Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

sony music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sony music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2013 Pazartesi

90'LAR YAZI DİZİSİ... NEREDELER (BÖLÜM 8) - OKAN AKDENİZ


"Kozasında bekleyen bir tırtıl gibiyim, daha uzun yaşamak için kozamdan çıkmıyorum"

Bu haftaki konuğum benim için gerçekten özel seslerden biri. Doksanlar hayatımıza saf poptan elektroniğe, blues’dan rock’a, danstan r&b’ye yeni yeni türlerin ve şarkıcıların girdiği yıllardı, daha önce benzerleri olmadığı için her çıkan şarkıcı kendi ilgi alanı müziğe dair şarkılar çıktığı için hem çeşitlilik artıyor, hem de bu sanatçılar türlerinin ilk örnekleri oldukları için akıllara kazınıyordu. Okan Akdeniz 1998 yılında "Hasret" şarkısı ile müzik piyasasına girdiğinde Latin pop türünü tanımış olduk. Gitarında yaz sıcağı, sesinde meltem tınısı vardı. Sonrasında daha önceleri Erol Evgin ve Yeliz gibi devlerin seslendirdiği Deli Divane şarkısının yorumuyla dikkat çekti bu esmer adam. Vokal tekniği ve yorumuyla gerçekten çok çalışılmış bir albümdü Hasret, çıkışı da bu çalışmaların karşılığını alırcasına ilgi görmüştü. Lakin sonrasında Okan Akdeniz bir kayboldu pir kayboldu. Gazetelerde birkaç haberde rastladım sonrasında ve sonrasında onlar da bitti. Yıllar yılı ne yapar ne eder diye en çok merak ettiğim isimlerdendi, zira yıllar sonra 90lar yeniden kıymete binince de çıkmadı ortaya. Halbuki o bu sırada biriktirmiş biriktirmiş içindekileri. Bu söyleşiyi yaptığımda Okan Akdeniz’in aslında bize gösterdiğinden çok daha fazlası olduğunu anladım. Karşımda müziğe gerçekten emek veren ama küstürülen, bununla birlikte umudunu hala içinde taptaze tutan ve kendisinin deyimiyle yok olmamak için kendini kozasının içinde tutan bir adam gördüm. Müzisyenliğinin yanında entelektüel bilgisiyle verdiği cevaplarla şu ana kadar yaptığım en keyifli söyleşilerden biri çıktı ortaya.



T: Albüm çıkarmaya nasıl karar vermiştiniz? İlk albümü çıkarma heyecanınızı ve o süreci kısaca anlatır mısınız?

O.A.: İzmir’de dört duvar arasında piyanomla hayat geçiyordu. Bir yandan Jazz solistliği yaparken diğer yandan Müfit Bayraşa’dan İngilizce müzikle bozulan A E vokallerimi düzeltmek için şan dersi alıyordum. İngilizce ile Türkçe arasında ciddi bir vurgulama uçurumu var ve ben Türkçe’yi düzgün okuyamıyordum. Daha sonra Müfit hocamdan esinlenerek ben de beste avına çıktım. Önceleri fazla kastım kendimi, zannettim ki ben avcıyım. Ancak melodi kendini tamamıyla bilinçsiz dediğin ama aslında bilinci daha büyük bir iradeye (ki o da herkesin mayasında olan ilhama) bırakınca kendiliğinden geliyormuş.Tabii ilhamın kendini daha geniş bir hayal dünyasında ifade edebilmesi için birikim de gerek.


Sonra bestelerim belirli bir sayıya gelince köyden indim şehre misali piyanomu satıp parasıyla albüm yapma hayaliyle İstanbul’a gittim. İlk tepki ailemden geldi. Piyano bizim sana hediyemizdi neden sattın, diye tabii. Ben malperest birisi değilim. Eşyalara da duygu yüklemem bu yüzden. Nasılsa yerine konabilecek bir şey. Ama o dönem içimdeki hırs, sonradan kaybolursa yerine konamazdı.

