Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Ağustos 2017 Cuma

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM - TUNA KİREMİTÇİ VE ARKADAŞLARI VOL. 2

TUNA KİREMİTÇİ VE ARKADAŞLARI 

ŞARKILAR NE SÖYLÜYOR?


“Tuna Kiremitçi ve Arkadaşları” albümüne bir bakış attıktan sonra, bu yazıda şarkıların/yorumların bende çağrıştırdıklarından çıkardığım kısa hikayeleri paylaşmak istedim. Her şarkı dinleyeni kendi hayal gücünün denizlerinde yüzdürür, ben de bu şarkıları dinledikçe, aşağıda okuyacağınız hikayelerin filmini çektim kafamda…

UÇMAK İSTİYORSAN (e.e. Pamela)


Albüm Tuna’nın ilk Youtube’a verilen ve Pamela ile düeti olan Uçmak İstiyorsan ile açılıyor. Şarkıda anlaşılmak isteyen ve sevgilinin tutarsız davranışlarıyla bir türlü sevgilisinin sevgisinden emin olamayan uçarı adama karşılık, tahminen adamdan daha olgun ve daha yere sağlam basan bir kadının adamı biraz frenlemeye çalışması var. Öyle ya adam “Fikrimdeki ince gül sensin, koparıp saklasam anlamazsın, keşfettiğim en garip şeysin, geceye benzeyen bir sabahsın” derken, kadın tarafı bu uçarı hallere “Zanzibarlı bir güvercinsin, Afrika şivesini saklamazsın, fazla aşktan öleceksin sen de, aklını toplamazsan” diyerek adamın bu hallerine şaşıyor, netice de ikisi de birbirini sevse de, farklı açılardan bakıyorlar ama bir yandan ortak payda bulmaya hazırlar “anlamak istiyorsan beni, tut yine ellerimden” diyerek. Adam yalnızlığının bittiği düşlerde ama sesini kadına duyuramıyor, kadınsa aklını toplamazsan belki fatih belki taksim sandığın bir sokaktan yalnızlığına geri döneceksin, bak karışmam” diyor.
Şarkıdaki Türk filmi teması: “Ayrı dünyaların insanlarıyız sevgilim” Pamela güçlü vokali ile çekip gitmeli, trip atmalı şarkılarda asla taviz vermeyen güçlü kadın imajı çizer. Teoman’la Zamparanın Ölümü düetini kim unutabilir. Bu sevgiliye son çağrı ve ültimatom şarkısı için de Pamela’dan daha doğru bir isim olamazdı. Bak ben buradayım, ya benim ellerimden tut ve uçalım mutluluğa birlikte ya da beni meşgul etme önümden çekil de işimize bakalım tavrı Pamela’ya çok yakışıyor.

BANA SEBEPSİN (e.e. Özge Fışkın)


Albümün ikinci şarkısı, benim de kişisel favorilerimden olan Bana Sebepsin. Özge Fışkın ile seslendirdiği bu düette, bir önceki şarkıda olduğu gibi, sevdiğine sırılsıklam aşık bir adamın sevdiğine ulaşamamaktan, sesini duyuramamaktan dolayı çektiği ıstırap var. Sevgilisi hoyrat, aşkın adeta eski Türk filmlerindeki fakir ama gururlu bir genç gibi, sevgilisinin her cefasına “ister götür yanında, ister bırak öyle git, bir yürek var şuramda, her zaman sana ait” diyerek boyun eğiyor. Kadın da gururlu, “bilmem hatırlar mısın, bir masaldık olmayan, gerçeğin çöllerinde, iki cahil fidan” diyerek romantizme karşı gerçekleri savuruyor adama. Aklıma eski filiz akınlı Türk filmlerinden sahneler geliyor bu şarkıyı dinlediğimde. Gençken yaşanmış deli dolu bir aşkın üstünden yıllar geçtikten sonra karşılaşan iki sevgilinin yüzleşmesi belki de. İkisi de imkansız bir aşkın pençesinde bir çiçeği yaşatmaya çalışmaktan yorgun, ayrı yollara savrulmuşlar, ne tam birleşmiş ne tam ayrılabilmişler, ikisi de birbirine sesleniyor şimdi ayrı ayrı yerlerden “adını verdim bir yıldıza, sana güvenmiş her yalnıza, bana sebepsin yağmur gibi yağmaya” ve artık ömrün sonuna gelinirken kalpler yorgun, son bir ah ile aşklarının üstü örtülüyor, hala birlikte olsalardı, hiç ayrılmasalardı ne olurdu acaba sorusu hep bir bilmece olarak kalacak, birlikte olamazlardı ama ayrı da olamadılar her nerede olurlarsa olsunlar birbirlerine ait bir kalp taşıyarak: “bitsin artık bu ıssız gece, her cevabın bir bilmece, bana sebepsin yangın gibi yanmaya”
Şarkının Türk filmi teması: Ferzan Özpetek – İstanbul Kırmızısı: “Hayatım boyunca beklediğim sevgili sen olabilirdin, ama olmayacaksın, aramızda hiçbir şey olmayacak”

Özge Fışkın mükemmel vokalinin yanı sıra sıcaklığı ve muhabbetiyle de çok sevdiğim kadınlardan, bu şarkıyı ilk dinlediğimde Özge’nin yorumuydu aklımda Türk filmi sahneleri canlandıran. Çünkü daha önce hiç sahnesini izlediniz mi bilmiyorum ama Özge de sahnede sadece şarkı söylemez, o şarkıyı yaşar ve yaşatır. Siz bir konserde birkaç müzikal izlemiş gibi çıkarsınız konser bitiminde, bu şarkıda Tuna’yla uyumları şarkının güzelliğine güzellik katmış, Tuna’nın sesiyle birleşince şarkı modern bir Yeşilçam filmi havasına bürünmüş. Benim albümdeki favori şarkımdır kendisi.

SANA DAİR (e.e. Gonca Vuslateri)


Albümün üçüncü kadını, Gonca Vuslateri sesiyle hayalimize dolan bir gençlik aşkı. Gene mazide kalmış bir aşkın izleri eşeleniyor, “yanlış aşklar yaşadık, yanlış köprülerde, yanlış gemiler yakıp, aldırmadan” diyerek… Hatalar, pişmanlıklar, kaçırılan fırsatlar, coşkular, pervasızlıklar, ilk gençlik heyecanları ve kaçan trenler ve o anların geri dönmesi için beklenen bir mucize… Şimdiki aklım olsa öyle yaparım dediğimiz şeyler… “bir mucize gerek bize gidecek bir başka düş, bir düş ki korkmamış zamanın karşısında” ama “sonra kuşlar gitti anladık dünya yorgun, sen yorgun, tortusu kalkmış eski bir korkunun” gerçek tüm çıplaklığıyla karşımızda, o uçarı, pervasız zamanlar geride, bunları yapacak hal de kalmamış. ve gene vazgeçiyor hayallerden, “bu ne senden ilk kaçışım ne de ilk düşüşün yüreğime, ne bu serden son geçişim ne de son küsüşüm kaderime”, hayat gailesine dalınca o romantik hayaller de buhar olup uçuyor, o eski sevgililer de geri dönmesi zor hayaller olarak zaman zaman iç sızlatan anılar olarak hatırlanıyor, ya olsaydı pişmanlıkları, çalan bir iş telefonuyla dağılıp kayboluveriyor. 1996 yılına ait bu parça modern zaman ilişkilerine rahatça yorulabilmiş. Hayatımızın iş koşturmaları, telaşlar, sürekli bir yere yetişme sürekli biriyle toplantılar yapma halleri “yaşam kadar gerçek, yaşamak gibi sahte” sözlerinde anlam buluyor. Bu koşuşturmaca, hızlı tempo zamanın farkına varmadan hep maaş ve on beş günlük tatiller için kendini paralarcasına çalışırken, eski hayaller seni yaralayan anılar olarak görünüyor. Öyle çok şey var ki bak sana dair derken, hayale kaçış başlıyor. 10 parmağında 10 marifet Gonca Vuslateri, “şarkı söylemeyi seviyorum ama şarkıcı değilim, dolayısıyla bu albüm çok doğru bir kanal oldu benim için” demişti. Gonca Vuslateri yeni neslin en yetenekli sanatçılarından, bu şarkıyı da çok benimsemiş belli ki, benim ilk ikimde olan bu şarkı gonca’nın sesinde adeta seninle dertleşen bir arkadaşın içini dökmesi gibi tınlamış. Şarkıyı birebir yaşatan bir yorum olmuş. Gonca şarkıyı söylemiyor canlandırıyor yorumuyla adeta. Gonca ne yapsa dünden beğenmeye razıyım aslında, çünkü elini attığı işi iyi yapıyor, bize de beğenmesi düşüyor. Şarkının dizilişini değiştirmişler bu arada bu düzenlemede.

