zaman koparmaması ve her zaman işiyle ilgili haberlerle gündemde olması olduğunu belirtiyor. Günümüzde teknolojinin müzik sektörünü hem iyi hem kötü etkilediğini söylerken, her ne kadar günümüzde yapılan güzel çalışmalar olsa da, eskisi gibi kalıcı olmanın zor olduğunu düşünüyor. Son olarak onu sevenlerine ve fanlarına teşekkür ederken bir de ricası var:

Benim sizlerden tek bir ricam olacak; Lütfen hak ettiğini düşündüğünüz değil, hak ettiğine emin olduğunuz şeyleri alkışlayın.”

Ben de bu keyifli söyleşi için Nida’ya çok teşekkürler… Sen hep söyle biz de hep dinleyelim “Evimizin Nida"sı hiç susmasın...





--DEVAM EDECEK--

5 Nisan 2013 Cuma

30 YAŞ YAZISI...


...30 YAŞ YAZISI…

 Yaklaşık 20 dakika sonra 20’li yaşlarıma veda edip 30’lu yaşlarıma merhaba demeyi beklediğim bir gecede, evde yalnız oturmuş, hayatımı gözden geçiyorum.

Şu ana kadar yaşamış olduğum şeyleri, yaşayamadıklarımı, yaşayacaklarımı, kurduğum ilişkileri, mutlu ettiğim kalpleri, kırdığım kalpleri, onarmaya çalıştığım kalpleri, vazgeçtiğim şeyleri, yeni baştan yaptığım işleri, yapmak istediğim şeyleri, yapmaya çalışıp yapamadığım şeyleri, yapamadıkça beni hırslandıran ya da cesaret eden ya da teşvik eden şeyleri/kişileri, beni mutlu edenleri, mutsuz edenleri, hayal kırıklıklarını, tüm sevinçleri, biriktirdiğim dostları, dost sanıp aslında kardeşim olduğunu anladıklarımı, kardeşim sanıp aslında hiç olmadıklarını gördüklerimi, hayatıma girmiş ve girecek olanları, çıkmış ve çıkacak olanları, hayatımdan çıkmasını hiç istemediğim halde çoktan gitmiş olanları, attığım onca kahkahayı, -çok şükür çok az olan- akıttığım göz yaşlarını, heyecanlarımı, kayıplarımı, kazançlarımı, hayatın bana verdiklerini, benden aldıklarını, çocukluğumu, oyuncak ayımı, hayatımın dönüm noktası olan anları, çıktığım ve çıkacağım seyahatleri, aldığım ve alacağım albümleri, gittiğim ve gideceğim konserleri, okunacak kitapları, dinlenecek şarkıları, verilen ama tutmadığım tavsiyeleri, bir şeye çok özenip de yüzüme gözüme bulaştırdığım kendime deli öfkelendiğim zamanları, kendimi bayıldığım zamanları, kendimi iyi hissettiğim yerleri, zamanları, kişileri, yolda tesadüfen karşılaşınca veya bir bakışıyla günümü kurtaran kişileri, ne çok sevdiğimi, ne çok sevildiğimi, umutsuzluğa düştüğüm anları, kalabalıklar içinde yalnız hissettiğim anları (o kadar çoklardı ki), yeniden yüzeye çıktığım anları, başarılarımı, başarısızlıklarımı, öğrendiklerimi ve daha öğrenecek bir sürü şeyim olduğunu, heveslerimi, meraklarımı, ilgilerimi, ilgilerimin başıma getirdiklerini, içine düştüğüm tuhaf, komik, eğlenceli, anlat anlat bitmez olayları, beslediğim –ve ne yazık ki öldürdüğüm- civcivleri (affedin beni, çocuktum daha) ve dahi diğer hayvanları, taşındığım şehirleri, değiştirdiğim evleri, değiştirdiğim yaşamları, her bir değişikliğin bana kattıklarını düşünüyorum da...

Ben bütün bu düşünmeler sonucunda anladım ki Allah’ın şanslı kullarındanım. Ne güzel sevgiler, dostlar ve yaşanmışlıklar biriktirmişim. Hayat benim karşıma hep arzuladıklarımı, istediklerimi, çıkarmış, ya da bana kendimi bilme, haddimden fazlasını istememe ve elimdekiyle yetinme mutluluğunu yaşamayı nasip etmiş, çünkü baktığımda çok büyük hayalkırıklığı yaşadım diyebileceğim çok şey yok. Yanılgılarım elbet olmuştur ancak her zaman şuna inanırım: hiçbir şey nedensiz değildir ve hiçbir şey daha kötüsü için olmaz. Olan her şey daha iyi bir şeyin sebebidir, o an için kötü gelse bile.