İstanbul’a ilk gittiğimde daha öncesinde bir televizyonda açılan şarkı yarışmasında tanıştığım rahmetli Melih Kibar’ı ziyaret ettim. Beni ve bestelerimi beğendi ve Sony Music ile bir randevu ayarladı. Sony Music’ten gelenlere stüdyoda piyano başında bir eserimi canlı seslendirdim ve onlar da beğendi. Derken 3 ay gibi kısa bir süre sonra bir bakmışım albüm için Şile’de rüzgarlı bir havada kum yuta yuta kapak fotoğrafı çekimlerindeyim. Rüya gerçek oluyordu benim için. Bu yüzden bu işin arada çıkan sıkıntıları vücutta çıkan bir sivilce kadar canımı acıtıyordu. Tabii İstanbul’da kaldıkça ve albümün devamlılığı için yapılması gerekenler arttıkça bu sivilceler çıbana dönüşmeye başladı.

T: 90lı yıllardan hala akıllarda kalan bir isim olarak, albüm yapmayı neden bıraktınız? Kendi tercihiniz miydi? Ya da müzik sektöründeki şartlar mı buna neden oldu?

O.A.: Albüm yapacağıma çok inanmıştım. Güçlü bir inanç her şeyi başarmanıza sebep oluyor, gelecekteki tiyatro sahneleri inançla kuruluyor. Ancak satacağına olan inancım az olmalı ki şarkılar dillere dolanmasına ve çok tutmasına rağmen fazla satmadı. Buna sadece benim katkım dışında yanlış reklam politikası da dahildir. Bu ilk başta hevesimi kırdı. Yani albüm yapmaya olan hevesim, müziğe değil. Müzikle her zaman mutlu olursunuz, işin içine paraya dönüştürme ve faturaları düşünmeden yaşamanın planları girince, insan doğasının dışında bir alana girdiğiniz için bir şeyler değişmeye başlıyor. O dönem hızlı bir tempo vardı ama ben bir İzmirli olarak pek hızlı sayılmazdım. Arabayla son sürat gidiyorsunuz ama arabanın içinde sadece oturuyorsunuz. Giden siz değil araba aslında.  Ne kadar gittiğinize her zaman bakmalısınız. Yoksa yanlış yerde benzininiz biter. Benim benzinim de tam büyük deprem olduğu dönem tükendi. Türkiye moral olarak çökmüş, birçok insan sevdiklerini doğal afete vermişti. Bu durumda neşeli bir albüm yapamayacak kadar içime kapanmıştım. Sonra da askerlik girdi ve bu süreç o dönem son buldu. Ama ölüm yaşam demektir. Daha sonra hayatın içinde yine müzikle tutunabilmenin başka yollarını da buldum...

T: Albüm sonrası dönemde neler yaptınız? Müzikle bağlantınız nasıl sürdü? Ya da sürdü mü? Şahsen ben bir dönem her daim gözümüzün kulağımızın önünde olan sanatçıların albüm yapmadıkları, bildiğimiz bir sahne çalışması olmadığı dönemlerde neler yaptığını öğrenmek üzere yazıyorum biraz da bu yazıyı.

O.A.: Kendimce yıkımdan sonra İstanbul dahil her türlü negatifi temizleme yoluna gittim. Ne İstanbul ne müzik piyasası salt kötüydü. Her yerde kötü ve iyi bir aradaydı ama ben negatifleri toplayanın asıl beynimin ta kendisi olduğunu fark ettim. Aşılması gereken engeller dışarıda değil beynimdeydi. Bu yüzden İzmir’deki evime dört duvar arasına ve arkadaşlarımın yanına döndüm. Evimde küçük bir home stüdyo kurup besteler hazırlamaya başladım. Kendim için değil, daha çok yeni eski sanatçılara pazarlamak için. Eserlerimin içine İngilizce çalışmalar da ekledim. Belçika’ya falan sattım. Tekrar müzikle dolu bir hayatın içine girdim. Bir yandan da spor yaparak bedenimin kölesi oldum. Turist gibi yaşamayı öğrendim ve bu sayede hala her şeye sürpriz gibi bakabildiğime şükrediyor, teşekkür ediyorum. Şu anda da reklam müzikleri yapıyor, bir yandan da fotoğrafçılık sanatında ilerlemeye çalışıyorum. Sanırım bu tür meraklar da bir müzisyen için şaşırtıcı değil. Sesleri içinde duyan kişi gördüklerine de rahatlıkla soyut anlamlar yükleyebilir. Hayal gücünüz olsun yeter ki. Ama yanlış anlamayın ben megaloman değilim. Bana göre herkes sanatçı, çünkü herkes gece puf yatağına yattığında sayısız rüya görür. O rüyalardaki dekor, oyuncular, duyduğunuz müzikler ve seyredenler hepsi sizsiniz. Herkes her gece uyuduğunda bin bir detaylı rüyalarını kendi yaratır. Bu yüzden herkes sanatçı aslında. Ama uyandığımızda bir sürü kişilik engelleri yüzünden bunları yapamayız. Bence sanatçı gündüz düşleri gören kişidir. Yani rüyalarımızda yapabildiklerini uyanıkken de yapabilen kişidir. Bu yüzden her sanatçı biraz gerçek ile hayali birbirine karıştırır.