İYİ ŞEYLER (e.e. Öykü Gürman)


Dördüncü şarkının temasında baskın olarak, egolar, gurur, hatayı kabul etmeme ve ayrılığın suçunu hep karşısındakine yükleme, hiç kendine toz kondurmama var, Öykü Gürman’la seslendirilmiş İyi Şeyler şarkısında. “İyi Şeyler”de kadının yazdığı acı bir mektup elinde kalakalan bir adamın beklenmedik anda nakavt olması ile mektubu yazan kadının satırlarında akıttığı gururlu bir gücenmişlik söz konusu. Kimse ayrılacağız diye başlamaz bir ilişkiye ama işin içine gurur ve egolar girince yaşanabilecek iyi şeyler yaşanamadan bir mektupla son bulabiliyor. İki taraf da alttan almadığında, üste çıkmaya çalıştıkça, karşısındakini anlamıyor ve hep ben haklıyım denildiği noktada bir taraf öff yeter artık ben gidiyorum ne halin varsa gör diyor. Bu şarkıda giden taraf Öykü Gürman ve elinde mektup ayrılığı anlamlandıramayan adam Tuna. Hala kendinden taviz vermiyor, “Allah’ın varsa gülüm doğruyu söyle, hiç mi mutlu olmadık biz bu alemde” kadın tarafı da “sen sevdin de benim elim de armut toplamadı diyerek, üste çıkmaya çalışıyor: “yastığım, yorganımdın sana sarılırdım, seni sevmesem yapar mıydım?”. Hala fonda gurur, hatasını kabullenememe, egosunu indirememe var, ama gene de “iyi şeyler olabilirdi aramızda, yormasaydık gönlümüzü karanlıkla, içimizde çiçekler açabilirdi, bile bile uymasaydık gurur denen o şeytana” diyerek gücenmişliğini ele veriyor. Son noktayı koyuyor, ama onda da karşı tarafa galip gelme, gelmeyince gurur yapma durumu var. Gideceğinin adamı yıkacağını biliyor ve bununla belki de adamı dize getirebileceğini düşünüyor, yazdıklarım yaralı bir vedadır sana, sensizliğe kanayan bir merhaba derken ve onda da şüpheler var: “anlamak zor sevgilim neden olmadı, ne yaptık da sayılmadı”. Öykü Gürman hayatımıza kardeşi Berk Gürman’la türküleri flamenko formunda söyleyerek girmişti. Kendine has bir tarzı ve ses rengi var. Grup dağıldıktan sonra solo albümlerinde de yorumculuğunun sınırlarına daha hakim olduk. Bu şarkıda da şarkıyı olması gerektiği gibi söylüyor, ne bir eksik ne bir fazla, eli yüzü düzgün bir yorum. Bir tek o mektupla terk eden kadının acı çeken havasını çok alamadım, o da nazarlık olsun. Çok kusursuz okumuş.

HAYATININ HATASI (e.e. Gülçin Ergül)


Beşinci şarkı albümün hareketli ve umutlu tek şarkısı. Gülçin ile Hayatının Hatası’nda duygularından emin olamayan bir adamın gel gitleri, olur mu olmaz mı soruları ve bir de ilk kez yaşadığı duygularına karşılık kadının “bir kez de risk al ben adam, gel hayatının hatasını yap” diyerek aşka daveti var. Adam daha önce yaşadığı ilişkilerden bunalmış, artık sağlama almak istiyor kendini, hatta kendi kendine yalanlar söylüyor: sanki bir çıkmazdayım bırakmıyor beni. Adamı tutan bir şeyler var, bir yanı kendini kapıp koyvermek istiyor, bir yanı karşı koyuyor sakin ol diyor. Bu noktada kadın tüm rahatlatıcılığıyla devreye giriyor, ne kendini kalmaya zorla ne de gidip kumar oyna, bırak zaman halletsin her şeyi, derken biraz akışına bırakmaya davet ediyor adamı, çok fazla düşünüyorsun, biraz gelişine yaşa derken albümün umutlu tek şarkısının adı oluyor Hayatının Hatası. Adam da istiyor, çok çekmiş belli nükleer bir yalnızlıktım diyor. Hızlı geçen gecelere atıf gibi geldi. Artık durulma vakti geldiğinde bu defa da güvenemiyor kendine de karşı tarafa da. Bu kadın içinde var bir karmaşa bu ne hüzün bu ne tasa derken, adam da hayatının hatasını yapmaya yani ilk kez sağlamcı olmamaya çağırıyor, gelsin hayat bildiği gibi yaşamana bak. Diyor. Gülçin o gruptan ayrıldıktan sonra tahmin ettiğim üzere müzikal kariyerinde daha ciddiye alınan ve daha usta isimlerle çalışma imkanı bulan bir solist oldu. Bunu rahatlıkla söylüyorum zira bu albümden önce de, herkesi beğenmeyen Harun Kolçak’ın albümünde yer aldı, bu arada kızın hakikate tarzı var ve kişilikli bir ses rengi var. Nerde duyarsak duyalım işte bu Gülçin diyoruz. Bununla birlikte Gülçin imgesi akla zenci gırtlaklı nağmeler, cıvıltı, ses oyunları da getiriyor, bu açıdan bu şarkının düzenlemesi tüm bu unsurları bünyesinde barındırması açısından Gülçin için biçilmiş kaftan olmuş. Hem de albümün en cıvıl cıvıl şarkısı.

BU AŞK BURADA BİTER (e.e. Jehan Barbur)


Altıncı şarkı Ataol Behramoğlu şiirinden bestelenen bu aşk burada biter. Canlar canı Jehan Barbur düetiyle ses bulan bu şarkıda biten bir aşkın arkasından yeni başlayan heyecanlara yolculuk var. Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim derken, artık mazide kalmış bir aşk için ağlayamam bak yüreğimde bir çocuk var, cebimde bir revolver derken yeni kalp vurgunlarına gitmeye hazırım mesajı var. Eski aşkların anıları ölü şairlerin satırlarında kalmış bir romans ve onlar artık yaşamıyor. Yan yana uzandığımız ıslak çimenler, yazılan şiirler, güzelliğin, o eşsiz yaz hepsi artık göçüp gitmiş şairlerin satırları misali bu dünyadan göçüp gitmiş ve ben her geçen gün daha fazla unutuyorum o zamanları ve çekip gidiyorum yüreğimde çocuk heyecanlarıyla yaşanacak yeni maceralara… Jehan Barbur usul usul, pürüzsüz ama duygudan da taviz vermeyen yorumuyla gene şarkıyı alıp götürüyor. Yani öyle bir çekip giderim diyor ki, insan ilk başta gittiğine inanmıyor, ama sonradan düşününce nazikçe, çaktırmadan lafı tam gediğine koyarak gidiyor, insan bir bakıyor durum ciddiymiş meğer sonradan insanın içine oturuyor ben çekip giderim deyişi.