Şu an 30 yaşımdayım, hala içi içine sığmayan, deli halimle bu satırları yazıyorum ama bi yandan 3'lü yaşlara girmenin getirdiği bir garip duygu da içimi sarıyor. Hayatın önemli bir dönemecinde gibi görüyorum. Bir işim, dostlarım, ailem, çok sevdiğim bir hobim, o hobimin peşinde geçen günlerim, o hobim sayesinde tanıştığım sevdiğim müzisyenler, bütün bunları yapacak sağlığım ve olanaklarımla ben mutlu bir insanım diyebiliyorum. Ben çok büyük hırsları olan biri değilim, amacım dünya üzerinde bulunduğum –dünya yaşına göre- kısacık zaman diliminde verimli ve mutlu bir hayat yaşayabilmek, bunu herkesle paylaşmak. Güzel vakitler geçirip, kendimi iyi hissettiğim ve iyi hissettirdiğimi düşündüğüm kişilerle birlikte olmak, her türlü olumsuzluktan kaçarak, kaçamasam da iyi bir tarafını görmeye çalışarak... Hiçbir zaman hiçbir şeye karşı içimdeki heyecanı kaybetmedim. Tuttuğum yol hep heyecanlarımın beni yönlendirdiği yoldu ve ne mutlu bana ki, yolda lastik çok fazla patlamadı. Patlayan lastikler de oldu elbet, onlar da benim neyi yapıp neyi yapamayacağımı görmem için gerekliydi, bu yüzden başarısızlıklarımı da baş tacı ettim.


Allah’tan daha başka ne isteyebilirim ki, hepinize -yazının burasına kadar geldiyseniz- doğrudan veya dolaylı olarak beni ben yaptığınız için çok teşekkür ederim.  

Yazıyı bitirirken, 30 yıl 8 dakikadır yeryüzünde olmuş bulunuyorum. Bundan sonrası ne getirir bilinmez ama, şimdiye kadar gelenler bile bir ömre bedel…

Turgut Uyar'ın şu satırları beni benden iyi anlatıyor, bu yüzden bu yazıyı bu şiir ve enfes Sezen yorumuyla bitirmek istedim:

sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokakta yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiç birinizle dövüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...


2 Nisan 2013 Salı

GONCAGÜL SUNAR İLE SAMİMİ BİR SÖYLEŞİ...


"GİDEREK İLK ALBÜME DOĞRU YOL ALIYORUZ"

Goncagül Sunar yazımın mürekkebi soğumadan ikinci aşamasına geçip, benim anlamlandırdığım şarkıların hikayesini bir de sahibinin ağzından dinlemek lazım deyip, sorularımı yönelttim. Ortaya bu kısa ama keyifli söyleşi çıktı. İnşallah siz de benim gibi keyif alırsınız.

Tunca: Biz sizi oyuncu olarak tanıdık ekranlarda, sonra Türk televizyon tarihinin en iyi işlerinden Çemberimde Gül Oya'da diziye adını veren Çemberimde Gül Oya türküsü yorumunuz konuşuldu, sonrasında Sözler Verdim geldi ve müzisyen yanınızı da gördük. Müzikle bağlantınızı anlatır mısınız?

Goncagül Sunar: Şarkı söylemeyi severdim klasik bir cevapla başlarsam, yanına öğrendiğim birkaç gitar akoru eklenince kendimle ilgili iyi bir şey keşfettiğimi hissettim, o dönem Asmalı Konak çekiyorduk. Orada oyalanmak için uyduruk bir gitar alıp, boş zamanlarda kendi kendime söz yazıp, yine gitarı tamamen içgüdülerimle ilerletip şarkılar yaptım. Sonradan oyunculuğun, İstanbul dışı işlerin hep önüne geçtiği albüm hayali kafama girdi. Çemberimde Gül Oya zamanı dizinin soundtrack’i için üç şarkı seslendirdim, albümü çıkaran şirketle kendi albümüm için anlaştık, imzalar atılacakken mp3 ve korsan patlak verdi, öyle kaldı. Daha sonra tamamen kendi imkanlarım ve arkadaşlarımla "Sözler Verdim" i yaptım, fena bir deneme olmadı, sonra araya iş güç ve elbette çocuk girdi, zaman böyle geçti. (ŞARKIYI DİNLEMEK İÇİN: GONCAGÜL SUNAR - SÖZLER VERDİM)