 T: Hala akılda kalmış işler yapan ve uzun süredir albüm yapmamış olmasına rağmen hala şarkıları hatırlanan bir sanatçı olarak, bugünün hemen tüketilen müzik ortamı ve profiline nasıl bakıyorsunuz? Sizce neydi sizi farklı kılan, neydi şarkılarınızı yıllardır eskimeden sürekli gündemde tutan?


O.A.: Bugünün müzikleri ve sanatçıları dününkilerden farklı değil bence. Mozart bugün Türkiye’de yaşasaydı pop ya da arabesk yapardı, Amerika’da doğsaydı dünya jazz ustası olurdu. Yaratıcılık koşullara ve çevresel etkilere göre farklılık gösteriyor tabii ki. Çoğu insandan duyduğum bir şey de çok mantar sanatçı türedi lafı. Bir albümün çıkış şartlarının ve harcanan emeğin farkında olmayanların lafı. Hiç satmayan albüm olması o albümün emeksiz olduğunu göstermez. Çok satan da çok iyi müzik yapıyor çıkarımını bize sağlamaz. Bence bu dönem müzikte daha kalabalık olduğu için aralarından sıyrılıp ünü yakalamak da o kadar zor. Zamanında çok fazla kişiye şans verilmez, iyi olanlar ayıklanırdı. Ama kim iyi olanları karar veriyor ki? Diğerlerini kötü ya da çöp saymak büyük bir yeteneği kaçırmak olmaz mı? Zamanında fark edebilmenin bir yolu yok. Maalesef bu yolda ilerleyen bir kişinin ülkemizde sadece sanatıyla kendini savunması yetmiyor. Bu kimin iyi kimin kötü olacağına karar verenlerin eline kalmış bir şey gibi. Tıpkı hayatında dans etmemiş birinin başka bir dalda ünü dolayısıyla dans yarışması jürisinde olması gibi bir şey. Çevren varsa olur lafı bizim ülkemiz için geçerli. Ya da güzel veya yakışıklı olmalı kavramı. Herhalde Aretha Franklin burada olsaydı bir albüm yapabilmek için önce kilo vermeli sonra da makyaj malzemeleriyle suratına ikinci bir yüz yapmak zorunda kalmalıydı.

Şu dönem bence yeni şeyler deneyen çok kişi var ama diğer bir engel de bu tarz satmaz şu tarz yapın diyen vizyonu eksik yatırımcı ve yapımcılar. Ben her zaman umutluyum. Türkiye müzikte bana göre ilerlemekte. İyisi kötüsü değil de iyisi farklısıyla.

T: Hala albümlerinizi dinleyen ve o zamanların şimdiki zamanlardan çok daha güzel olduğunu düşünen dinleyicilerinize bir mesajınız veya –umarım yeni çalışmalarınızın müjdesi veya sizi canlı izleyebilecekleri bir program var mı duyurmak istediğiniz?