YİNE SEVEBİLİRİM (e.e. Yıldız Tilbe)


Ardından gelen Yıldız Tilbe düeti Yine Sevebilirim, Bu Aşk Burada Biter’i tamamlarcasına umut aşılıyor: “yanımda olmasan da yaşıyorum madem… Ah yine sevebilirim hayatı, ah yine bulabilirim aşkı, ah yine duyabilirim sanki, içimde çalan o şarkıları”. Bir zamanlar seni ne çok severdim, sensiz olamam derdim ama bitti ilkin garip oldu içim “kimim kimsem yoktu bildiğim senden başka”, belki de sana saplanıp kaldığımdan cesaret edemiyordum hayata karışmaya ama anladım ki yokluğunda da yaşayabiliyormuşum, insan buna da alışabiliyormuş, çok garip bir his bu ama zaman zaman benzerinle karşılaşıp aynı şeyleri yaşamak düşüncesi korkutsa da belki yeniden aşık olabilirim. Sense hep içimde bir yerlerde olacaksın ama seni sensiz yaşamayı öğreniyorum mesajı var. Bu şarkı da kadın tarafı da erkek tarafı da geçmiş bağlarından kopup yeniden hayata karışabilme ve devam edebilme gücünü kendinde buluyor. Tuna Kiremitçi bu şarkıyla ilgili sözleri yazıyor ama bir türlü tamamlayamıyor kim söyler bulamıyordum, eşimin aklıma getirmesiyle Yıldız Tilbe’ye çok uyduğunu düşündüm ve sözler de tamamlandı.” Diyor. Albümde Yıldız Tilbe muhteşem bir sürpriz oldu benim için ve dinlediğimde 90lardaki bayıldığım, düzgün Türkçeli ve düzgün okuyuşlu Yıldız sounduna yeniden kavuşunca oyuncak bulmuş çocuk gibi sevindim. Şarkı Yıldız’a Yıldız şarkıya cuk oturmuş. Yıldız da doludizgin aşk ve hayat şarkıları yazar, tam da Yıldız’ı anlatan bir şarkı olmuş. Yıldız vokalinin muhteşem tınladığını ve bu söyleyişini ne kadar özlemiş olduğumu bir daha söylemek isterim burada. Bunu sağladığı için Tuna’ya bir tebrik daha.

BU KAÇINCI SONBAHAR (e.e. Gökçe Bahadır)


Gökçe Bahadır’ın harikalar yarattığı Bu Kaçıncı Sonbahar, Tuna’nın Atlas grubu zamanlarından yeni bir şarkı ve Gökçe Bahadır dokunuşuyla iç yakan bir sitem baladına dönüşmüş. Mevsimler boyu sevgilisinin kendisine dönmesini bekleyen bıkkın yılgın ve sevgilisine sesini duyurmaya çalışan sevgilisinin ilgisizliğinden, onu anlamamasından duyguların hiçe saymasından yakınan bir adam ve ilişkinin yükünü taşımaktan yorulmuş ve biraz da taşlamış bir kadın “yanlış bir ağacım, yorgunu aşkın, ne söylesin sana kurumuş dallarım, kalbinden çıkar at beni” diyerek geri dönüş kapılarını kapatan ve adamın çabalarının nafile olduğunu anlatan bir kadın. Ben artık taşıyamıyorum bir ilişkinin yükünü, çok yaşadım çok savruldum, sen iyisi beni kalbinden at çünkü dayanamıyorum artık bir ayrılığa daha. Sonbahar ayrılık mevsimi ve belli ki iki taraf da ilişkiler konusunda hep doğru insanı ıskalamış ve şimdi de artık yorgun kalpleriyle bir ilişkiyi daha kaldıracak takatleri kalmamış hissediyorlar. Birbirleriyle “aynı yazın ardından” sonbaharda ayrılıyorlar. Gökçe Bahadır oyunculuğun doruklarında olduğu kadar Sezen’den de onaylı bir yorumcu. Daha önce birkaç programda şarkı söylemişliği var ve bu albümde de çok üst düzey bir performans çıkarmış. O yorgun, sevda masalından vazgeçmiş kadını dinlerken aklıma Yaprak Dökümü’ndeki bezgin halleri geldi, dedim tam şarkısını bulmuş Leyla.

BİRDEN GELDİN AKLIMA (e.e. Sena Şener)


Albümün en genç ismi olan Sena Şener kendisi gibi umut dolu, cıvıl cıvıl bir şarkıda bir aşkın bir adamın hayatını nasıl değiştirdiğini dile getiriyor. Sen olmasan da yaşardım yine, ama kendimi sevmezdim bu kadar diyerek, tanıdığı bu “küçücük şeyin” hayatında getirdiği olumlu tüm şeyleri sıralıyor. İkisi de hayatı ıskaladıkları aşka geç kaldıklarını hissettiği bir zamanda birbirlerini buluyorlar ve hayatlarının ışıkları yanıveriyor. İlk kez hayattan aşktan vazgeçmişken mutlu hissediyorlar, o kelebekler yine uçuşmaya başlıyor karında, birlikte olmasalar da hayat devam ederdi ama şimdi birlikte olduktan sonra etraftaki her şey daha bir güzel görünüyor hayat daha bir yaşanılır geliyor gözlerine. Gülmeyi unutmuş yüzlerine yeniden gülümsemeler yerleşiyor. Sena Şener albümün en genç ve yolun başındaki ismi. Henüz 18 yaşında olmasına rağmen, Youtube’a koyduğu videolarla keşfedilmiş ve hatrısayılır bir beğeniye ulaşmış durumda, bu şarkıdaki “yağmuru çok seven küçücük şey” imgesine tam uyduğu gibi, yorumuyla da o yaşın heyecanlarını dinleyiciye taşıyabiliyor.

VARSIN BU DÜNYADA (e.e. Gülay)


Albüm kapanışı Gülay’la Tuna’nın hayat üzerine derin bir sohbette buluştukları Varsın Bu Dünyada ile biterken, hepimizin bu dünyada iyi kötü var olduğumuzu, ama her şeyin temelinde aşk olduğunu dünyayı aşkın döndürdüğüne bağlıyorlar: sen çöllere yağmur olsan ne fayda, bir damla yoksa aşktan kendi dünyanda, kalbin değilse son gülen. Hepimiz bir şekilde var oluyor ve hayatta kalmaya çalışıyoruz bu dünyada, bir şeyler görüyor, konuşuyor, iletişim kuruyor, ağlıyor, gülüyor, bazı şeyleri görmezden geliyor, doğuyor, büyüyor, ölüyoruz, hayata bir şekilde katkıda bulunuyoruz, yaşayıp gidiyoruz hülasa ve bu rutin akış içinde aşk bizi yaşadığımıza şükrettiren dünyayı güzel şeylere boyayan bir unsur olarak çıkıyor karşımıza, ne yaparsak yapalım aşk ile yapınca daha bir umutlu coşkulu rengarenk görünüyor dünya ve bu enerjiyle çok daha güzel bir yer haline geliyor, bunda sadece cismani aşk değil manevi aşk da var. Bu şarkıda Gülay’ın olması nokta atışı olmuş, çünkü Gülay’ın kendi albümlerinde de böyle manevi aşka yönelik unsurlar taşıyan şarkılar ve türküler de olur. Bu açıdan şarkı Gülay’a, Gülay şarkıya çok yakışmış. Albümün kapanırken bizi hayata dair düşündürerek bitiyor albüm.

Bu şarkılar 38 dakikada her türlü duyguya girip çıkıp, yer yer kendi hatıralarınızı düşünüp hüzünlenip ya da gülümsemekten kendinizi alamadığınız anıların fon şarkıları. Yukarıda yazdıklarım benim kendi kafamdan hikayelerdi, ama kimbilir başka evrenlerde ne hikayeler daha dolanıp duruyor. O halde hala kendi hikayenizi yazmadıysanız, CD çalarınıza Tuna Kiremitçi ve Arkadaşları CD’sini koyup kendi hikayenize doğru bir yolculuğa çıkmanın tam vakti.