T: Sözler Verdim'de ve sonrasında Sakın Korkma’da daha çok hayatla ve kendinizle ilgili sözlere yer verirken, son şarkınız Aşk Aldatır’da biraz daha aşkla ilgili gözlemleriniz var sanki, nelerden besleniyorsunuz ve hangi temalar şarkılarınızda daha çok yer alıyor?

Goncagül Sunar: Bir şey yaratırken gördüğün tanık olduğun her şey sebebin oluyor, sıradan anlar, zamanlar, büyük hayal kırıklıkları, hayatın umursamazlığı, hiç adil olmaması, modern hayat ve popülerite kuşatması, insanların yoruculuğu, acımasızlık, dünyada olup biten her şey… Tüm bunlar, küçük hikayeler ya da bazen trajikomik karikatürler gibi kafada dönüp durur, akan ve sürekli değişen dönüşen duyguları kalp içine alır saklar, sonra bunlar oynadığın karaktere ya da şarkı söyleme biçimine yansır, bana öyle oluyor en azından :)


T: Aşk Aldatır şarkısının çıkış sürecini anlatır mısınız? Daha önce pek size yakın olmayan bir tema olduğunu belirtmiştiniz, nasıl ortaya çıktı?

Goncagül Sunar: "Aşk Aldatır" şarkısını 2003 yılında yazdım. Aslında aşk temasını şarkılarımda kullanmayı sevmiyorum, kullansam bile bir adım ötede hayat var, klişe sevmiyorum yanan yürek aşkı sözlerinden uzak duruyorum, en etkileyici şey en basit olan benim için, sadelikten korkmam, minimallik en vurucu olandır, dinlediklerim ve seyrettiklerimde de bunu ararım, kendi halinde olan şey en kendi olan yapıttır bence. Aşk Aldatır şarkısının içinden aşk acısı geçiyor ama hissettirmiyor ve olağanlığa vuruyor.

Yıllar sonra "Suskunlar" dizisini seyrederken, şarkının diziye çok yakışır bir havası olduğunu düşündüm, yeniden yine kendi imkanlarımızla, tamamen hatır gönül birlikteliği ile şarkıyı yeniden yapılandırdık, dinlettik, beğendiler, o sırada şanssızlık dizi bitti. Hala iyi ve şarkının yakışacağı bir dizi olursa, kullanmalarını istiyorum. Bu arada biz yine hiç prodüksiyonsuz tek bir kamera ile, yönetmen arkadaşım ve ben sokaklara çıkıp, kısıtlı ve soğuk birkaç günde de klip yaparak şarkıyı değerlendirdik, şu anda nette yayında, sosyal medyada geri dönüşler çok çok olumlu.


T: Bu şarkılar bir albüm ya da single müjdecisi olabilir mi?

Goncagül Sunar: Neyin ne olacağı nereye gideceği hiç belli olmaz, bir single ya da albüm haberi olarak düşündüler ama henüz değil, ama giderek oraya yol alıyoruz, görüşmelerimizi bu yaz hızlandıracağız, bunlar boşluk doldurma ve tanıtım hamleleri. İlk albümünü yapanlar için şartlar zor, kendine yeni bir araba almak gibi bir şey. Kendi müziğini yapan insanların yolu ve çabası biraz uzun sürüyor maalesef. Albüm kişisel tatmin, etiket, albümün var mı var durumu. Önemli olan şarkıların sevilsin, insanlara ulaşsın, bütün bunlar güzel hayaller güzel sevinçler :)


Not: Bu içten söyleşide, şarkıların iç ruhuna biraz daha yaklaştığımı fark ettim ve gördüğüm şey daha bir hoşuma gitti. Söyleşide şarkılar hakkında kafamda yarattığım düşüncelerle paralellikler buldum ve şarkılar benim için daha bir kıymetlendi. Bu keyifli söyleşi için Goncagül Sunar’a çok teşekkür ederim, izlenecek dizileri, söylenecek şarkıları hep artsın hiç bitmesin…