O.A.: Yok. Varsa yoksa onlardı. Çok bestem var Rafet El Roman’ın ‘Sevdim Ama Sonu Yoktu’ gibi beste çalışmalarımı başkalarının seslerinden dinleyebilirler ama benden bu kadar. Kendim çalıp kendim söylüyorum. Arada reklam müziklerinde benim sesimi duyuyorsunuz ama bunun dışında kozasında bekleyen bir tırtıl gibiyim. Tek fark İngilizce bir albüm olmadan da bu kozadan çıkmayacak gibi görünüyorum. Kalbimde aşkın kırıntısı bile kalmadı. Yeni bir şehir için eskisini kökten yıkıp geçecek bir aşk olmayınca bu iş mekanik bir üretimden ileriye gitmiyor. Ömür de kelebek ömrü kadar. Ben de daha uzun yaşamak için kozamdan çıkmıyorum. Belki de eski albümdeki gibi kelebek olup çıkarsam sadece bir gün yaşayıp yok olmaktan korkuyorum.

Yeni müzisyenlere söyleyebileceğim tek şey var. Amatör olman ya da daha az bilgili olman bilgili olanlardan gerisin demek değildir. Genç Edison ışığı keşfettiğinde ondan kat kat fazla bilgi sahibi bir sürü yaşlı profesör vardı. Ama ışığı onlar değil az bilgisiyle Edison buldu. Mozart 5 yaşında ilk senfonisini yazdı. O dönemde de yaşlı başlı, parmakları ışık hızında piyanoyu döven müzisyenler vardı. Çok bilgili olmak insanı yaratıcı kılmaz. Hayal gücü olanlar dünyayı değiştiren fikirleri kendine çeker.

Son söz: Anlaşılan Okan Akdeniz bizi kendine Hasret bırakmaya kararlı, ancak şu an mutlu olduğu ve onu mutlu eden işleri yaptığını bilmek bir nebze rahatlatıyor beni, Hem kader bu ya, bir gün Okan Akdeniz'i yeniden karşımıza çıkarır, "Hasret diner mi sandın, sevgi böyle biter mi sandın?"





----DEVAM EDECEK----

15 Mart 2013 Cuma

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM... - AYLİN ASLIM - ZÜMRÜDÜ ANKA

AYLİN ASLIM - ZÜMRÜDÜANKA


Sevgili postdaşım, geçen haftanın benim açımdan en güzel albüm haberi her yaptığı işi büyük keyifle takip ettiğim ve geçen aylarda hakkında yazı da yazdığım Aylin Aslım'ın yepyeni 4. albüm haberi oldu. Aylin Aslım, müzik camiası içinde benim "öksürse albümünü alırım" dediğim iki üç kişiden biri olmuştur hep, zira kendi şarkı ve sözlerini yazmasının yanı sıra, başka söz yazarı ve bestecilerden aldığı şarkıları da Aylince okuyabilmesi benim gözümde komple müzisyen yapar bir insanı, albümünü aldırır. Bir de sahne duruşu, hayata karşı radarlarının açık olması gibi gibi birçok faktör var Aylin Aslım'ı sevmem için. Bu yüzden albümün müjdecisi olarak önceden sunulan –Teoman’ın müziğe verdiği arayı çok şık bir düetle sonlandırdığı- "İki Zavallı Kuş"u dinlediğimde nasıl bir albüm geleceğini az çok tahmin ettim. Nitekim yanılmadım da.

Sarp Özdemiroğlu prodüktörlüğündeki albüm Sony Music etiketiyle, 8 Mart Dünya kadınlar gününde çıktı ve ben de çıktığı gün müzik marketin yolunu tuttum. Albümün adı Zümrüdüanka, teşekkür kısmında Zümrüdüanka efsanesini anlatıyor Aslım:

Zümrüdüanka (Simurg): Farsça “si”, “otuz” demektir, “murg” ise “kuş”. Simurg’un yuvasını bulduklarında öğrenmişler ki, simurg "otuz kuş" demekmiş. Onları hepsi Simurgmuş. Her biri de Simurgmuş. 30 kuş anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk kendine yapılan yolculuktur.”

Albüm bu temaya çok uyuyor, zira albümde Aylin Aslım’ın kendi içine yaptığı yolculukların izleri var şarkılarda. Müthiş bir kan uyuşması yaşadığı albümün diğer söz yazarı-bestecisi Övünç Dan birlikte, ortaya tam bir Aylin portresi çıkıyor. Aylin'in dışardan gördüğünü, Dan içeriden tamamlıyor sanki.