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM - TUNA KİREMİTÇİ VE ARKADAŞLARI



Bazı insanlar vardır, yazdığı şarkı sizin "hah tam da bunu demek istiyordum" dediğiniz o şeyi söyler, yazdığı kitap "ahh ben de böyle bir şey yaşamıştım" dedirtir, yazdığı bir şiir sizi başka bir boyuttaki kendinizle yüzleştirir. Müjdemi isterim, bu insanların hepsinin paket halde tek bir kişide toplandığı en güzel örnek ülkemizde yaşıyor. Tuna-All-in-One-Kiremitçi huzurlarınızda!

Tuna Kiremitçi, hayatımıza girişinin 20. yılını şahane bir albümle kutladı. Tuna Kiremitçi ve Arkadaşları projesinin Tuna’nın tam 20. yılına denk gelmesi bir tesadüf müydü yoksa planlı bir hamle miydi bilinmez ama albümün Tuna Kiremitçi’nin 20 yılının mükemmel bir özeti olduğu su götürmez. Bu albümün hikayesini ve 20 yılın özetini bu sayıda Tuna Kiremitçi söyleşisinde bizzat kendi sözleriyle okuyacaksınız, albüm yazısı ise kahveleriniz hazırsa ve albüm cd çalara yerleştiyse tam burada.

1996 yılında hayatımıza Kumdan Kaleler ile girdiğinden beri Tuna Kiremitçi hep kitap yazdı, şiir yazdı, şarkı yazdı, dergilere yazdı, yani sürekli yazdı, üretti, söyledi ve 2016’nın Temmuz ayında Pamela ile bir düet videosu düştü Youtube’a. Albümdeki sıfır kilometre şarkılardan biri olan Uçmak İstiyorsan hayli ilgi çekmişken, albümünde yer alan bu şarkının akabinde, bu rüzgarla şişen yelkenleri Özge Fışkın’la birlikte seslendirdiği Bana Sebepsin ile bir kez daha doldurdu. Zamanında Kumdan Kaleler ile, Atlas ile ya da solo olarak çıkardığı albümlerde seslendirdiği bu şarkılara bir kadın sesi değmesi ile şarkılar adeta yeni bir form buldu ve şarkılarn kahramanları “hikayelendi”. Her bir parçasını sevdiği dostlarıyla seslendirip kliplerini de garaj stüdyo çekimleriyle tamamlayan Kiremitçi 2016’nın en şahane projelerinden birine imza atarken, bu şahane performanslar bir albüm için yeter sayıya ulaşınca 2017 yılında şu an elimde tuttuğum arşivlik albüm halinde raflara ve arşivlere girdi ve 2017’yi en iyi proje albümü olarak parselledi.

Şarkıları tek tek incelemeden önce albüm hakkında birkaç bilgi vermeli burada. Albüm Ocak 2017’de Pasaj Müzik etiketiyle çıktı. Buram buram özlediğimiz o eski müzikler gibi tınlayan albüm benim gibi organik ve akustik sevdalısı müzikseverlere ilaç gibi geldi desem yeridir. Albümün künyesine baktığımda, en çok Efe Demiryoğuran ve Evren Arkman isimlerine rastlıyorum. Efe Demiryoğuran Gülay’ın Gri Şarkılar albümünde de harikalar yaratmıştı, bu albüme de kayıt, miks ve düzenlemelerle katkıda bulunmuş.

Kapak resmi Yavuz Meyveci’ye ait ve sadece Tuna var, elinde gitarıyla adeta kendini bu dünyadan soyutlamışcasına şarkısını söylüyor/hangi şarkıdaki kadın bilinmez ama belki de onunla konuşuyor gibi. Tuna kapakta düetlerin erkek tarafı, kadın solistlerin ise resimleri yok, böylece o şarkıdaki kadınlara seslerini veren isimler tanıdık olsa da, o şarkının yaşandığı ortamdaki kadını kendi hayal gücümüzle tasvir edebiliyoruz. Adeta bir Türkan Şoray filmindeki Belkıs Özener sesi misali hayalimizde canlanan kadının sesi oluyorlar.

Kapak ve albümün tamamı sade, renkli görsellerle albümün o naif ve biz bize havası bozulmamış. Gereksiz hiçbir fazlalık yok kapakta. Albümde hayatındaki kadınlarla yüzleşen/dertleşen bir Tuna duygusunu tam da bu veriyor. Bize hayal kurma payı bırakıyor.

Kartonetin arka kapağında kısa ama etkileyici teşekkür notunda ise, baştaki sorum yanıtlanıyor aslında, “10 inanılmaz arkadaşımla şarkılarımı söyledim, naçizane müzik hayatımın 20 yılında,” diyerek.

Albümde 10 Tuna şarkısına 10 kadın eşlik ediyor ve kimi hayali kimi gerçek olan her biriyle arasında adeta yarım kalmış ne varsa albüm boyunca ortaya saçılıveriyor. Kimiyle halının altına süpürülmüş eski bir mevzu deşiliyor, kimiyle hayata dair umut mesajlarıyla teselli verilirken, kimisi gidenin arkasından ah ediyor, kiminde Tanrı’dan bir mucize beklenirken, kimiyle hayatının hatasını yapmak bahasına cüretkar bir davette bulunuluyor. Bu 10 şarkıda Tuna, kadınlarla adeta bir terapi, iç dökme seansı yaparak yeni baştan başlıyor yaşamaya, belki de beyaz fon olması bir tesadüf değil, tesadüfse de tam yerine rast gelmiş bir renk seçimi bu anlamda. Albümün son şarkısı bittiğinde siz de içinizde ne kadar duygu varsa 38 dakikada hepsini yaşamış bir şekilde hayatınıza dönüyorsunuz.

Albüme seçilen şarkılar 20 yılın toplaması gibi. Kumdan Kaleler’den, Atlas’tan ve Solo albümlerden seçilen şarkılar bir albümde toplanırken, Tuna’nın söz yazarı ve besteciliğindeki aşamalara da tanık oluyorsunuz. 20’li yaşların toyluğunu da, 40’lı yaşların ustalığını da rahatça anlıyorsunuz şarkılarda. Toyluk derken yanlış anlaşılmasın. İnsanın 20 yaşlarında yazdığı şarkılardaki ruh hali, coşkunluğu başka, 40’lı yaşlardaki duyguları olgunluğuyla yazılmış şarkıları başka ruhlarda oluyor, hülasa burada kastettiğim 20li yaşlarında yazdığı şarkılardaki o coşkunluk yerini daha ince br ustalıkla daha seçilmiş kelimelerle daha az ve öz ifade edebilme kabiliyetine dönüşmüş. 20’li yaşlarda yazılmış ve söylenmiş şarkıları şimdi 40’lı yaşlarında bir adamın daha olgun duygusuyla dinleyebiliyoruz. Gene de 20’li yaşlardaki o coşkuyu hala sesinde duymak mümkün.

Şarkıların hepsinde gerek sözlerdeki ustalıklı tamlamalar, gerekse tonlamalarla Tuna adeta yeni nesil Bülent Ortaçgil gibi tınlıyor, ya da bana çok çağrıştırdı. Bunu kötü anlamda söylemiyorum, aynı dinlendiricilik aynı derinlikli ve içi dolu sözler, ayrılık sözleri de aşk sözleri de ucuz kitap sözleri değil. Tuna’nın efsane bir sesi olduğunu söyleyemesek de sesinin tonuyla tınısıyla yorumuyla şarkılarındaki duyguları ta içimize kadar geçirebiliyor, benim de şarkılarda aradığım ve bulmak istediğim şey bu zaten.
Albümde seçilen kadın seslerinin “diva” statüsünde olmayan, çok iddialı sesler olmaması albümü daha rahat dinlenilir kılmış. Daha bizbize havası veriyor böyle. Gönlüm bundan sonraki albümde (olursa) Burcu Biricik’le bir düet gelmesini diliyor. Bunu da yetkililere ileteyim şimdiden.