Şarkılara tek tek geçmeden önce, albüm hakkında genel izlenimimi belirtmek isterim. Albümün genelinde gri tonlar hakim. Bu albümün biraz bulutlu olduğunu hissettirmişti bana daha ilk bakışta. Bulutlu derken, mutlu aşk şarkıları beklemeyin anlamında söylüyorum. Bu albüm, tozpembe aşkların albümü değil. Daha ayakları yere basan, olmuyorsa olmuyor, kardeşim, zorlamanın anlamı yok, tarzında, nerede olduklarını bilen, nerede durduklarının farkında olan aşkların albümü. Çokça kişisel, ama bir o kadar da sahici. Aslım'ın şarkılarını güzel yapan esasında laf salatalarına, kahredici aşk çemkirmelerine başvurmadan derdini anlatabilmesi. Bu yüzden insan dinlediğinde yaşadıklarını hatırlayabiliyor, ya da böyle bir şey başına gelse neler hissedebileceğinin empatisini kurabiliyor. Aşk gibi ayrılık da gerçek duygular üzerinden anlatılıyor. İnsan yabancılık çekmiyor şarkıdaki kadına (ya da adama).

Albümün söz-müzik yükünü Aylin Aslım’la beraber yüklenen Övünç Dan çok güzel bir kimya yakalamış ve albümü kimbilir kaçıncı kere dinledikten sonra “benim şarkım” olarak belirlediğim Ölünür De gibi bir şarkıyı Aylin Aslım'ın sesinden bizlere hediye etmiş. müzik Bu şarkı albümün ikincisi şarkısı olmalı, kesin ve net! Bu şarkıyı kulaklıkla disk çalarımda ilk dinlediğimde, Aylin Aslım sanki yanımdaymış da benimle sırrını paylaşıyormuş gibi hissettim. Sanki Aslım odadaydı ve benimle konuşuyordu. Zira sesi öne çıkarıp enstrümanları geri planda bırakarak başlayan şarkı, bir dertleşme şarkısı gibi geldi bana. Başka bir etkiledi beni. Şarkı başlarken ve biterken sadece Aylin Aslım'ın vokaline kendini bırakmış, ancak bu etki disk çalardan dinlerken daha yoğun hissediliyor. Albümde dev çınar Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı ve Atilla Özdemiroğlu’nun müziğini yaptığı Sezen Aksu klasiklerinden Hasret yorumu ile albümün teması tamamlanıyor. Bilen bilir, bu "cover” denilen "yeniden yorumlama” işine hep mesafeli yaklaşırım. Çünkü kendi sanatçısının sesinden dinlemeye alıştığımız bir şarkı, başka seslerde hunharca katledilir ve başarılı örnekleri çok azdır. Bizim müzik sektörü cover olayını henüz çözememiş olduğundan ve cover'ı bilinen şarkıların üzerine iki gitar rifi atıp, bir de basları açarak yeniden söylemek sandığından, bu girişimler ben de hep hüsran yaratır, özellikle benim başucu şarkılarıma yapıldığında. Gelin görün ki, Aylin Aslım’ın yeniden yorumlamayı seçtiği bu şarkı, bu albümün konseptine öyle iyi oturmuş ki, olmasaymış eksik kalırmış sanki albüm. Öyle bir bütünlük sağlamış genel hikayeye ve cover gibi dinlemedim bu şarkıyı, yeni sıfırdan bir şarkıymış izlenimi uyandırdı bende. Sezen Aksu’88 albümünde kendi halinde sessiz ve derinden giden ve aslında çok da yüzeye çıkamamış bu şarkı, yükselmiş yükselmiş ve gümbür gümbür bir rock baladına dönmüş.

Teoman’ın müziğe verdiği molanın geri dönüşü enfes bir düetle oldu. Bu düet meselesi benim müzikte hoşuma giden konulardan biri, frekansları ve sesleri birbirine uyan iki müzisyenin ortaya çıkardığı müzik hakkaten tadından yenmiyor. Daha albümün açılışında rock şarkılarda bayıldığım yaylı introları ve geçişleri ile beni baştan nakavt ediyor, kendimi albümün gidişatına bırakıyorum. "Sonumuz böyle olmayabilirdi, kör olmasaydık eğer" diyen Aylin'le "Ademle Havva olabilirdik, cennet olsaydı eğer” diyen Teoman sanki birbiriyle yüzleşen iki sevgiliyi başarıyla canlandıran   bilhassa Teoman’ın bağırmadan, yormadan söylediği zaman ne kadar güzel dinlenebileceğini de gösteriyor bu şarkı. Şarkı da artık kurtarılma aşamasını geçmiş, bitmiş aşkın bittiğinin kabullenilişi var, ancak bu bitiş tarafların birbirlerinin gözünü oymak istediği bir şiddet duygusuyla değil, benim çok eskilerden hasretle andığım o güzel şarkılardaki medeni ve incelikli bir kabulleniş şeklinde ve böyle "sevdaya dahil” ayrılıkların şarkısı olmuş. Bence bu düet son on yılın en başarılı düetlerinden biri İki Zavallı Kuş.

Küçük Bey albümün en sert ve hareketli şarkısı. Bu şarkı albümün genel melankolik havasını dağıtıp şöyle bir sarsıyor. Gaza getirici bir temposu ve konserlerde muhteşem olacağını düşündüğüm deli bir enerjisi var. Bu şarkı her ne kadar bir aşka yazılmış gibi görünse de -hayattan bezmiş kadın, "o"nunla karşılaşır ve hayatın aslında o kadar da kötü olmadığını fark eder, "o"nunlayken dünyanın en güzel kızı, en mutlu kızıdır- ben bu şarkıyı aşktan öte bir anlamda yorumladım. Hani hayattan yorulduğumuzda hepimizi tutup ayağa kaldıran ve yaşama gücü veren biri vardır ya, işte o birine bir selam çakıyor gibidir. Karayken kalbimiz, “Bugün de ölmedim” dediğimiz noktada, omzuna yaslandığımız ve bize her şeye rağmen hayat güzel dedirten kişilere saygı duruşu gibi. Hatta bir çocuğa bile yazılmış olabilir izlenimi uyandırdı bende. Albümün genel havası içinde ayrı bir yerde duruyor bu şarkı.

Albümde müziği kadar sözleriyle beni etkileyen ikinci şarkı, albüme de adını veren Zümrüdüanka. Gene melankoliye dönüş yapan bu şarkıda, onu bırakan –ama şarkının sözlerinde yoğun olarak hissettiğim duygu olarak, öldüğünü düşündüğüm- sevgiliye ulaşma çabasında adım adım eriyen bir kadının buna inanmazlığı, kabullenemeyişi var.“Sen sonsuz sevgiyi vaat ettin, "Cennet benimle” dedin adımı söyledin, Sonra bu dünyaya bıraktın gittin, bunca yıl her acıyı yukarıdan seyrettin” sözleri bunu doğrular nitelikte. Ve şarkı çok uzatmadan tekrarlara çok girmeden diyeceğini deyip bitiriyor. Hayal kırıklığı, umutsuzluk ve umut genel teması şarkının, zira kadın bunu aşma yolunda istekli, “aç kanatlarımı, yeniden doğmayı öğret” diyor ve anlıyoruz ki, kadının yaptığı şey aslında –albümün genel temasına uygun olarak- kendine yolculuk, hayata yeniden dönüş, o giden –ya da ölen- sevgiliden güç alarak yaşama tutunmak…

Albümün başka bir düeti, yaptığı işleri çok cesur bulduğum -bir klibine mastürbasyon sahnesi koydurmak gibi- ancak ne tarzına ne sesine alışabildiğim Cem Adrian ile birlikte seslendirdiği Af. Cem Adrian hakkında böyle düşünmekle birlikte, bu düetteki uyuma şapka çıkarmamak mümkün değil. Hele o melodiler arası diyaloglar. Sanki arka fonu Af şarkısı olan bir kısa metraj film izliyormuşum gibi oldu, kulaklığımdan yayılan sesleri gözüm kapalı dinlerken. Şarkılarda günlük yaşamdan ayrıntılar, günlük yaşam diyaloglarından serpintiler her zaman çok hoşuma gitmiştir. Yıllar sonra karşılaşan sevgililerin o karşılaşma anı, o sahne gözümde o kadar net canlandı ki, şarkının gerçekçiliğini daha da bir hissettim. Orda yıllar sonra karşılaşan sevgilileri gördüm, ya da bir filmde buna benzer izlediğim bi sahne geldi aklıma. Sanırım bu şarkı benim sanırım Cem Adrian ile düşüncelerimin pozitife kaymasında önemli bir rol oynayacak. Ayrılıklardan sonra karşılaşmalar da her zaman tatsız olmak zorunda değil, hele ki ayrılıklar birbirinin yüzüne bakmayı imkansız hale getirecek nedenlerden olmadıysa. Ayrılıklara yaklaşımım da budur benim aslında. Yaşanan yaşanmış biten bitmiş ama ne olursa olsun bir selamı çok görmemeli insan ayrılsa bile, sonuçta ortada bir süre beraber paylaşılmış bir hayat var. Bu şarkıyı benim aşk, ilişkiler ve ayrılık hakkındaki düşüncelerime paralel unsurlar içerdiği için ayrı bir sevdim.