Benim için bu proje 2016’nın en özel projesiydi, ve bu albümle 2017’yi de parselledi Tuna Kiremitçi. On numara 5 yıldız…

Şarkıların yorumunu ve bende çağrıştırdıklarını ise bir sonraki yazıda bulacaksınız...



 






9 Ağustos 2017 Çarşamba

GİTTİM, GÖRDÜM İZLEDİM - SERTAB ERENER/EMRE KULA - ENKA KÜLTÜR BULUŞMALARI

TEMMUZ KONSERLERİ VOL. 3

SERTAB ERENER&EMRE KULA @ ENKA EŞREF DENİZHAN AÇIKHAVA TİYATROSU

[06.07.2017]


Temmuz ayının yazmaya değer bulduğum 3. konser, dostum Mehmet Akif Delibaş sayesinde gittiğim, 6 Temmuz’da Enka Kültür Sanat Buluşmaları çerçevesinde yapılan Sertab Erener & Emre Kula konseri oldu. Konser izlenimlerimi yazmadan önce ortamdan bahsetmem lazım, zira içine girince o yeşilliği, o ferah kampüsü görünce yeniden öğrenci olasım geldi.
Enka şirketler grubunun İstinye’deki yerleşkesinde bulunan amfi tiyatroda yapıldı konser ve daha içeri girer girmez ilk önce alanın yeşilliği gözümü aldı. Enka Vakfı haftada bir ‘Kültür Buluşmaları’ adıyla burada konserler düzenliyor ve şahane bir amfi tiyatroda, açıkhavada keyifli bir 2 saat vaat ediyor. Amfi tiyatro nerde oturursanız oturun sahneyi net görebileceğiniz bir açıda ve sesi net duyabileceğiniz bir akustiğe sahip. Ben bile Sertab Erener sahnede duyacağından emin olmayarak birkaç şarkı isteğinde bulundum, birkaç tezahüratta bulundum, duydu valla. :) Enka vakfına bu konser mekanı için teşekkür etmeli. Konser öncesi Mehmet Akif ve arkadaşı Hazar ile birlikte kulis kapısında bekliyoruz bir poster alabilmek için, amacımız konser sonrası imkan olursa imzalatabilmek. Bizi çok güzel karşılıyorlar, ay herkes nasıl güleryüzlü, bize az bekleyin posterleriniz gelecek diyorlar. Ağzımız kulaklarımızda. Posterlerimiz gelene kadar etrafı seyrediyoruz. Burası İstanbul içinde ayrı bir dünya. Hava da lokum. Posterlerimiz geliyor ve biz de kapıların açılmasıyla yerimize geçiyoruz.

Gelelim konsere. Posterde yazdığı üzere konser Sertab Erener & Emre Kula çiftinin akustik konseri bu. 2 gitar bir Sertab konsepti. Seyirciler merdivenlere kadar doldurmuş, tek tük boş koltuk seçiliyor. Çok dolu ve nezih bir konser dinleyicisi var.

Ve Sertab o içlerimizi ısıtan Yalnızlık Senfonisinin ilk namelerini seslendirerek içeri giriyor. Öyle sade ve öyle büyüleyici ki… Çıplak sesle söylüyor, hayır söylemiyor, yaşıyor: Anladım sonu yok yalnızlığın, her gün çoğalacak… Dakka bir gol bir, biz daha konserin başında mestten dağılmış haldeyiz, sonra biz de eşlik etmeye başlıyoruz: Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte, acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette… Sertab dinleyicinin eşliğinden çok memnun, nakaratı bize söyletiyor, şarkı bittiğinde alkış kıyamet… ve konserin esas adamları yerlerini alıyor, bir tarafta Emre Kula, bir tarafta Gültekin Kaçar…

Konser ekibi bu kadar. İki gitar bir Sertab. Öyle bir ortam oldu ki, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, sanki biz Sertab’ın evine misafir gitmişiz ve muhabbet arası şarkılıyoruz. Sertab pek keyifli, yeni albümden Aşk Beni ile devam ederken, soruyor: “Yeni albümü alanlar kimler?” El kaldırıyoruz, ama sayısı çok değil, bunu da şakaya vuruyor, “Hemen yarın gidip alınıyor o CD, konserin sonuna kadar hatırlatıcam bunu”.

Sertab çok keyifli, her şarkı arasında bir hikaye anlatıyor ya da dinleyicilerle veya Emre Kula ile paslaşıyor, o güzelim şarkılar akustik düzenleme ile bambaşka bir forma bürünürken, ekstra hiçbir enstrüman, efekt ya da ses oyununa gerek kalmadan Sertab sesinin tüm renklerini kulaklarımıza işliyor. Yeni albümü benim için 2016’nın en şahane albümlerinden, bazı şarkıların suygusu Turuncu albümünü andırıyor. Mesela Kime Diyorum muzip ve matrak bir aşka davet şarkısı Kime Diyorum, Turuncu’da olsaydı da hiç de sırıtmazmış. Bilhassa Kar Beyaz, Tek Başıma, Olsun, akustik formda albümdekinden bile daha güzel tınladı.

Sertab konserlerinin geleneği bozulmadı ve Mecbursun şarkısının akabinde Sertab’ın gırtlak maharetini sergilediği boşluk doldurmacayı bir kez de Enka Açıkhava’da yaptık. Dinleyicilere bu aktiviteyi daha önceden bilenler var mı diye yoklama yaptı. Hemen el kaldırdık, sonra Sertab alamet-i farikası o aktiviteyi başlattı. Buna göre biz dinleyiciler “Sen Yeter Ki Sev” diyeceğiz ve boşlukları Sertab ses ve gırtlak efektleriyle, yer yer caz tınılarıyla dolduracak. Daha önce Kanyon’daki konserinde gördüğüm için biliyordum bunu, keyifle katıldık. Sertab sesinin tüm renklerini gösterdi bu üç dakikalık aktivitede.

Konserde repertuar dengeli dağılmıştı. Yeni albüm kadar eski albümlerden de çok sevdiğim Yolun Başı, Lal, kişisel favorilerimden Aslolan Aşktır, İncelikler Yüzünden, Yanarım, Hani Kimi Zaman gibi şarkılarla Sertab şarkıları geçidi yaparken keşke “Yüz yüzeyim”, “Rüya” ve “Vurulduk” şarkılarını da söylese diye geçirdim içimden.

Konserin en güzel yanı, Sertab’ın dinleyicisiyle olan diyalogu oldu, önce herkesten yoklama aldı daha önce konserine kimler geldi kimler gelmedi diye ve seyircilerden gelen paslara, mesela “Lal”i isteyen bir dinleyiciye “Aaa aşk olsun Lal’siz olur mu, o artık benim her yerimde, yapıştı, bacaklarımı kaldırsam orda” diyerek esprili bir yanıt verdi. “Şimdi bu konserden çıktıktan sonra gidip tıpış tıpış albümü alıyosunuz”, diyerek espriyle karışık dinleyiciye takıldı ve gecenin esprisi oldu albüm mevzusu, arada bir “bakın hatırlatıyorum, albüm alınacak,” diyerek. Hafif bir serzeniş de sezdim Sertab bunu söylerken.

Gecede Sertab’ın dinleyiciyi konsere dahil etme yolları çok iyiydi, şarkılardan oyunlar buluyor, oylamalar yapıyor, bir şarkıyı önce kızlara sonra erkeklere söyletiyor, hülasa seyircinin bir an bile konserden kopmasına fırsat vermeden dinamizmi hep sürdürüyor. Ben Sertab’ın bu kadar esprili yanına bu kadar şahit olmamıştım. Mesela Zor Kadın şarkısının nakaratını önce kızlara söyletti, kızlar geçer not aldı, sonra erkeklere söyletti ama erkekler sınıfta kaldı, ta ki Sertab onları “hadi bakalım erkekler, bir futbol maçında tezahürat eder gibi söyleyin, tamam Zor Adamdım diyebilirsiniz” diyerek davet edene kadar. Futbol sanırım erkeklerin kilitlerini açmada temel anahtar, velakin amfi tiyatrodan öyle bir yüksek Zor Adamdım çıktı ki Sertab bile şaşırdı: “işte böyle, şimdi oldu” diyerek.

Günün ve konserin en güzel anlarından biri, o günün Sertab Erener ile Emre Kula’nın 2. evlilik yıldönümleri olması oldu. İkili bunu da dillerine doladılar ve Sertab’ın sürekli evlilik yıl dönümü olduğunu unutup Fatma Turgut’tan teyit almasını anlattığı anekdotla gülümsettiler. Emre Kula “Hatırlıyor musun Sertab, geçen sene de bugün bir konsere denk gelmişti, bu sene de böyle” deyince ben de bağırdım: “Buradan güzel kutlama mı olur” diye, Emre Kula da doğrularcasına tekrarladı: “Buradan güzel kutlama olamaz”. O an ruh eşi diye bir şey varsa Emre ve Sertab da olduğunu çok net gördüm, o birbirlerine bakarak şarkı söylemeleri, ortak bir yaşamla birlikte güzel müzikleri paylaşmaları ve birbirlerini ne kadar güzel tamamladıklarına şahit olmak çok güzel ve özeldi.

Gecenin sürpriz konukları da vardı, Sertab bunun ipuçlarını Emre Kula ile evlilik üzerine paslaşırken verdi: “nikah şahidimiz Fatma Turgut da aramızda, gelsene Fatma” diye sahneye davet edince sevincim ikiye katlandı. Zira Fatma’yı çok severim, tanışıklığımız da var ve o gece aşağıda videosunu izleyeceğiniz bu özel ana da tanıklık ettik. Sahnede Sertab ve Fatma’dan Aldırma Deli Gönlüm düeti her zaman yakalanmayacak bir andı. Fatma’nın da sahneye gelmesiyle “Evin Salonu” konseptli konser tam anlamını buldu. Adeta Sertab, dostlarıyla bizi de evinde ağırlıyor gibiydi. İzmir’den İstanbul’a albüm yapma tutkusuyla gelip Sertab’la tanışması ve nikah şahidi olmasına kadar geçen sürecin bir özetini yaptı Fatma kısa bir konuşmayla.

Konser hayli interaktifti. Dinleyiciler bir laf atıyor, Sertab bir şey anlatıyor, ordan hadi şunu söyleyelim’e bağlıyor, hatta bir ara şarkı sıralamasını şaşırıp başka bir şarkıya girecekken, Gültekin Açar’ın uyarmasıyla “dans etmeye çağırdığı” şarkıyı değil, başka bir şarkıyı söylediler. Bu da ortamın çok doğal ve doğaçlama anlarından biriydi.

Sürprizler bununla bitmedi, Sertab’ın albümüne Olsun şarkısını veren Can Bonomo da seyirciler arasındaydı ve onun da sahneye çıkmasıyla okey dörtlüsü tamamlandı. Kızlar geride ayakta dururken Can’ı sandalyeye oturttular, uzun boylu Can da hemen işi şakaya vurdu: “Anca boyunuza ulaştım.” Sonra iki gitar eşliğinde kendi şarkılarından birini söyledi. Konser ve müzikseverler için arşivlik bir andı.

2 gitar ve efektsiz çıplak sesle ara vermeden ve iki saat bizlerin heyecanını bir an olsun hafifletmeden şarkı söylemek herkesin harcı değildir. Sertab bunu başararak bizlere sadece iki saatlik bir mest yaşatmadı, ayrıca benim diyen popçuya şarkı öyle söylenmez, böyle söylenir dersi verdi. Ayrıca bazı şarkılar vardır ki akustik düzenlemesi yapıldığında etkisini kaybetme tehlikesi getirir, bu şarkılarda ise içimden keşke bu konserin bir albüm kaydı çıksa diye geçiriyordum. Öyle bir güzel olmuştu. Lal gibi şarkılar zaten akustiğe yatkın şarkılar olduğu için sorun yok da Mesela Aslolan Aşktır bangır bangır bir rock şarkısı olarak akustik düzenlemesi nasıl olacak dediğim, zor bir şarkı gibi gelir bana. Aslolan Aşktır’ın akustik düzenlemesi de pek keyifli olmuştu. Sertab’ın şarkıya girmeden önce “Rumeli Hisarı’nda beni hep tüller, hanım hanımcık kıyafetler içinde görmeye alışmış dinleyiciler birden bire postallar, kargo pantolonlar içinde görünce “hooooouraa” diye bir ses yükseldi, hiç unutmam” diye gülerek anlattığı anı ise hepimizi güldürdü. Tertemiz, albüm kaydı gibi cayır cayır okudu şarkıyı.

2 saatlik konser biterken gelen yoğun tezahüratlar üzerine Sertab bir kere daha sahneye geliyor ve gece boyunca beklediğimiz “Aşk” şarkısını söylüyor. Bu şarkı söylenmeden gece bitmezdi zaten. Sahneden ayrılırken Sertab hem seyircilerin ilgisinden hem de gecenin özelliğinden dolayı mutlulukla gözleri parlamış halde ayrılıyor.

Çıkışta, evlilik yıldönümü nedeniyle kutlama yapacakları için görme ihtimalimiz olmayabilir düşüncesiyle birlikte şansımızı denemek üzere kulis kapısına yollanıyoruz. Sertab ile Mehmet Akif daha önceden tanışıyorlar, arada yazışıyorlar filan ama ben ilk kez geçen ay yüzyüze görüşme imkanı bulmuştum Sertab Erener’le. Hep mesafelidir izlenimi aldığım Sertab’ın canayakın ve samimi hali beni mutlu etmişti. Zira sevdiğim sanatçılardan gördüğüm bir güler yüz ya da bir ters hareket beni çok etkiler. Buna göre o sanatçıyla ilgim ya konserlerini hep takip etmek şeklinde gider ya da sadece albümden dinleyeyim daha iyi derim. Sertab şükür ki birinci kategorideki sanatçılardan olduğunu gösterdi, mütevaziliği, candanlığı, bize vakit ayırması, foto ve imza isteklerimizi kırmaması ile benim için tanışmaktan mutlu olduğum sanatçılardan oldu. İnsan boş yere büyük bir isme kavuşmuyor. Sanatı kadar kişiliği ve insanlığı Sertab benim nerde olsa konserine denk geldikçe gitmek görmek isteyeceğim büyük bir sestir. Bu akustik konser de hem bayıldığım akustik konser yeni bir halka hem de konser seyirciliği hayatımda izlediğim en güzel konserlerden oldu.




6 Temmuz 2017 Perşembe

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - TEMMUZ KONSERLERİ vol. 2 : TARKAN @ HARBİYE CEMİL TOPUZLU AÇIKHAVA TİYATROSU

TEMMUZ KONSERLERİ vol. 2

TARKAN @ HARBİYE CEMİL TOPUZLU AÇIKHAVA TİYATROSU

[02.07.2017]


Ertesi günün konseri, dostum Yusuf Pişkin sayesinde gidebildiğim Tarkan konseri oldu. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim de detaylara daha rahat geçeyim. İzlediğim şey bir konser değil, bir deneyimdi, bir ritüeldi, bitince etrafa bakıp bir süre ben nerdeydim diye düşündüğünüz bir boyut değişimiydi adeta. Çok az ülkeye nasip olur, Tarkan gibi 8 gün full konser verip, her birinde herkesi bir an yorulmamacasına iki saat oturmayı bile akla getiremeyecek kadar ayakta tutan bir star. Aman Allahım, sahneden bir öpücük atıyor, Harbiye’nin yarısı yerde, sahneden bir el sallıyor Harbiye’nin diğer yarısı yerde… Neyse baştan başlamalı. Tarkan’ın albümü sıcağı sıcağına çıkmışken, ikinci günkü konserine gittim. Öğrendiğime göre Tarkan kimseye davetiye vermiyormuş, çünkü konser paraları bir vakfa bağışlanıyormuş. Bilet fiyatları epey yüksek olsa da, merdivenler dahil, her yer tıklım tıklım dolmuştu.
Yusuf'la klasik fotolarımızdan

Tarkan mavi keten perdelerin ardından bir giriş konuşmasıyla konserin startını verdi ve ışık ve ses efektleri eşliğinde sahnenin önündeki kare platformun içinden çıkarak Yolla’nın ilk dizelerini seyirciye fırlattı: Bir de baktım ki o da ne, sürü sürü bir sürü çile… Açıkçası o şarkıyı ilk dinlediğimde “ne biçim şarkı, bu muymuş yani” diyen eleştirel gruptaydım. Ama diyebilirim ki Yolla başta olmak üzere, yeni albümdeki şarkıların birçoğu canlı seslendirilirken albümdekinden daha güzel geldi kulağıma.