Zeki Müren’e ve Müzeyyen Senar’a selam eden İşte Sana Bir Tango, albümün hareketlilerinden ve bir rock müzisyeni olarak, başka bir türün dev seslerine şarkısında yer veren ve sözlerinde bazı sanat müziği şarkılarının dizelerine –“Bu gece benim gecem (Agora Meyhanesi)", “O yar benim kime ne (Haydar Haydar)” göz kırpan Aylin Aslım’ın bu vefası da ayrı bir güzellik. Şarkı rock-tango diye yeni bir tür yaratmış desem yeridir. Bu sentez çok leziz ve enerjik olmuş. Şarkı kişinin kendisiyle dertleşip geçmişten kurtulup yeni başlangıç kararları almasını konu alıyor. Bir gece bir masada kendimizle hesaplaşıp takkeyi önümüze koyup dünyayı kimbilir kaç kere kurtardığımız, bir dolu karar aldığımız gecelerde hissetiklerimize dair.

Albümün kapanış şarkısı Usta, aslında tanıdık bir şarkı. Bundan bir iki sene önce yayınlanan Küçük Sırlar dizisinde dinleyip bayıldığım Ah Bazı Sırlar, albümde köprü kısmı ve yer yer A kısmı dışında yepyeni sözlerle ve Usta adıyla albüme girmiş. İçimden keşke o sözlerle girseymiş dedim, ama sanırım o konsept için yazılmış sözler bu albüme uymaz diye mi düşünüldü artık, yeni sözlerle karşımızda. Şarkı hayatı sorgulayan bir şarkı. "Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir" demiş ya John Lennon, bu şarkı da insan hayatının çeşitli evrelerinde hayatın gözümüze göründüğü halini ve gerçeklerin farkına varıldığı zamanki ruh halini ve ne yaparsak yapalım hayatta hep acemi kalacağımızı anlatıyor, belki bunun ironisidir “Usta”. Dizi versiyonu da aşağıda:

Son söz:

Sonuç olarak ben 2013 yılı albümümü buldum. Aylin Aslım bizi kendine hasret bıraktığı 3 buçuk yılda biriktirmiş, saklamış, işlemiş... Bu müzik piyasasında numune olarak saklanması gereken, el üstünde tutulması gereken bir isim Aylin Aslım ve dinledikçe daha da içinde kaybolacağınız bir albüm Zümrüdüanka… O şarkıların her birinde siz varsınız aslında, albümü "tam beni anlatıyor” düşünceleri eşliğinde dinlerken –sizin adınıza- duygularınızı dile getiren Aylin Aslım gibi bir müzisyenle aynı dönemde yaşadığınız için kendinizi şanslı sayacaksınız.

Dipnot: Benim için önemli bir ayrıntıyı belirtmek istiyorum. O da albüm kapağının plastik kutuda olması. Müzik yapımcıları, ucuza kaçmak için uydurdukları, son derece kalitesiz olan, bir süre sonra yırtılan, yıpranan, rengi kaçan, dayanıksız dijipak denilen karton albüm kartonetlerine rağbet gösteredursun, Aylin Aslım’ın albüm kutusunu plastik kutuda piyasaya sürenlere de teşekkür etmek isterim. Zira çabuk yıpranan kartonetlerin aksine plastik kutu hem saklama kolaylığı açısından, hem de kartoneti ve CDyi koruma açısından, o dijipak kartonlardan çok daha kullanışlı...