Tarkan sahne üzerinde bir oraya bir buraya gidip aralara kıvrak dans figürleri serpiştirirken, insan nasıl star olur dersi veriyordu adeta. Hem ulaşılmaz, hem de “şarkıları beğendiniz mi” dedikten sonra “eveeeet” cevabını alınca mahcubiyetle “canlarımsınız benim” diyecek kadar bizden biri. Konserde Nazan Öncel’in şarkısını seslendirmeden önce, “Şimdi Nazan’ımın şarkısını söyleyeceğim, biliyorsunuz zor günler geçiriyor Nazom, buradan ona alkışlarımızla desteğimizi gönderelim” diyerek yakın zaman önce iki kayıp yaşayan ve zor günler geçiren Nazan Öncel’e vefasını göstermeyi ihmal etmedi. Konserde açılan bir pankartı okuyunca hayli duygulanan Tarkan, sık sık sevenlerine teşekkür etmeyi unutmadı.
 
Tarkan bitmiş diyenlere Tarkan'ın ne kadar "bittiğini(!)"
gösteren bir fotoğraf. Üstelik 8 gece de bu şekil.
Konser boyunca seyircisiyle diyalogunu hiç koparmadı, şarkılarda tek falso vermezken, sosyal ağlarda Tarkan’ın konserinin playback olduğu söylentisi yayıldı durdu, ancak ben bizzat ordaydım ve adam gürül gürül cayır cayır okudu şarkıları. Beni Çok Sev’de bir ara sesi kayıp “cıyyk” diye ses gelmese ben bile inanabilirdim, o kadar temiz ve “canlı” okudu şarkıları. Seyircinin ilgisi müthişti. Bütün şarkılar yıllardır biliniyormuş gibi eksiksiz söylendi.

Konserde yeni albümünün çoğu şarkısını söyledi, ben de ilk kez konserde dinledim birçoğunu. Bazı şarkıların diğerinden öne geçtiğine şahit oldum. Mesela Günay Çoban’ın Beni Çok Sev şarkısı albüm çıktığından beri milli marşımız gibi olmuşken, bütün Harbiye’nin çıplak sesle, akapella olarak Beni Çok Sev’i söyleyen Tarkan’la birlikte eksiksiz söylemesi inanılmaz bir görüntüydü.


Albüm kritiği yaparken yazacağım zaten ama en çok eğlendiğim şarkılardan biri Çayla Simit oldu konserde. Benim albümdeki favorilerimden ve bence Yolla’dan daha iyi bir çıkış şarkısı olurdu. Aysel Gürel sözleri ile Sevdam Tek Nefes ve özellikle Kır Zincirlerini atmosferinde Çok Ağladım en dikkatimi çeken performanslar oldu. Tarkan eski(meyen) şarkılarına da götürdü bizi, Kış Güneşi, Acayipsin-Şımarık potburisi, Ölürüm Sana, Öp, Hüp, Vay Anam Vay, Kır Zincirlerini, Dudu ve nerde duysam işi gücü bırakıp oynamaya başladığım Kuzu Kuzu gibi klasikleri ile bizi klişe tabirle “zaman tüneline soktu” (hiç de sevmem bu tabiri kullanmayı ama başka türlü izah edemedim. Mesela Kuzu Kuzu’yu dinlerken aklıma üniversite sınavını kazandığım o yaz gelir).


Konserde arkada çalan müzisyenlere değinmek gerek. Her biri kendi alanının en üstat müzisyenleri, bilhassa gitarı ağlatan Alp Ersönmez, Can Şengün, Yaşar sayesinde tanıdığım canım abim Ayhan Günyıl ayrı bir coşku kaynağı oldular. Vokaller de bilhassa Tarkan’a olan ses benzerliğiyle bir an beni bile şüpheye düşüren Altay Oktar çok başarılıydı. Tarkan da ekibiyle ne kadar gurur duyduğunu “ben onlara güvenip, sırtımı dayıyorum ve birlikte güzel müzikler yapıyoruz” diyerek ifade etti.


Konser iki saat sonra biterken, seyircilerin ordan ayrılmaya niyeti yoktu. Velakin çığlıklar, tezahüratlar bitmeyince, kapalı perde arkasından destek davulundan tempolar yayıldı ve işte o an. Yusuf’u kaptığım gibi sahne önüne koşuyorum. Tarkan gene o kare platformun ortasından çıkıyor, aman nasıl bir ışık, patlayan konfetiler, gözümün önünde Yolla’yı söylerken göz kamaştırıcı. Kim der Tarkan’a 45 yaşında diye, bildiğin 20 sene önce yaşlanmayı durdurmuş adam. Seksapel onda, albeni onda, aura onda, ses onda, bir tatlı huzur almaya gittik bin mestle geri döndük. Tarkan gecede 5000 kişiyi (merdiven dahil) bir an yerlerine oturmamacasına 8 gece ağırlıyorsa bu başarı ancak alkışlanır. Çok eğlendiğim güzel bir gece oldu. (Gecenin çıkışında Ayhan Günyıl abimi görmek ayrı bir mutluluk oldu. Hemen bir foto çekiliverdik).


Tarkan bu acı çeke çeke içi, gönlü kararmış ülkenin yüzüne gülümseme ve umut getiren tek kişisi. Bu konserde de, “zaten canımız çok sıkkın, o yüzden iki saat dertlerimizden sıkıntılarımızdan uzaklaşalım, şöyle bir oynayalım, kendimize gelelim istiyorum” diyerek umut aşıladı. Hatta bir ara seyircileri –hala oturan varsa tabi- “ağır abi gibi durmayın” diye şaka yollu dansa da davet etti. Sırf bunun için bile saygıyı, sevgiyi, hürmeti hak ediyor.




Üstat Ayhan Günyıl ile
(Not 1: Konserden video paylaşan hesaplar kapatılıyor dedikleri için şimdilik video ekleyemiyorum ama konserler bitince ekleyeceğim.)

(Not 2: Gecenin en can sıkıcı yanı işgüzar güvenliklerin “işimizi yapıyoruz” adı altında bizi adam yerine koyup konuşmaması oldu. Bir yetkiliye sesimizi duyurup içeride Ayhan abiyi göreyim dedim. Kimi “telefon et” diyor, “telefonları kuliste kapalıdır, haber etseniz içeri, yetkilisiniz” diyorum, “bi şey yapamam” diyor, kimi suratıma baktı cevap vermeye tenezzül bile etmedi, kimi “ben tanımıyorum öyle birini” dedi, kimi “şuraya git orda bekle” dedi, kimi “tamam ben söylerim” dedi, gitti ve gelmedi. En son otopark kısmında beklerken o güvenliklerin başının “ohooo çok oldu onlar gideli” dediği müzisyenlerden, benim bilhassa görmek istediğim Ayhan abiyle karşılaşınca bundan bahsetmem kaçınılmaz oldu. Ulan orda iki kişiyiz zaten, yalan söylemenin ne alemi var işgüzar. Bu arada içerden oluk oluk insan dışarıya çıkıyordu. İçerde kimse kalmadıysa, bu insanlar müze mi gezmeye geldi oraya? Vasıfsız adamları güvenlik yapınca o egolu kibirler büyüyor büyüyor ve senden başka hiçbir sıfatla üstün olamayacak o adamlar yetkiyi ellerine alınca seni itip kakmayı hak görüyorlar (fiziksel olmasa da manen). Bunu da söylemeden geçemeyeceğim.)

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - TEMMUZ KONSERLERİ vol. 1 : YAŞAR @ SANAT PERFORMANCE HALL

TEMMUZ KONSERLERİ vol. 1

YAŞAR @ SANAT PERFORMANCE HALL [01.07.2017]

10 günlük konser arasının ardından Temmuz ayı konser maratonum 1 Temmuz Nevizade Sanat Performance Hall’daki Yaşar konseri ile başladı.

Temmuz ayının ilk konseri, açılışını Yaşar’ın yaptığı, Nevizade Sokağı’nda benim gibi konserseverleri yeni bir konser mekanına kavuşturan Sanat Performance Hall konseri oldu. Konserden önce mekandan biraz bahsetmek istiyorum. Haziran başında çok sevdiğim dostlarla rezervasyonumuzu yaptırmıştık ancak daha önce bazı mekanlarda rezervasyona rağmen sıkıntı yaşadığımız çok olduğu için acaba burada bizi nasıl bir şey bekliyor kaygısı duymadım değil. Konser günü geldiğinde toplanıp mekana geldik. Önce bizi kapılar açılana kadar terasta ağırladılar. Sonra yavaş yavaş aşağı katta konser alanına gittik. Varan 1. İnanılmaz güzel bir ilgi ile karşılanınca endişelerimizin bir kısmı uçmaya başladı. İnanılmaz güzel bir Yaşar kalabalığı vardı. Konser girişi biraz dar olmakla birlikte, Yaşar konserlerinin kalabalık olması beni her zaman mutlu etmiştir. İçeri girdik ve ilk izlenimim şahane bir
mekan kazanmış Nevizade ve İstanbul oldu. Ferah bir alanda, ayakta bilet alanlar da sahne önü masa alanlar da rahat rahat sahneyi görüyor ve kimse kimseyle dirsek dirseğe sıkışmadan konseri izleyebiliyor. Ayrıca üstünün açık olması yaz gününde kapalı mekandaki konserlerden sonra ayrı bir ferahlık verirken, kışın üstünün kapanıyor olması ayrı bir avantaj. Yaşar konserlerinin burada sık sık yapılacağını öğrendiğime sevindim. İlk gün aksilikleri de yaşanmadı değil, açılışta bu kadar fazla bir kalabalığı hesap edememiş olacaklar ki servisler biraz gecikti, ama bu çok dert edilecek bir şey değil. Hepsi zamanla yerine oturacak durumlar. Personel de çok ilgili ve güleryüzlüydü. Hülasa bu mekan böyle devam ederse, birkaç ufak eksiği iyi tespit edip ortadan kaldırırlarsa, civardaki benzer mekanları siler süpürürler.

Gelelim konsere. Zaten benim için Yaşar konserlerinin her biri sanki ilk kez Yaşar’ı izliyormuşum heyecanıyla geçer. Ancak bu konserde ayrı bir heyecanım vardı. Bir süre önce, albüm yazısında da belirttiğim üzere, fonunda İstanbul olan bir albüme imza atan Yaşar hem albümün ilk İstanbul konserini, şarkılardan birine de adını veren Nevizade Sokağı’ndaki bu mekanda veriyordu. Nevizade Sokağı şarkısının tam yerini bulduğu bir konser oldu. Yaşar konseri aynı zamanda mekanın da ilk konseriydi. Yaşar Markiz’le başladığı konserinde, yeni albümünün nabzını da tuttu. Seyirci reaksiyonu Yaşar için önemlidir. Albüm satışları iyi gidiyor olsa da, seyircinin şarkılara ilgisi ve eşliği esas kriterdir Yaşar için ve bu konserde bunu gördüğü için midir ayrı bir coşkuluydu Yaşar. Şarkılar ezberlenmiş ve seyirciler de Yaşar’ın verdiği pasları çok iyi yakalayıp geri gönderince tadından yenmez bir konser oldu. Bilhassa Nevizade Sokağı tam yerini bulurken, benim şahsi favorim Seni Sevmeyi Sevmiyorum’da öyle bir huşuya vardım ki, bir baktım gözlerimden yaşlar boşanıvermiş. Şakası Yok ile de coşku tavana çıktı. Şöyle diyeyim: albümde dinlediğinizde etkili olan duyguyu 4’le çarpın, bir de bunu karşınızda canlı
canlı söyleyerek siz ağlatan bir adamı düşünün. Yaşar konseri öyle geçti. Sadece ağladık mı? Tabi ki hayır. Kâh birlikte konser izlemesi en keyifli dostlarımdan Bircan’la kendimizi masanın önündeki küçük alanda dans ederken bulduk, kah bir kadeh tokuşturmasıyla sevincimizi, hüznümüzü şarkılara katıp boğazımızdan aşağı yuvarladık. Gel Benimle, Bela Sevdan, Onun Vedası, Sebepsiz Fırtına, Acıtmıyor Sevdan, Hayırdır İnşallah, Sevda Sinemalarda, Onbir Ay, Divane, Bir Tanem, Kumralım, Esirinim ve tabi ki Kuşlar gibi hitlerinin ve hep repertuarına aldığı Kan ve Gül, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Anlıyorsun Değil Mi, Hep Karanlık sevdiği üstatların şarkılarının yanı sıra, yeni albümünden Şehir Yalnızlığı, Nara, Aşk Bozumu, Markiz, Nevizade Sokağı, Seni Sevmeyi Sevmiyorum ve Şakası Yok’u seslendirdi Yaşar. Diyebilirim ki albüm başlı başına insanın içine işlerken, Yaşar’ın yeni şarkıları bilhassa çok yüksek tonlara çıkan baladları Şakası Yok ve Seni
Sevmeyi Sevmiyorum’un canlı yorumu albümdekinden bile daha vurucu ve sarsıcı oldu, seyircilerin eşliği de şarkıları daha bir keyifli hale getirdi. Konserin bir de sürprizi vardı. Albümün genel olarak şarkılarında imzası olan Murat Güneş de o gece Yaşar’ı izlemeye gelmişti ve gece sahibinin sesinden Nara ile sona ererken, sahnede Yaşar ve Murat Güneş’in Nara düeti arşivlik ve o an orda olduğumuz için kendimizi şanslı hissettiğimiz görüntüler meydana getirdi. Yaşar başka bir keyifliydi, biz başka bir heyecanlıydık. Her duyguyu dibine kadar yaşadığımız dolu dolu bir konserin ardından,

klasiğimiz olan kulis muhabbetleri gecenin şahane cilası oldu. Bu saatler Yaşar’ın da –çok
çok yorgun değilse ya da ertesi gün konseri yoksa- bizim gibi birkaç dinleyicisiyle birebir görüşebildiği anlar. Bu anlar fotoğraf ve imza kadar dostlarım dediği dinleyicileri ile muhabbet etme imkanı bulduğu anlar aynı zamanda. Yaşar bu anlarda ne kadar yorgun olursa olsun, mutlaka vakit ayırır, sevenleri ile muhabbet eder ve gönlünü gün eder. Bu konserde de gelenek bozulmadı ve biz anılarımıza yeni imzalar, fotoğraflar ve muhabbetler ekleyerek oradan ayrıldık.

İşte konserden birkaç fotoğraf ve video:

 

Yaşar şarkıyı söylemiyor, yaşıyor derken tam olarak bundan bahsediyorum.


Sahibinin sesinden Nara'lanırken
 

Bis'te Kuşlar orkestrası
 


VİDEOLAR: