İlk Sıla konserim Altınoluk'ta bol sürpriz dolu geçti.
Yaz konserlerimin devamı ayın 12’sindeki Sıla konseri ile
oldu. 12 Ağustos’ta Altınoluk Amfi Tiyatroda yapılan Sıla konseri benim ilk
Sıla konserim ve teyzeme doğum günü hediyem oldu. Sıla yeni nesil kadın vokal
boşluğunu çok iyi dolduran bir isim. Şarkılarını kendisinin yazmasının yanı
sıra sesiyle ve yorumuyla bir ‘Sıla’ adı yaratabilmesiyle takdir ettiğim bir
isim. Böyle sanatçılar her zaman bir sıfır önde başlar benim için. Bir sanatçı
özgün olunca insanlar tarafından daha kolay benimseniyor. Sıla’nın sahnesi hakkında çok iyi şeyler
duymakla birlikte, daha önce görmediğim için merak ediyordum. Benim için en
önemli kriterler, şarkılarını playback söylememesi ve seyirciyle iletişimidir
(insan kendini konserde değil de, evinin salonunda samimi bir ortamda
hissediyor mu bir konserde, bunu başaran sanatçının sahnesi tadından yenmiyor).
Sıla konseri bu düşüncelerle başladı. İki saat kadar süren
konserde dikkatimi çeken Sıla’nın ekibiyle gerçekten çok eğlenmesi ve bunu
yansıtması oldu. Seyirciyle iletişimi açısından –güzeldi ama azdı- çok fazla
evimizin salonundaymışım gibi hissetmesem de, sahnede Sıla’nın ekibiyle
diyalogları beni Sıla’nın evinde misafirmişim gibi hissettirdi.
Sıla şimdiye çıkardığı dört albümünden dengeli bir dağılım
yapmıştı, bilinmeyen şarkı yok gibiydi. Albümlerinde birden fazla hit çıkardığı
için, genelde riske girmeyerek bilinen şarkılardan gitti. Gönlüm Canım
Sıkılıyor Canım’ı da dinlemek isterdi sahnede, Kayahan’a da selam göndermek
babında (zira o saygı albümünün en parlayan yorumu Sıla’ya aitti.)
Seyircinin reaksiyonu müthişti, merdivenler bile dolmuş
durumdaydı ve bir gerçek var ki gözlemlediğim, Sıla gerçekten sanatçılığıyla
insanların gönüllerinin ta derinlerine girmiş. O ağlayan kızları görünce daha
fazla ikna oldum.
Konserin ikinci yarısı, o bahsettiğim ev hissini daha fazla
hissettirdi, bir koltuk ve etrafına yerleşen müzisyenlerle unplugged havasında
başladı ikinci yarı. Yorgunum Kaptan damar vuruşu oldu. Sıla yaşadığı kadar
yaşattı şarkıları. Seyirciyle az ama öz konuştu, Altınoluk’a her sene geldiğini
ve artık orayı evi gibi hissettiğini söyleyerek bizi de davet etti bazı
şarkılara ama zaten davet etmese bile yer yer seyircilerin sesi Sıla’yı bile
bastırdı. Bağırdık çağırdık, Sıla’ya sesini duyurmaya çalışanlar oldu, bu arada
bir de sürpriz yaşandı. Yurtdışında yaşayan bir Sıla hayranı, sahneye çıkarak
kız arkadaşına evlenme teklif etti. Sırf bu konser için gelmişler ve teklifi
yapacak kişi Sıla’ya ulaşmış. Sahnede bir yanında hayran olduğu Sıla bir
yanında teklifini kabul eden kız arkadaşı ondan mutlusu yoktu o gece orada.
Konserin benim açımdan en heyecan verici yanlarından biri,
vokallerde benim 90lar hayatımın en önemli isimlerinden Tuba Önal ve Sibel
Gürsoy’u görmek oldu. Bir ara Sıla sahneyi vokallerine bıraktı ve her biri
zaten doksanların en iyi isimleri olan Tuba Önal, Sibel Gürsoy ve adını
hatırlayamadığım erkek vokalisti, ikişer şarkıyla Sıla’nın yokluğunda
amfitiyatroyu coşturdu. Bense çocukluğumun kahramanlarını sahnede izlerken bir
taşla iki kuş (bu sözü de hiç sevmem, gaddarca gelir ama tarif edecek başka
atasözü bulamadım :)
keyfini yaşıyordum. Konser sırasında da bir ara Sıla’yı bırakıp onları
izlediğim de doğrudur. :) Gitarda Fatih Ahıskalı’yı görmek ayrıca keyiflendirdi.
Konserin bizi Sıla'nın salonundaymış gibi hissettiren bir diğer tarafı, sanatçı dostlarını ağırlaması oldu. Son zamanların en dikkat çekici isimlerinden Güliz Ayla da Sıla sahnesine 2015 yılının en sevilen şarkıları arasına giren Olmazsan Olmaz ile konuk olurken, şarkıyı Sıla ile birlikte söylemesi ayrı bir keyif kattı. Hülasa Sıla konseri beklediğimin üzerinde coşkulu geçti.
Şarkılarına keyifle eşlik ederken, beklediğim Sıla’yı sahnede görmenin mutluluğunu
yaşadım. Çıkışta Sıla ile görüşemesek de, Fatih Ahıskalı, Tuba Önal ve Sibel
Gürsoy’la –ayaküstü de olsa- muhabbet edebilmek beklemeye değdi.
Tuba Önal ve Sibel Gürsoy'la yıllar sonra...
Fatih Ahıskalı ile Sıla konseri sonrası...
Tadımlık videolar olmadan konser coşkusu anlaşılmaz :)
Nilüfer 2015 yılını sıfır şarkılardan oluşan şapşahane albümü "Kendi Cennetim" ile taçlandırdı...
2015 yılı hayatımın ışığı olan
pek çok ismin yeni albümleriyle evime, arşivime girdiği bir yıl oldu. Göksel,
Nükhet Duru ve Zuhal Olcay’dan sonra Nilüfer de 2015 yılında yepyeni
şarkılarıyla arşivime girdi ve girmekle çok iyi etti. Bu yazıda Nilüfer’in
yıllar sonra keyifle dinlediğim albümü Kendi Cennetim’den bahsedeceğim. Benim
için 2015 yılının en iyi üç albümünden biri olan Kendi Cennetim Mayıs ayında
raflara çıktı ve şahsen sevdiğim en son Nilüfer albümü Karar Verdim’den sonra
(Düet albümler hariç) Nilüfer’in bence en ‘Nilüfer’ albümü oldu.
Şarkılara geçmeden önce albüm
hakkında birkaç şey söylemeli. Albüm geçen Mayıs ayında DMC’den “Haziran Vakti”
adlı Sezen Aksu şarkısıyla çıktı. Kapakta ilkbahar sonu yaz başı cıvıltısına
uygun şekilde beyaz-pembe tonlarda fon önünde çiçekler açan bir Nilüfer
görüyoruz. Nilüfer’in uzun süredir sıfır şarkılar söylemediği yıllardan sonra,
yeniden çiçek açmayı ve yepyeni şarkılarla bizlerle buluşmayı ifade edercesine
gülümseyen ve insanın içini açan bir renk kombinasyonu var. Aynı zamanda
gözlerinde bir maskeli balo maskesi gibi bir desenle sizi kimi eğlenceli kimi
duygusal bir seyahate çıkaracağını söylüyor daha kapakta. İç kapakta da bu
temaya uygun bir şekilde yazın (ya da Haziran’ın)) tüm cıvıltısını, coşkusunu
ve hazırlığını anlatırcasına gülen ve eskiye el sallayan bir Nilüfer görüyoruz.
Adeta zamanı donduran bir dinçlik ve güzellikle bakıyor. Tüm kara bulutlardan,
kötü günlerden, hastalıklardan, kayıplardan sonra yepyeni yenilenmiş bir
Nilüfer var karşımızda.. Bu açıdan çok anlamlı bir teması var albüm
kartonetinin.
Albüm müzikal açıdan da bir
hazine gibi. Bir kere müziğin kare asları Sezen Aksu, Nazan Öncel ve
Şehrazat’ın güçlerini birleştirdiği bir albüm, ki bu isimler daha önce Emel’in Çok Özel, Aşkın Nur Yengi'nin Yasemin Yağmurları ve Nükhet Duru'nun Tam Zamanında albümünde bir araya gelmişti. Düzenlemelerde
Mustafa Ceceli, Febyo Taşel, İskender Paydaş’ın adlarını görmek bile albümün
müzikalitesi hakkında fikir veriyor. Müzik sektörünün kalburüstü isimleri ve
ağır topları adeta Nilüfer’i ihya etmek için bir araya gelmiş gibi. Albümde
Nilüfer denince akla ilk gelen isimlerden Adnan Ergil’in adını görmek beni
ayrıca mutlu etti. Albümün en güzel yeri, Nilüfer gibi dev bir ismin albümüne şarkılarını
web sitesinde duyurarak yüzlerce şarkı arasında seçerek koyduğu iki amatör
şarkı yazarının (Hakan Sancak-Medar Neşet Kırşehirli) şarkısını seslendirmesi
oldu, ki o iki şarkı albümdeki birkaç şarkıdan daha çok içime dokundu mesela.
Nilüfer’in amatör söz ve şarkı yazarlarına verdiği bu destek ayrıca
alkışlanası. Albümde söz yazarları arasında yazılarıyla tanıdığımız ancak müzik
yanını da bu sene keşfettiğimiz Onur Baştürk, Gövher Hasanzade, Ayşe Birgül
Yılmaz isimlerini de görüyoruz. Nilüfer ve Şebnem Algan ortaklığında yazılmış şarkılar
da beni heyecanlandırdı.
Albüm bir Nazan Öncel şarkısıyla
başlıyor. Şunu diyebilirim ki, şarkıyı dinlerken kimin yazdığını bilmeseniz
bile şıp diye tahmin edebileceğiniz bir Nazan Öncel şarkısı bu. Şarkıda
sevdiğine artık gel gel demekten dilinde tüy biten gururlu kadının eeeeh
demeden önceki son dönemecindeki seslenişi var: “çık gel her iki sokaktan,
öpelim her iki yanaktan, kalk gel özledik işte” Nazan şarkılarında hep gururlu
bir kadın vardır, sabırla bekler bekler, kendini yer bitirir, sorgular, sorular
sorar ve birden patlayıverir: gelsene artık! “bak gel gel dedirtme, sonra
sonrası yok işte anla, anlamıyorsan nokta!” Nazan şarkılarında önce tatlı dille
yılanı deliğinden çıkarmaya çalışır, sabrı bittiğinde ise eli belinde bir
elinde oklava bir kadın görürüz. Bu şarkı da bu duyguyu Nilüfer sesiyle aldım
ben. “Ben seni neden sevdim, bir nedeni yok nedensiz sevdim” … “Ben sana bir söz
verdim, ruhumla savaş verdim, yok mu bir diyeceğin, yoksa ben öleceğim kalpten”
Şarkı albümün ikinci klibi oldu ve bence çok doğru bir seçimdi. Nilüfer’in iki
hareketli şarkıyı arka arkaya çıkarması çok iyi oldu.
Albümün ikinci şarkısı, bir Sezen
Aksu şarkısı ve albümün en eleştirilen şarkılarından biri oldu.
Eleştiriler çoğunlukla şarkıdaki kişiyle Nilüfer’in bağdaştırılamamasıydı.
Nilüfer’in Beyoğlu’na gitmesini “o öyle biri değil ki” diye eleştiriyolar da,
Nilüfer illa şarkılarında anlattığı şeyleri yaşamak zorunda değil ki. Bu defa
öyle bir kadına sesiyle hayat vermiş ve bence bu ters köşe şarkı Nilüfer’in
cıvıltısını ve neşeli tarafını göstermesi bakımından da hoş olmuş. Şarkı
aslında pek çok kişinin yapmak isteyip yapamayıp da aklından geçirdiği şeyi
dile getiriyor: “Değmez inan bazen yaşamaktır aslolan”. Şarkıdaki kadın
hayattaki, aşktaki, ilişkilerindeki tüm kötü bulutları dağıtıp, hayatın tadını
çıkarmaya davet ediyor. Kızsanız bilirsiniz ya da kız arkadaşlarımızdan
dinlemişizdir ya da dinlemişsinizdir: kız kıza gecelere akılan o gecelerde ne
göz yaşları dökülür, ne dertler anlatılır, ne kahkahalar atılır, ne aşklar
masaya yatırılır, anlattıkça rahatlanır, rahatladıkça her şey daha güzel gelir.
Bazen bizler de demez miyiz, amaaaaan koy rahvan gitsin, üzüntüyü bırak
yaşamaya bak. Nilüfer de “kimbilir kaç aşktan yaralı çıktıktan” sonra
“devrilmemiş hala ayakta” çünkü “bazen yaşamaktır aslolan”. O da topluyor
kızları, aşkları, erkekleri ve benzeri tüm dertleri geride bırakarak -fikir
bile olsa- “Beyoğlu’na” akıyor…
3. şarkı Vefa iki açıdan albümün
en içime dokunan şarkılarından. Birincisi, yıllar sonra gelen Adnan
Ergil-Nilüfer ortaklığının hala tüm dinamikliği ve duygusuyla devam ettiğini
görmenin keyfi, ikincisi şarkıyı dinlerken adeta Nilüfer’den Kayahan’a bir veda
seslenişi duygusunu almak: “Hiçbir haber vermeden, kimseye görünmeden, gizlice
bir gül koyup da geçtin, gönlümün şu bahçesinden”… tüm o kırgınlık dolu yıllar
boyunca içinde özlemi ve umudu taşımanın ifadesi gibi geldi bu satırlar. Ve nakarat
kısmı direkt duyguların dışa vurumu: “Hasret her şeyden acıymış, sen gidince
anladım, vefa bir semtin adıymış derdin, unutmadım”… Şarkının son dizesi ise
“Zamansız birden uçup da gittin, avucumdan ellerimden” derken de yıllarca gönül
ortaklığında bulunduğu bir dosta yapılan en içten vedaya ses vermiş bence. 2015
yılının benim için en güzel karelerinden biri 14 Şubat’ta Beşiktaş’ta Nilüfer
ve Kayahan’ın birlikte verdiği barış konseriydi. İyi ki o konser yapıldı
Kayahan aramızdan Nilüfer’le buzları eritmiş olarak ayrıldı. Zira atalarımız
bir kez daha haklı çıktı: Eski dost düşman olmaz… Bu şarkı aklıma hep o son
konserdeki sarılma karesini getirir.
Bu duygularla hepimizin boğazını
düğümleyen Nilüfer, bir sonraki şarkıda ruhumuzu havalandırıyor. Sözlerini
Sibel Algan’la birlikte yazan ve müziğine de imzasını atan Nilüfer, albümün
genel umutlu ve pozitif havasına uygun şekilde, tüm olumsuzlukları kötülükleri
affedip gönül yüklerinden kurtuluyor: “Affettim gitti seni de kendimi de, boş
verdim gitti üzüldüğüm her şeye”… Etrafımız bu kadar olumsuzluklara
boğulmuşken, her gün içimizi ruhumuzu sıkacak kavgalar, küslükler, tartışmalar,
sinir, stres, sıkıntı ruhumuzu esir almışken, şarkı umut mesajlarını veriyor:
“hiç de zor olmaz istenirse mutluluk, olmuyor işte öyle çabuk çabuk, yaşadık
hem de ya vurduk ya vurulduk, bir kere sandık kaç kez aşık olduk”. Yani hayat
hep bir devinim içinde, Nilüfer’in yıllar önceki Geceler albümündeki bir
şarkıda verilen mesajın devamı gibi “bakarsın en acı gün, yarın olur bir düğün,
hayat dudaklarda mey, yaşamak ne güzel şey”. Aslında her şey, her şeyi çok
ciddiye aldığımız ve anlamsız birçok şeye büyük ve gereksiz anlamlar
yüklediğimiz içindir. Nilüfer şarkıda bunun farkına varıyor: “Havalandı ruhum,
rüzgara tutuldum, bırakın akışa, kaderin işine karışılmaz malum”… Şarkının
müziği Nilüfer’in önceki şarkılarından “Hoşuna Gider Mi”yi çağrıştırdı biraz
bana. Kulağımda ikisi yan yana çalıyor. Bu şarkı da onun gibi kolayca dilime
dolandı. Yeni klip şarkısı bu olmalı.
Albümün 5. Şarkısı sözü müziği
Nilüfer’in websitesi yoluyla duyurarak yüzlerce şarkı arasında seçtiği, amatör şarkı yazarlarından Hakan Sancak’a ait olan ve Nilüfer’in albümüne alarak
büyük bir teveccüh gösterdiği Aylar Geçti. Albümün en sağlam şarkılarından olan
Aylar Geçti, Nilüfer’in hitlerinden olmaya aday. Hem yorum hem söz hem müzik
olarak Nilüfer’in en üst düzey şarkılarından biri olabilir. Şarkının duygusunu
Nilüfer çok iyi taşıyor; o özlem, o isyan, o umutsuzluk, o gururlu durmaya
çalışan ama yelkenleri suya indirmeye hazır olma durumu, o pişmanlık Nilüfer’in
sesinde buluşuyor ve “Aylar geçti sevgilim, gül yüzünü göremedim, içimde yandı
bir şeyler, çok özledim” itirafıyla vücut buluyor. Nilüfer’e çok yakışan bir
şarkı olmuş. Kesinlikle kliplenmesi gereken şarkılardan…
Albüm Aylar Geçti’deki
umutsuzluğun ardından, silkinip kendine geldiği ve yeniden çiçek açtığı Sezen
Aksu imzalı Haziran Vakti ile devam ediyor. Albümün çıkış şarkısı da olan
Haziran Vakti, albümden önce yayınlandı ve benim için güzel bir yaza hazırlık
şarkısı oldu. Bu şarkı da gene umut var, yeniden coşan, taşan duygular var,
yeniden hayat bulma, yeniden çiçek açma ve hayattan, aşktan korktuğu günlere
dair pişmanlık var. Aşkı korkarak yaşadığı hayatında sınandıktan sonra bir yaz
günü karşısına çıkan aşkla hayata dönen ve bulduğu aşkı korumak için o aşkla
kendinden beklemediği bir güçle adeta bir savaşçıya dönüşen bir kadını resmeden
Nilüfer bu aşkla dünyanın derdine rest çekip kendini aşkın kollarına bırakıyor
ve eski yaralarını sarıp kapatıyor: “Çıktın geldin Haziran vakti, ben de
çiçeklendim yine, bitmez ki bu dünyanın derdi, biz bir sevişelim hele”.
Sonrasında güüüç onda artık: “Çiğnenmek için bütün kurallar gel, ruhum da
bedenim de hür” İlk duyduğumda “ay ne
kadar Sezen sözler” demiştim, hakkaten de Sezen şarkısıymış. Tek eleştirim
klibinin biraz daha neşeli ve hareketli bir Nilüfer görmekti. Ya da Nilüfer
hareket etmeyecektiyse birkaç kişi ya da mesela sanatçı arkadaşlarının ya da
fanlarının görünmesi olabilirdi. Kareler, resimler, renkler, çiçekler, Nilüfer
hepsi çok güzel görüntüler ama şarkının duygusuna göre durağan kalmıştı.
Albümün ikinci yarısı gümbür
gümbür bir Şehrazat şarkısıyla başlıyor. Şehrazat gerçekten sanatçının kumaşına
göre şarkı yazabilen nadir kalemlerden. Daha genç ve popüler isimlere verdiği
şarkıların yanı sıra, Nilüfer’e verdiği şarkıya bakınca bunu çok iyi
görebiliyorsunuz. Albümde dinlediğimden beri Hesap Ver’in 2015 model kardeşi
dediğim, öyle sağlam, öyle gümbür gümbür bir hesap sorma şarkısı bu. Şarkıdaki
sitem çok güçlü bir şekilde ifade ediliyor. Hani bazen ne yaparsan yap olmaz,
bile bile bi şeylerin bittiğini kabul etmez insan, öte yandan karşısındaki kişi
duvarları o kadar sağlam örmüştür ki, terk edilenin feryadı uzaklardan bir
uğultu gibi gelir. Terkedilen, gücenmişlikle karışık çaresizlikle sesini
duyurmaya çalışır ve bir an gelir o da pes eder: Elimden gelen bu kadardı…
Artık elinde bi şeyleri kurtarmak için her yolu denemiş birinin gücü vardır ve
sitem etmekte yerden göğe hakkı vardır: Gel
dedin de gelmedim mi, sev dedin de sevmedim mi, öl dedin de ölmedim mi, elimden
gelen bu kadardı. Tabi bu şarkıda Nilüfer’in yorumu da devleşiyor.
Nilüfer’in sesinin artık yorulduğuna dair eleştirilerde bulunanlara nispet
yaparcasına, tüm duygusuyla haykırıyor elimden gelen bu kadardı diye. Bu şarkı
Nilüfer- Şehrazat ortaklığının yüz akı olarak Nilüfer diskografisindeki yerini
alıyor. Bu şarkı kliplenmeden albüm kapanmamalı…
Sonra bir Nazan Öncel şarkısı
geliyor. Usul usul akan Nazan şarkılarından olan bu ayrılık şarkısı, açıkçası
albümde en mesafeli olduğum, ısınamadığım şarkı oldu. Şarkı bir ayrılık
sabahında yalnızlığıyla baş başa kalan bir kadının kendi kendisiyle
hesaplaşmasını anlatıyor. Daha önce bir sevdiği varken bir sabah baktığında
sevdiğinin artık yanında olmadığını görüyor, ayrılanlar ve özleyenler tarafına
geçiyor. Kendiyle diyalog kuruyor,
kendisiyle konuşuyor, ve kendi kendine: “Ayrılanlar bu tarafa,
özleyenler bu tarafa, sizi şöyle alalım bu tarafa” diyerek yalnızlık denen
tarafa geçiyor. Söyleyecek çok şey varken, artık kelimeler anlamsız kalıyor,
çok özlese de, çok sevse de, artık yanında olmadığı için, hiçbir anlamı
kalmıyor, özlemenin de sevmenin de. Gene de özlüyor, gene de seviyor. Her şeyin
farkında: “özlüyoruz da ne oluyor sanki, bir şey olacağı yok olsa bari.” Böyle
avutup mutlu ediyor belki kendini. Ama gene de kendini davet ediyor:
“ayrılanlar bu tarafa, özleyenler bu tarafa, sizi şöyle alalım, bu tarafa”.
Hürriyet gazetesi yazarı Onur
Baştürk’ün müzik yönünü bu sene çıkardığı albümle gördük. Ancak daha önce birkaç
sanatçı dostunun albümünde söz müzik kısmında adını görmüştük. Nilüfer’e
verdiği şarkıda Bir ilişki bittiğinde derler ya, ayrıldığım kişiyle dost
kalamam diye, ben hep şuna inanırım: Neden dost kalınamasın ki, bir süre
boyunca birlikte olduğum, birlikte güzel günler, geceler, anlar, paylaşımlar
yaşadığım, beni benden iyi tanıyan, bir bakışımla hissettiğim ve demek
istediğim her şeyi anlayan ve bir duyguyu paylaştığım insanı neden hayatımdan
çıkarayım ki? Beni ondan iyi kim anlar, aramızdaki duygusal iletişim bitti diye
neden geçmişe gömeyim? Belli bir görüşmeme süresinden sonra gayet de dost
kalınabiliyor. Şarkı benim bu düşüncemi doğrularcasına: “yine aynı yerlerde
karşılaştığımızda, yine aynı kelimelerle tutulduğumuzda, ne olur sessiz sedasız
geçip gitmeyelim, ne olur iki eski sevgili olduk demeyelim” Albümün en benim
hissettiklerime tercüman olan şarkısı bu oldu.
Günahkar Zaman (Neyleyim) Gövher
Hasanzade’ye ait bir ayrılık ağıtı ve sözlerde Gövher HHasanzade’nin yanı sıra
Ayşe Birgül Yılmaz ve Nilüfer’in de adını görüyoruz. Giden sevgilinin ardından
hayalkırıklığının, çaresizliğin, ümitsizliğin, sitemin haykırışı Nilüfer’in
sesinde hayat buluyor ve son ümit gördüğü bir aşkın sona ermesiyle şarkıdaki
kadın için hayat duruyor: “söyle şimdi neyleyim, hiç ayrılmayız demiştin, söyle
şimdi neyleyim, seni son ümit bilirdim, biçare yollardayım, uçurum kenarındayım
ben”. Albüm temasının en aykırı şarkısı bu, adeta albümdeki tüm pozitifliği ve
umudu diğer şarkılara dağıtıp umutsuzluğu kendinde toplayan bir şarkı. Şarkıdaki
kadın için hiçbir çıkış yok, yıkılmış, melankolik, kendine acıyan, kendine
kahreden biri ve asla bir çıkış yolu düşünmüyor, adeta acıdan zevk alıyor gibi.
Bu yüzden sözleri itibariyle bana uzak, ama melodisi ve armonisi bakımından
gümbür gümbür bir şarkı.
11. şarkı müziği Dimitris Dekos’a
ait bir Yunanca şarkıya Rena Kamari’nin sözlerini yazdığı Seninim. Albümün en
güzel slovlarından olan ve Türkçe sözlerini Nilüfer ile Sibel Algan’ın yaptığı
şarkı, şairin çünkü ayrılanlar hala sevdalı çünkü ayrılık da sevdaya dahil
dizesini doğrularcasına, ayrılsalar da “seni sevdiğim belli, çok istediğim
belli, bir ömür boyunca, seninim temelli” diyerek ayrılığı reddediyor.
Yalnızlığı içinde ayrılığa inanmadan ve sevdiğinin geri döneceğine dair
inancını kaybetmeden bekliyor ve sevdiğine geri dön diyor: Gel artık gel,
sevincim nefesim dön geri…. Usul usul akan şarkıda Nilüfer’in sesi de yormadan
su gibi akıyor. O doksanlı yıllardaki Nilüfer şarkılarının tınısını duyuyorum.
Kulağa hemen dolan melodisi ile albümde en sevdiğim şarkılardan biri.
Albümdeki ikinci Adnan Ergil
şarkısında, artık sevdiğinin yalanlarına, vaatlerine karnı doyan kadın resti
çekiyor: “Gelme istemem gelme, dönme beklemem seni, sevme istemem sevme, dönme
beklemem seni.” Çünkü yıllar yılı belki zaaftan, belki çok sevmekten “vazgeçmek
çok zor senden” diyordu. Ama bir yerden sonra artık o da isyan bayrağını açıyor
ve “döndürme beni o yıllara geri, hiç kandırma boş yere boş vaatlerle yeni,
yaşatma bana o anları bir kez daha, hiç çağırma boş yere artık inanmam sana”
diyerek meydan okuyor. Sevdiği onu cepte sanıp, nasılsa benden vazgeçemez
derken, bu çalımla şarkıdaki kadın onu ters köşe yapıyor.
Albüm albümdeki ikinci amatör şarkı yazarı Medar Neşet Kırşehirli’ye
ait Hazan parçasıyla sona eriyor. “Buralarda
hazan oldu, Eylül bitti Ekim oldu, Sonu gelmez ah ayrılık ah, Zora düştüm olan
oldu, can yoldaşım zaman oldu, ne bitmezmiş bu ayrılık ah” diyerek giden
sevgilinin arkasından günleri sayan bir kadının hüznünü anlatan şarkıyla albüm
kapanıyor.
Albümdeki şarkılar arasında
tutarlılık var aslında, ayrılık şarkıları ayrılığın ardından toparlanamayan,
yıkılan kadını, hareketli şarkılar gururlu, boş vermiş, umutlu, pozitif
kadınları temsil ediyor. Nilüfer’in şahsi olarak en sevmediğim albümü Hayal’den
sonra bu albüm ilaç gibi geldi. Nilüfer sıfır şarkılara ara verdiği yıllardan
sonra 2015 yılının en dinlemekten keyif aldığım albümüyle 2015 yılında arşivlik
bir albüm hediye etmiş.
Bu ülkede Nilüfer pamuklara
sarılası, el üstünde tutulası, kıymetini bilinesi ilk üç sanatçıdan biri… Bu
albümle Nilüfer eşsiz yorumuyla gene kalpleri sarıyor. Benim 2015 yılının en
sevdiğim ve beğenerek dinlediğim ilk 3 albümden biri oldu. Şimdi gözlerim
kulaklarım konserler ve kliplerde…
7 yaşındaydım, piknikteydik,
büyükler yemek içmek işlerine girişmişken, arkadaşlarım kendilerini o piknik
alanında mutlu edecek ne kadar oyun varsa oynamak ve icat etmek peşindeydiler.
Bense bir köşede tek başımaydım. Hayır, kimse beni oyunlarına almadığı için
değil, tam tersine bilhassa o oyunlardan bile daha çok sevdiğim bir dünyada
kaybolmuş olduğum için. Elimde gazetenin verdiği şarkı sözleri kitapçığı ve o
kitapçığı şarkı sözlerini kendi kendine mırıldanan ve ezberleyen ben… O an
benden mutlusu yoktu. Her türden şarkı vardı o kitapçıkta: Pop, TSM, Halk
Müziği… Tür ayrımı yoktu ve ben kafamda çalan radyonun tek şarkıcısıydım her
türde şarkı söyleyen :).
Benim şu an geniş bir repertuarım varsa, o şarkı sözü kitapçıklarının büyük
yeri vardır, ve o pikniklerin…
Müzik aşkı sonradan olmuyor,
içinizde varsa, yaş filan dinlemeyip bir yerden fırlayıveriyor. Ben öyle bir
çocuktum. Sivas’ın bozkırlarında büyürken, bir kasetçi amcam vardı, her hafta
gider ordan on kaset alır, dinler, ertesi hafta onları götürür yenilerini
alırdım. İlk kompakt diski de bir aile dostunun evinde görmüştüm o yıllarda
(sene 1990 ya da 1991). Biri Leman Sam’ın Livaneli Şarkıları, biri MFÖ’nün Best
Of’u, biri de Coşkun Sabah Anılar/Haykırmak İstiyorum albümü. Çocuk aklımla,
kasetten farklı olan bu değişik yuvarlağa hayretle bakmış, ayna sanmıştım. Bir de
radyonun içinde insanlar olduğuna inanan çocuklardandım.
Müzikle ilişkimde ailemin payı
büyüktü tabi. Babam çocukluğundan beri her türlü enstrümanı çalar, annem de
şarkı söylerdi. Ben çocukken anne babamın arkadaş ortamlarında, babamın çaldığı
keman ve annemin söylediği şarkılar ile büyüdüm. Bana da söyletirlerdi arada. O
yaşta çocuk, “demir attığğm yaalnızlığğaa” diye inlerdim. Bir de Emel Sayın’ın
Son Gülen İyi Güler şarkısı vardır, babam sürekli söyletirdi. Babam bizi saz
çalarak ninnilerle uyuturdu. Şimdi kaybolduğuna çok üzüldüğüm kasetlere
sesimizi çekip beğenmeyip baştan baştan kaydederdik, depremde evin zarar gören
tek eşyası olan otuz küsür yıllık teybimizde.
Benim hayatım müzikti. Tv’de
çıkan müzik programlarını videoya kaydeder, listeleri takip eder, kendim
listeler yapar ve çıkan albümleri alırdım (daha doğrusu aldırtırdım tabi ki, aylin livaneli'nin okulu asardım single'ı alınmadı diye çıngar çıkarıp dayağı yeyip oturmuşluğum da vardır yani :)). İlk kendi aldığım
albüm Zerrin Özer - Dünya Tatlısı idi, ki o zamanlarda bile müzik zevki değişik
bir çocuktum, Sevingül Bahadır, Banu gibi sanatçıları dinlerdim. Arşivciliğe o
zamanlarda başlamıştım. Şimdi üzerinize afiyet 1800 kadar cd ve sayamadığım
kadar çok kasetimin başlangıcıdır o albüm.
Hayatıma giren albümlerle ilgili
o kadar anılarım var ki... Bunları da zaman zaman yazmak istiyorum. Aldığım
albümlerde, özellikle çocukken aldığım albümlerde bazı şarkılar ya da televizyondaki
klipler zamanla benim belleğimde bir kare oluşturur ve ne zaman o şarkıyı
duysam ya da o klibi izlesem o albümü dinlediğim ya da klibi izlediğim tek bir kare
aklımda canlanır, o zamana giderim, böyle anıları olan şarkıları ayrı bir
severim. Mesela bir gün Sivas’ta bir kasırga çıktı. Böyle evlerin çatıları uçtu
filan, göz gözü görmüyor, ben de aşağıda okul servisi bekliyorum saf gibi.
Annem yukarı çağırıyo pencereden bir telaş, eve gidiyorum, hemen teybimin
başına koşuyorum, teypteki kaset Aşkın Nur Yengi-Sevgiliye ve tesadüfe bakın ki
albümün kaldığı yer: “Esiyorken rüzgarlar çılgınca başımda…” Şimdi Öyle Bakma
şarkısı hep o kasırgada, teypte dinlediğim o zamana götürür beni.
Mesela 1995 yılında Kral Tv’de üç
şarkı çok sık aralıklarla ve arka arkaya çalardı, Hazal-Sevdalım, Seçil-Uhde,
Kerim Tekin-Cici Baba. Şimdi bu şarkıları ne zaman duysam, İzmit’teki evimizde
o klipleri izlerken sabahladığım geceye geri dönerim. Yıllar sonra düşününce
bile, şarkıların hayatıma hep bir şekilde dokunmak için var olduklarını
hissediyorum.
900'lü hatlar yeni çıkmıştı, her sanatçının bir 900'lü hattı vardı, banda kaydedilmiş seslerden ibaret bu para tuzakları her müzik delisi çocuk gibi benim de cazibe merkezimdi. Babamların yurtdışında olduğu bir zamandı. Her gün onlarca kez onlarca sanatçıyı arar ve mesela Aşkın Nur Yengi'nin o gün pazardan iki kilo patates aldığını anlattığı bant kaydıyla kendimden geçer, "Aşkın Nur Yengi patates almıııış" nidalarıyla anlamsız bir sevinç duyardım. Bu sanatçıları arama tutkusundan namazında niyazında zavallı babaannem de (nur içinde yatsın) nasiplenir, "gel babaanne seni Zerrin Özer'le tanıştırayım" 'heyecanlarım'a katlanmak zorunda kalırdı. Ayyy hatırlıyorum bir telefon faturası gelmişti, babamlar yurtdışından döndüklerinde şok!! üç sayfa fatura full 900'lü hat (hatta ajda pekkan'ınki 900 900 888'di, o kadar çok aramıştım ki yıllar geçti hala aklımdadır numara). Babam o listedeki aranma sırasına göre bana tam üç sayfa boyu dayak atmıştı (şiddete karşıyız ama hak ettiydim :)) Sonra almıştı beni karşısına ve bu faturayı ödemeyeceğini ve belki de bu yüzden hapse gireceğini, eşyalara haciz geleceğini anlatmıştı sonra, o kadar dayaktan ağlamayan ben hayatımda anlamını bilmediğim ama kötü bi şey olduğunu sezdiğim o haciz kelimesiyle böğüre böğüre ağlamaya başlamıştım, gidip kumbaramdan ne kadar biriktirdiysem eline tutuşturmuştum, babam kızsın mı sevsin mi bilememişti.
Bir gün ablamla müzik
marketteyiz, Tayfunla Tarkan yeni çıkmış, biz de karar vermeye çalışıyoruz
hangisini alsak diye. Ablam piyano öğrencisi o yıllarda Bilkent Konservatuarını
kazanmış filan, müzisyen duyarlılığıyla “Tayfun’u alalım, hem Tarkan tutmaz,
yok makyajı bozulmuş yok çorabı da kaçmış, Tayfun saksafon da çalıyor hem”
deyince, biz iki tane Tayfun kaseti alıp çıktık oradan, evet saf ve salaktık! Karar veremediysen
alsana bir ondan bir ondan J
Aynı ablam, bir gün eve bir geldim ki, benim kasetlerimin kartonetlerini
tırtıklı yerlerinden yırtıyor. Ben de onunla oturup bir güzel o caanım
kartonetleri yırtmıştım, yıllar sonra ablamın itirafı: “ne bilim, o tırtıkların
yırtılmak için olduğunu sanıyodum” Oldu canım, görüşürüz bye J Olan onlarca
kartonetsiz kalan kasetime oldu tabi.
Bir İlhan İrem olayı var ki,
evlere şenlik. Şimdi efenim, İlhan İrem televizyona çıkınca televizyonun sesi
kısılır ve biz ablamla kulağımızı Blaupunkt marka televizyonumuzun hoparlörüne
dayardık, İlhan İrem’in sesinin böyle daha buğulu geldiğine dair saçma bir
inanışımız vardı!
Bir de Yaşar var tabi ki. Müzikal
yolculuğumun en önemli yanı. Değirmendere sahili henüz denizin dibini
boylamamışken kulağımda valkmenimde Gel Benimle şarkısı kanıma girmişti. O da
mesela bana Değirmendere’de geçirdiğim o güzel günü hatırlatır. O şarkının yeri
ayrıdır bende. Yıllar içinde Yaşar bana her sanatçıdan daha yakın oldu, bir
şarkıcıdan öte, kendimi onda bulduğum, farkında olmasa da dertlerimi dinleyen
ya da sorunlarıma şarkılarıyla çareler bulan bir dost oldu. Ne mutlu bana ki,
yıllar içinde gerçekten dost olduk. Bu yazıyı yazarken ondan bahsetmemek
olmazdı.
Sevgili okuyucu, lafı fazla
uzatmadan sonuca geleyim, buraya kadar sıkılmadan okuduysan, beni ve müziğe
yaklaşımımı anlamışsındır. Bu köşede dinlediğim albümlerden, gittiğim
konserlerden, müzikle ilgili ilginç anılarımdan, dinlediğim şarkıların bende
yarattıklarından aklıma estiği gibi, içimden geldiği gibi, belli bir kalıba
girmeden bahsediyorum kendimce, albüm tavsiyeleri ve listelerimle içimdeki
müziği sana taşımaya çalışıyorum, kısaca seninle müzik üzerinden hayatı paylaşıyorum.
Bu müzik kutusunda her şey var… Okursan ne mutlu… Bu yazı da böyle bir yazı
olsun… Gelecek yazıma kadar hoş çakalın müzikle kalın.
Oyunculuğu kadar müzik yönüyle de benim en içime dokunan
seslerinden Zuhal Olcay da birkaç yıllık suskunluğunu 2015 yılında Başucu
Şarkıları 3 albümüyle bozdu.
Zuhal Olcay benim için en özel kadınlardan biridir. Yıllar
önce bir oyununu izlemiştim, kuliste ayak üstü konuştuğumuz o birkaç dakika ise
bize –aklımdakinin aksine- son derece sıcak ve samimi yaklaşması ve teşekkür
etmesi olmuştu. O zaman bu zamandır Zuhal Olcay benim için farklı bir yerdedir.
Şarkılarında –oyunculuktan da yadigar olsa gerek- hep bir
müzikal tınısı vardır. Normal bir şarkıyı söylerken bile onu sahneden ayrı
hayal edemem. Şarkıları söyleyişiyle insanda bir tiyatro performansı izliyormuş
hissi yaratır ki, tiyatroyu çok seven benim için çifte mutluluk olur bu durum.
Eşine az rastlanır, belki de rastlanmaz bir buğusu vardır Zuhal Olcay’ın
sesinde, o seste kırılganlık da vardır, gurur da, neşenin doruk noktası da
vardır hatta İyisin şarkısında olduğu gibi iğnelemenin en usturuplusu da.
Teatraldir sesi. Karakterlidir ve bin tane ses arasından fark edilebilir.
Bunlar benim bir sanatçıyı sıkılmadan dinlememi sağlayan unsurlar, her bir
şarkıda ayrı duygu yaratabildiği için her şarkısı ayrı bir tiyatro gösterisi
gibidir, heyecanla bir sonraki şarkıyı bekletir. Sıkılmanız mümkün olmaz,
bilakis heyecan duyarsınız acaba şimdi ne gelecek diye.
Bu albümde Zuhal Olcay gene en sevdiği şarkılar 2001 Başucu
Şarkıları ve 2004 Başucu Şarkıları 2’nin ardından –sıfır şarkılardan oluşan
Aşkın Halleri’ni saymazsak-sevdiği şarkıları Zuhalce yorumladığı albümler
serisinin üçüncüsü.
Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında genel birkaç şey
söylemeli. Albüm içeriği gibi sade, Kapağında boğazına kadar siyahlar içindeki
Zuhal Olcay ifadesiz bir yüzle ellerini arkasına almış ileriye bakarken,
kartoneti açtığınızda küçük resmin genişletilmiş versiyonunda yukarıdan beyaz
bir atın dört nala yukarıdan inmekte olduğunu görüyorsunuz ve bütün bu
manzaraya bir kale fon oluşturuyor. Çok sembolik bir fotoğraf. Kale Zuhal
Olcay’ın seçtiği şarkılardaki kadınların (her biri ayrı ayrı 9 tane kadın)
ördüğü duvarlar, Zuhal Olcay siyah kıyafet ve ifadesiz yüzle tarafsızca bu
kadınların hikayelerini anlatan şarkıcı, beyaz at ise karanlıklara inat dört
nala heyecanın ve coşkunun ifadesi, belki kadınların içindeki gücü açığa
çıkarma sembolü. Ellerin arkada birleştirilmesi ve görünmemesi Zuhal Olcay’ın
kapaktaki mesafeli duruşunu tamamlıyor aslında, yani o sadece nötr anlatıcı,
elini uzatmıyor ya da herhangi bir hareket yapmıyor, biz bir duyguyu anlatırken
ellerimizi kullanırız çoğu kez, ama o ellerini gizleyerek duygusunu saklamak
istiyor gibi. Yani daha kapağından teatral bir albümle karşı karşıyayız.
Albümün müzik direktörü ve aranjörü Cem Tuncer, kartonete
baktığımızda zengin bir enstrüman listesi görüyoruz, ki canlı enstrümanlarla
yapılmış albümler hep daha bir lezzetlidir. Gitar, piyano, rhodes, elektrik
bas, kontrbas, davul, perküsyon, saksafon, klarinet, kanun, viyolonsel, keman
ve viyola ile akustik severleri memnun edecek bir müzikal zenginlikle dolu
albüm. Albümün tek fotoğrafı Anthnoy Macri imzalı ve çekerken benim yukarıda
yazdıklarımı hissetti mi bilinmez ama albümün duygusunu çok iyi veren bir
çalışma yapmış gerçekten. Albüm 90lı yılların sonundan bu yanan her albümde
olduğu için Ada Müzik’ten çıkmış.
Teşekkür notu minimal ve sadece Zuhal Olcay’ın 6 kişiye
teşekkür ettiği albüm kadar minimalist. Minimalist olması içeriğinden değil,
müzikal olarak o kadar zengin bir albüm ki, Zuhal Olcay adeta “bu albüm bir
‘saf bir müzik albümü’” diyor adeta, “sadece müziğini dinleyin, geri kalan her
şey detay”. Bu yüzden teşekkür notunun olup olmaması bu albümde çok da önemli
değil zaten aslında.
Albüm Ezginin Günlüğü grubunun klasiği Eksik Bir Şey’le başlıyor…
O grubun müziğiyle Zuhal Olcay’ın ruhunu çok uyuştururum hep. Bu albümde de,
Zuhal Olcay “hayatındaki eksiği keşfeden ve evden terlikleriyle fırlayan,
sonunda aşkı bulan bir kadın”ı canlandırıyor. Bu süreçte kadının kendi kendiyle
konuşmasının monoloğunu yaşatıyor: “Eksik
bir şey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor, eksik bir şey mi var
hayatımda, gökyüzü bazen ciğerime doluyor”. Zuhal Olcay sesinde hayatındaki
o eksik şeyi bulan ve her şeyi bırakarak o halde, hatta ayaklarındaki terlikleriyle
o eksiği tamamlamaya giden kadına ses veriyor. Terlik metaforu hayatında huzuru
bulmanın, hayatındaki eksiği gidermenin, rahatlamanın metaforu. Çünkü terlik
rahat bir şeydir ve mesela yorgun bir iş gününden sonra eve geldiğimizde ilk
olarak terliklerimizi giyer rahatlarız, o ev huzurunu yaşatır terlik insana,
evindesindir ve dinlenmeye geçebilirsin, belki bir çay koyarsın kendine, yani
öyle bir rahatlık kadının hayatında bulduğu. Bu terlik metaforu önemli o
yüzden, zaten şarkının diğer adı Terlikli Şarkı. Ayrıca günlük bir detayı bu
kadar güzel bir şekilde bir şarkıda kullanmak da ancak Ezginin Günlüğü gibi bir
gruptan beklenirdi. Bu şarkı için Nadir Göktürk’e de selam ve alkışlarımızı
göndermeli.
Albümün ikinci şarkısı, albümün de çıkış şarkısı, Tual
grubunun şapşahane şarkısı Pencere –ya da albümdeki adıyla Pencereler Önünde.
Burada bir eleştiri getirmek isterim, gözden kaçan büyük bir hata, bu şarkı
sözü-müziği İskender Türsen’e (Tual) aitken, albümde Erhan Güleryüz yazıyor.
Hukuki boyutu ve davası olan bir şarkı aslında. Bu albüm yazısına bu konuya çok
girmeyeceğim. Ben sözü müziği Erhan Güleryüz değil, İskender Türsen’in olarak
alıyorum. Albümün yeni baskılarında da bu hatanın giderilmesini umuyorum tabi
ki. Neyse, şarkı ilk kez 2001 yılında Tual grubunun ikinci albümüne adını veren
parça olarak çıktı. Orada bir adamın giden sevgilinin ardından pencereler
önünde yıllarca sevgiliyi beklemesi konu ediliyordu. Adamın geç bulduğu aşkı
çabuk kaybetmesi ve kaybettiği bu sevgiyle birlikte, ümitlerini, gülmeyi,
yaşama isteğini de kaybetmesi anlatılıyordu. Çünkü kaybedilen sevgili, adamın “ne sevdalar ne ümitler gömdükten sonra, aşkı
yalansız duygulardan ördüğü bir” aşktı ve o kadar aşıktı ki, sevdiği
gözünde “çıldırmış şairlerin titreyen
mısralarında bahsettiği o periydi”, ancak o gittikten sonra kalan karede
adam bir “pencerenin önünde yapayalnız”:
“Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”.
Buraya kadar bir adamın duygularını anlattım, şarkıdaki adam Tual grubu
aracılığıyla bunları anlattığında sene 2001’di, İşte şimdi Zuhal Olcay 2015’te
bu duyguların kadın bakışını anlatıyor. Zuhal Olcay’ın sesinde, şarkıda
anlatılan duygu, hayal kırıklığı ve incinmişlik daha bir yerini buluyor. Yıllar
geçmiş, kadın yaş almış ve hala pencereler önünde “sevdiğine ağlıyor”, bir yandan
yıllar geçiyor, kadın en güzel yıllarını bu aşkın hayaline ağlayarak geçirmiş
ve biraz da yaş almanın getirdiği duygu değişikliklerinin sonucu olsa gerek,
geç bulduğu ve çabuk kaybettiği bu aşkla birlikte son ümitlerini de pencereden
atıyor: “Yapayalnızım şimdi eski bir
resimde”. (Bu yaş mevhumunda, erkekler kadınlardan biraz daha avantajlı
galiba, her yaşın ayrı bir güzelliği olsa da, erkek ve kadın yıllar geçtikçe
fiziksel olarak yaştan farklı etkileniyorlar. Erkekler yaş aldıkça duygusal
konularda çok fazla çabalamadan hayatlarını aynı çizgide sürdürebiliyor ya da
kadınlarda yaş almayla aynada gördüğü yüzü beğenmeme/kabullenememe duygusu ve
buna bağlı duygusal değişimler daha yoğun olabiliyor. Bu şarkıdaki kadın da bu
yaş değişimlerinin farkında ve bunun da üzüntüsünü yaşıyor gibi hissettim “pencereler önünde çürürken o güzelim
yıllarım, hayalin gözlerinin önünde bize ağlıyorum” derken… Hülasa, Zuhal
Olcay bu şarkıda aşkını kaybetmiş orta yaşın üstünde bir kadını canlandırıyor.
Kumsalda şarkısı zaten şarkının içinde ambiyansı anlatıyor.
Atilla Engin’e ait bu şarkıda, aşık bir kadının sevgilisiyle dolaştığı kumsalın
portresi çiziliyor. Kumsalda yanında sevdiğiyle ve başka hiç kimse olmadan,
rahat ve huzurlu bir anın tasviri. “Bir
kenarda ağları çeken balıkçılar, bir yanda aşağılara süzülen güneş, karşıda
unutmaya çalışan sarhoşlar ve biz yapayalnızız kumsalda.” Dünya yansa,
sevdiğinin yanında bütün dünyaya karşı duracak kadar güvende ve güçlü
hissediyor. Burada dünya dertleri, hayat telaşesi, üzüntüler yok, sadece “ayaklarının altında süt liman deniz” ve
“Bir de hiç durmadan çarpan sevişen
kalpleri” var, (bir de dış ses olarak onların mutluluklarıyla mutlu olan
dostları-lay lalay lalay kısmında böyle düşünmek hoşuma gitti). Bu şarkıda
huzurlu ve aşık bir kadın oluyor Zuhal Olcay.
Zuhal Olcay şimdi Gündoğarken’in Ağlıyor İstanbul şarkısında
biten bir yazın ardından İstanbul’a dönen ve bir yaz aşkının ardından ağlayan henüz
yirmilerinde bir kadını oynuyor. Şarkıda yaşadığı yazı tasvir eden kadın (İkindi vakitlerinde akşam sefaları, kapı
muhabbetlerinde komşu cefaları, yan gelip de yattığım taşlar, sabaha karşı
camlarda sarhoş nidaları, etine dolgun dulların genç kız edaları, yem verip
sevaplandığım kuşlar), o günleri anımsadıktan sonra hüzünleniyor ve –yağan
yağmurlara atıfta bulunurcasına- İstanbul ile birlikte o günlere ağlayarak bir
veda öpücüğü konduruyor. Selamı kesti
arkadaşlar demesi, yazın sabahlara varan geceler boyu muhabbetin dibine
vurulduğu arkadaşlara da öbür yaza kadar veda etmesini getirdi aklıma. (Tabi ki
şarkının yazılma motifi bambaşka bir şey olabilir, ama ben burada Zuhal
Olcay’ın sesinden şarkıdan hissettiğimi yazdım).
Zuhal Olcay’ın albümünün sürprizi 1993 çıkışlı Oyuncu albümünden
Zuhal Olcay’ın da 90ların fenomenlerinden olmasını sağlayan İyisin şarkısının
caz düzenlemesi oldu. Çok sevdim bu düzenlemeyi. Şarkının bu versiyonunda Zuhal
Olcay, gelir düzeyi yüksek, akşamları bir kadeh bir şey içmek için bir otelin
roofundaki bara giden, bakımlı, ekonomik gücü olan, güçlü, kendisini beğenmeyen
adamı nezaketle iğneleyen ve eğlenen şehirli cool kadını canlandırıyor. Şarkıda
hitap edilen adam da gene gelir düzeyi yüksek, şımartılmış, kadınları çok
önemsemeyen bir tip ama karşısındaki kadın da kolay lokma değil ki, susup
pıssın. Hatta sen bana fazla iyisin
diyerek nezaketi elden bırakmadan, laflarıyla döverek adama haddini bildiriyor.
Orijinal pop versiyondaki kadın çok büyük bir maddi durumu olmasa da ortalama
bir hayat yaşayan daha rahat bir kadındı, bu caz versiyondaki kadın ise zengin
ve cool. Bir şarkı iki düzenlemede iki ayrı kadının dünyasını anlatır gibi
olmuş. Aynı şarkıdan bambaşka iki şarkı çıkmış resmen. Albümün de en iyi
düzenlemesi bence. Saksafon dokunuşu enfes olmuş.
Zuhal Olcay bir Cem Karaca şarkısına ses verdiği Sevda Kuşun
Kanadı’nda şarkısında, sırtında abası aşkın ve hayatın anlamının peşinde diyar
diyar, dağ dağ dolaşan gezgin kadını canlandırıyor. Buradaki aşkı duygusal
olarak değil, ilahi bir aşkı arayan kadın olarak yorumladım ben. Bu anlamda bu
kadına gezgin bir derviş de diyebiliriz. Kadın bu süreçte yaşadıklarını
anlatıyor ve hayatı da sorguluyor. Ak sakallı bu yorumlamada yol gösterici
oluyor. Zira dini metaforlarda, insanların rüyasına girip onlara yardım eden
yol gösteren bir ak sakallı dede vardır ya, bu ak sakallıyla karşılaşan kadın
hayata ve aşka dair bazı dersler çıkarıyor. Önceki kadınlardan tamamen farklı
bir kadın çiziliyor bu şarkıda. Burada Cem Karaca’nın felsefik sözlerine de
alkış tutmak gerekiyor.
Zuhal Olcay’ın bu albümde canlandırdığı kadınlardan biri bir
Ahmet Kaya şarkısında çıkıyor karşımıza. Yalan Da Olsa şarkısında, protest, sosyalist,
aktivist bir kadın kimliğiyle çıkıyor karşımıza ve gece yarısı vardiyada tedirgin ve üşümekte olan işçilerin, ya da
gece yarısı evine yine geç dönen ve
cebinde taksi parası bile olmayan bir müzisyenin sesi olmaya çalışıyor,
herkesin dikkatini çekmek istiyor. Ve insanların ikiyüzlülüklerini yüzlerine
vuruyor; “yalan da olsa ‘haklılar’
diyoruz ama bu da yetmiyor” derken, bu manzaraya sahte bir acımayla bakıp,
ah vah etmekle yetinen ve “ehmm onlar da haklı ama canım” deyip de başka bir
hiçbir şey yapmadan gazetenin diğer sayfasına geçen veya kanalı değiştiren,
kendilerini mutlu etmek için başka mutsuzluklara bakan o insanlara atıfta
bulunuyor. İnsanlar yalandan mutlu dünyalarında tüm bu dertleri bir gazete
haberinden ibaret sanırken, oturdukları yerden “o işçiler, o müzisyen, o
kadınlar haklılar” demesi sorunu çözmüyor sadece kendi vicdanlarını aklıyorlar,
sözleriyle onların “tarafında ve yanlarında” olduklarını göstererek. Bunu da “Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor”
demeleri kanıtlıyor. Ahmet Kaya’yı da her zaman sevgi ve minnetle anıyorum, bir
toplum eleştirisini nasıl da nezaketle ve incelikle yapmış…
Bir sonraki şarkı, bir Ülkü Aker şarkısı, ilk kez
Nilüfer’den ’84 albümünde dinlediğimiz Söyleyemedim. Nükhet Duru’nun gene bu
yıl çıkan son albümü Aşkın N Hali’nde de yer alan şarkıda, zamanında biriyle
adı tam konulamamış bir şeyler yaşayan, ama bunu o zaman söyleyemeyen (güzel bir söz vardı dilimde, çok istedim
söyleyemedim) ve sonra başka hayatlara savrulan, yıllar sonra
karşılaştıklarında bunu ona itiraf eden orta yaşlı bir kadını canlandırıyor.
Aradan çok yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış ve artık ruh
dinginliğiyle adama o zamanki hislerini ve pişmanlıklarını anlatıyor: Seninle şöyle bir gün baş başa, konuşmak
isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden. O
zamanlar hiç yaşlanmayacakmış gibi geçen günler baş döndürücü bir hızla
geçerken ellerine geçen fırsatı değerlendirememenin pişmanlığı ile
yaşanabilecekken yaşanamamış bir aşkın itirafı oluyor Zuhal Olcay’ın çizdiği
kadının sesinde bu şarkı. Ama artık “ne
sen o sen ne ben o eski ben biz miydik yoksa zaman mı değişen” diyerek son
noktayı koyuyor, çünkü artık ikisi için de çok geçtir ve her şey değişmiş,
duygular değişmiş, zaman değişmiş ve tabi onlar da değişmiştir: ne sen o sen ne ben o eski ben, hani o
gözler aşkla gülen. Gene de tatlı bir anı olarak içinde tutup saklıyor o
günleri.
Albümün kapanışı bir Marc Aryan şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun
sözlerini yazdığı bir Ajda Pekkan klasiği ve Türk Pop Müziğinin en kalburüstü
klasiklerinden Dünya Dönüyor. Bu şarkıda Zuhal Olcay, sevdiğinin bekleyen
sitemkar ve melankolik orta yaşlı kadını canlandırıyor. Sevdiği çoktan gitmiş,
ama kadın ümidini kırmadan bekliyor, atlıkarıncanın döndüğü gibi, dünyanın
döndüğü gibi, çiçeklerin güneşe döndüğü, gurbet yolcusunun döndüğü gibi,
başının döndüğü gibi, ayrılanların döndüğü gibi onun da dönmesini bekliyor, ama
sevdiği dönmüyor… Bir süre sonra buruk ve sitemkar sesleniyor: bir haber de mi gönderemezdin, hiç değilse
bileyim sen nerdeydin, yoksa sen de kalpsiz miydin, yoksa kalbin elbet
sevemezdin. Sonra gene kıyamıyor, içindeki ümidi yeşertiyor: bekliyorum hep sen neredesin.
Bu şarkıyla dokuz kadının hikayesi tamamlanıyor ve siz
kadehinizde kalan son şarap yudumunu içerken, boğazınızda tatlı bir mayhoşluk,
aklınızda bu dokuz kadının yaşadığı hikayelerin kendinize yonttuğunuz versiyonları
ile geceyi bitiriyorsunuz. Aklınızda gelmiş geçmiş, yaşanmış ve yaşanacaklar
ile bir gün daha bitiyor ve albümü kişisel anı defteriniz gibi kalbinizin
dolaplarında size özel kilitli bir çekmeceye yerleştiriyorsunuz, sık sık
çıkarıp hayatınızı okumak üzere…
2015 yılı benim için müzik açısından hayli verimli başladı.
Uzun süredir albüm bakımından seslerine soluklarına hasret kaldığım nice dev
isim bu sene arka arkaya albümleriyle arşivlerimin gönlümün raflarındaki
yerlerini aldılar. Bu yazı, bu dev isimlerin en önde gelenlerinden Nükhet
Duru’nun kariyeri boyunca söylemeyi en sevdiği şarkılardan oluşan Aşkın N Hali
albümü ile ilgili.
Bu bir “cover” albümü gibi görünse de aslında şarkılara bir
Nükhet dokunuşu. İnsan Nükhet Duru gibi yılların süzgecinden hep iyi işlerle ve
saygın bir isimle geçince istediği şarkıları söyleme hakkını ve keyfini yaşıyor
gönlünce. Bu albüm de böyle. Albüm kartonetinde de yazdığı gibi “Sevdiğim şarkıları seçtim. Bana yıllar
içinde dokunmuş ya da son zamanlarda dinleyip kalbime aldığım şarkıları”…
Tek fark Nükhet Duru şarkıları yeniden söylemiyor, yeniden yaşıyor ve birçoğu
genç isimlere ait şarkıları zamanından süzgecinden geçmiş bir kadının
hisleriyle söylüyor. Bu yüzden bu albüme bir cover albümü demek haksızlık olur
bence. Tanımlama yapacak olursak bu albüm şarkıları Nükhetleme albümü…
Şarkılara geçmeden önce biraz albüm detaylarından bahsetmek
istiyorum. Bir kere daha albümün kapağı rafta gördüğünüzde dikkatinizi çekiyor,
Mor fonlu kapağın ortasında Nükhet Duru –ki kadın yaşlanmıyor, yaşlanmıyor,
yaşlanmıyor, adeta Benjamin Button gibi zamanı dondurmuş gibi otuz önce önceki
Nükhet dinçliğinde ve güzelliğinde- tüm zarafeti ile adeta şarkıları dinleyip
mest olmuş bir yüz ifadesiyle gözleri kapalı duruyor ki bu albümün havasını en
iyi yansıtan da bu duruş aslında. Her şeyi anlatıyor, bu albümü şarap eşliğinde
mumlar yanmış halde dinlediğimi hayal ediyorum ve gözlerimi kapattığımda, her
şarkı beni farklı yerlere götürüyor, 2000’lerden 70’lere bir zaman tüneline
girerken, o şarkıları Nükhet Duru –belki kendi yaşanmışlıklarını hatırlayarak-
seslendirirken, size de kendi hikayelerinizi hatırlama alanı sunuyor. Hem
nostaljik hem de modern ve dinamik bir yerlerde bırakıyor sizi. Albümü
dinlediğiniz 38 dakika boyunca yaşamınızın her dönemine bir girip çıkıyorsunuz.
Mor renk asaletin, vakurluğun, olgunluğun rengidir. Bu albüm
de bu rengin kullanılması, gene bunu doğrularcasına, her biri klasik olmuş
şarkıları olgun bir yorum ve hisle seslendirilmesine atıfta bulunuyor gibi.
Nükhet Duru seviyor bu rengi, daha önce de Gece Saat On İki albümünde de
gene Mor tonlarla çıkmıştı raflara ve şüphesiz bu renk çok yakışıyor Nükhet
duygusuna.
Nükhet Duru’nun dinleyicilere hitaben yazdığı yazı ise
samimiliğiyle Nükhet Duru’yu gördüğüm yerde sarılma hissi yarattı. O yazıda
müzikteki 40 yıllık yolculuğuna sığdırdığı bütün duyguları, “heyecanı,
mutlululuğu, yalnızlığı, özlemi, acısı” ile bizim paylaşmanın ve bir yerde
bizim –çoğumuzu tanımasa da- sırdaşımız olmasının ona verdiği sevinci okudum ve
hoşuma gitti. Zaten var olan kitlesinin yanı sıra ilk kez Nükhet Duru’yu
tanıyacak olan müzikseverleri de es geçmemesini ise ayrıca alkışlanacak bir şey
olarak görüyorum. Ben teşekkür notlarında çok dikkat ederim, o albümü alan
kişileri de bir notla albüm sürecine dahil eden sanatçılar bende hep ayrı bir
hayranlık uyandırır. Bu mektup çok samimi ve sahici bir paylaşım…
Albümün dikkat çekici bir yanı, Nükhet Duru’nun şarkı
seçtiği günümüzden isimler… Şebnem Ferah, Halil Sezai, Doğan Duru, Yüksek
Sadakat ve Cem Adrian gibi günümüz müzik dünyasının en popüler isimlerinden
şarkı seçmesi, albümü ilk elime alıp henüz dinlememişken “nasıll yani” diye
meraklardan meraklara savurdu. Müzikte sürekli ilerlemenin ve çağa uymanın en
güzel örneğini verdi Nükhet Duru bu albümle. Ben hiç Nükhet’ten bir Şebnem Ferah şarkısı dinleyeceğimi
düşünmezdim mesela. Nükhet bu seçimleriyle yeni müzik dinleyicisine de el
sallıyor. Kimbilir belki bir Halil Sezai fanı, şarkıyı dinleyince Nükhet
Duru’nun önceki albümlerini de merak edecek ve daha önce Nükhet Duru dinlememiş
bir müziksever (var mı ki öyle bir ihtimal) Nükhet Duru’nun müzikal
zenginliğini keşfedecek… Zamansızlık böyle bir şey aslında… Eski(mez) ile yeni
arasında incelikli bir köprü…
Albüm Cengiz Erdem/Deniz Erdem yapımcılığında Avrupa
Müzik’ten çıktı ve albümde Nükhet Duru’yu aynı zamanda Prodüktör olarak da
görüyoruz. müzik dünyasının en usta isimlerinden Osman İşmen’in müzik direktörü
olduğu albümde, Nükhet’i albümün tamamını anlatan zarafet ve duyguyla
yansıttığı için stylingi yapan Gülşah Saraçoğlu ve fotoğrafları çeken Müjdat
Kupşi’ye de alkışları göndermeli. Grafik tasarımı ise Özlem Semiz’e emanet
edilmiş.
Albümde çalan müzisyenlere baktığımda klavyelerde Osman
İşmen, davulda OrhanTopçuoğlu, bas gitarda Hami Barutçu, gitarda Erdem Sökmen,
vurmalı çalgılarda Müşfik Galip Uzun, keman/mandolinde Özcan Yılmaz, saksafonda
Çağdaş Oruç, buzukide Erdinç Şenyaylar veçelloda Hakkı Öztürk’ten oluşan gene
dev bir kadro görüyoruz. Albüm teknolojiden minimumda yararlanılmakla birlikte
akustik olarak kaydedilmiş, bu da şarkıları Nükhet Duru yanı başınızda
söylüyormuş gibi hissettiriyor.
Şarkılara geldiğimizde: Albüm Şebnem Ferah’ın hit olmuş
şarkısı, 2004 yılı Kelimeler Yetse albümünde yer alan Gözlerimin Etrafındaki
Çizgiler ile açılıyor. Albümün de çıkış şarkısı olarka bu şarkı seçilmiş. Aslında
bıçak sırtı bir şarkı, çünkü bu şarkı Şebnem Ferah denince akla ilk gelen
şarkılardan biri olduğu için koyu Şebnem fanları ilk başta yadırgayabilir.
Benim albümdeki en favori Nükhet yorumlardan biri olmamakla birlikte şarkıya
Nükhet yorumunun enfes bir dokunuş olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor.
Nükhet Duru’nun bu söylemesi zor şarkıyı seslendirmesi çok cesurca ve Nükhet’in
yeni gençliği yakalaması anlamında çok alkışlanası bir seçim. Orijinalinde 30larındaki
genç bir Şebnem duygusunu taşıyan şarkı, olgun bir Nükhet Duru duygusunda
bambaşka bir havaya bürünüyor. Aradaki piyano ve kemanlı ara geçişe ise
bayıldımmmm…. Bu albümde daha fazla sevdiğim Nükhet yorumları var lakin, bunu
da belirtmeden geçemeyeceğim.
2000’lerde bizi gezintiye çıkaran Nükhet Duru, albümü
Hümeyra klasiği Sessiz Gemi ile 1975 yılına götürüyor. Şarkı klasik ama
bahsettiği konu zamansız, bu dünyanın belki de değişmeyen tek gerçeği bu yüzden
ne zaman söylenirse söylensin hep güncelliğini koruyor. Bu dünyadan göçmeyi
konu eden şarkı, bilhassa arka arkaya büyük değerleri kaybettiğimiz bu yılda
biraz daha etkili oluyor. Yabancı bir şarkıya bu kadar cuk oturan Yahya Kemal
Beyatlı dizeleri bu hayatta belli sözlerin belli melodiler için yazılmışlığının
evrenselliğini gösteriyor. Şarkıdaki keman düzenlemeleri şarkıyı resmen
uçurmuş, Nükhet’in bu şarkıyı söylerken aklından, çoğu hepimizin gönlünde yer
eden, bu dünyadan göçmüş dostlarını düşündüğünü hissediyorsunuz (Ben öyle
hissettim en azından). İsyan yerine kabulleniş var sesinde “birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler
geçti, çok seneler geçti, dönen yok seferinden” derken. Özlemle karışık bir
kabulleniş.
Albümün üçüncü şarkısı, sesi ve yorumuyla asla
dinleyemediğim Halil Sezai’den Sonbahar parçası, Nükhet Duru yorumuyla
albümdeki ikinci favorim oldu. Şarkı resmen sıfır şarkı gibi tınlıyor Nükhet
Duru’nun sesinde. Şarkıyı dinlerken, “Vay bee ne güzel sözleri varmış, hatta ne
güzel şarkıymış bu” diyorsunuz. Halil Sezai’nin ağzının içinde yuvarladığı
sözleri Nükhet Duru anlamanızı sağlıyor ve mutsuz bir insanın kendiyle
dertleşmesini hissediyorsunuz. Şarkıdaki hüzün Sonbahar üzerinden anlatılıyor,
orijinalde kendiyle ve insanlarla derdini bir adamın hissiyatıyla dinlerken, bu
defa konuya bir kadın bakışıyla bakıyorsunuz Nükhet Duru yorumuyla. Enfes saksafon
introsu, fonda piyano ve keman geçişi de şarkıya hoş bir caz havası katıyor.
Buzuki girişleri ile müzikal zenginliğe güzel bir katkı. Halil Sezai’nin
kalemini anlıyorsunuz. Onun yorumunu da çok beğenenler var muhakkak ama ilk kez
bir şarkıyı orijinal şarkıcısı yerine başka bir sesten dinlemeyi daha fazla
sevdim. Albümde üzerine oynanması gereken ve klip çekilmesi şart şarkılardan…
Albümün en iyilerinden…
Sıradaki şarkı çok özel şarkılardan Dario Moreno ve Tanju
Okan gibi büyük ustaların klasiklerinden Sarhoşum Ben, 2015 yılında Nükhet Duru
yorumuyla albümde yer alıyor. Bu şarkıda Nükhet Duru sevdadan ve düşünmekten
bitap düşmüş bir kadını canlandırıyor. Canlandırıyor diyorum çünkü şarkıyı
dinlerken kulağımda adeta sahnelenen bir müzikalden bir sahne canlandı.
Gözünüzü kapattığınızda o meyhane sahnesini görüyorsunuz. Şarkının arasında
Tanju Okan’a selamı ise çok hoş bir detay olmuş. Bu selamla, Sessiz Gemi’de
bahsettiğim göçmüş büyük müzisyenlere selam konusu somutlanıyor. Dario Moreno’yu
da ansaydı diye geçti içimden ama ona da selamı ben yollayayım burdan. Tabi söz
yazarı Fecri Ebcioğlu’na gitsin dualarla alkışlar…
Albüm bir Nilüfer klasiği Söyleyemedim ile devam ediyor. Sözleri
Ülkü Aker’e ait bu şarkı benim için özel şarkılardandır. Olgun bir kadının yıllar
sonra gelen itiraf ve pişmanlığını anlattığı şarkıda Nükhet Duru’nun duygusu
içimize işliyor. Şarkıdaki hikayeyi anlatan kadın, taa eskilerden bir zamanlar çok
yakını olan ama artık uzak düştüğü, bir türlü aralarındaki ilişkinin adını
koyamadığı ve/veya bir türlü duygularını açamadığı adamla yıllar sonra
karşılaştıklarında nihayet dilindeki ağzındaki baklayı çıkarıyor “Seninle şöyle bir gün başbaşa, konuşmak
isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden”. Ama
biliyor ki, ikisi için artık çok geç ve köprünün altından çok sular akmış.
Biraz da bunun rahatlığıyla artık daha sakin yaklaşıyor duruma, “ne sen o ne ben o eski ben, biz miydik yoksa
zaman mı değişen” derken. Bence tam bu yaşların şarkısı bu şarkı. Nükhet
duygusuna çok yakışan bir şarkı olmuş. Nükhet Duru usul usul anlatıyor ve
söylerken gözündeki şefkati bile hissediyorsunuz. Bu şarkı son zamanlarda çok
revaçta sanırım belli bir yaşa gelen kadın sanatçılar arasında, zira şarkıyı
Nükhet’in albümünden bir ay kadar önce çıkan Başucu Şarkıları 3 albümünde Zuhal
Olcay da söyledi. Albümün en iyilerinden.
Daha gitar girişiyle beni benden alan, gene sözleri Ülkü
Aker’e ait O Günler, adeta bir önceki şarkı Söyleyemedim’i tamamlıyor ve o
şarkıdaki kadının o şarkıda “söyleyemediği”
veya dışa vuramadığı şeyleri bu şarkıda söylüyor: “O günler, o günler, şimdi yabancı gibiler, bir günlük mutluluğa, bir
ömür alıp gittiler, ne günlerdi ah o günler” Demek ki, önceki şarkıdaki
kadın, şarkıda bahsedilen adamla kısa ama güzel bir şey yaşamış ve şimdi kadın
o günlerin nostaljisini yaşıyor, gülümseyerek anıyor ve kadın diyor ki şimdiki
aklıyla: “Bir daha dönülse, şu yalancı
dünyaya, bir ömür verirdim ben yine, seninle bir günlük mutluluğa” Bir
önceki şarkının pişmanlığı bu şarkıda yerini buluyor. Nükhet Duru’nun usul usul
yormayan yorumu şarkı bittiğinde insanda bir “ahh” duygusu yaratıyor.
Albümün 7. Şarkısı Yalnızlığım, Zuhal Olcay’ın ilk albümü
Küçük Bir Öykü Bu’dan bir Mehmet Teoman-Vedat Sakman şarkısı ve bu albümde yer
alması isabet şarkılardan biri olmuş. Duygusuyla albüme seçilen şarkılarla bir
bütünlük taşıyor. Zira albüm boyunca genel olarak “yalnız” bir kadın çizen
Nükhet Duru’nun bunu en net ortaya koyduğu şarkı. Yalnızlığıyla dertleşen
kadın, önceki şarkılarla tutarlı şekilde, bu dünyadan göçüp gitmiş
sevdiklerinin, ya da bir türlü sevdiğini söylemediği adamın arkasından kendi
kendine kalışını, bunun onda yarattığı duyguları ve kendiyle ilgili yeni yeni
fark ettiği bazı şeyleri anlatıyor. Tepeden tırnağa hüzün şarkısı olan bu
şarkıda, kadın yalnızlığını kabullenmiş ve onunla bir dost gibi konuşuyor, her
yaşanmışlıktan sonra gene kendi kendine kalmasını “Yeni tanıştık belki de, ama kimbilir belki de hep vardın, eşlik
ediyordun, sessiz ve sinsice, belki de, Şimdi seni anlıyorum kurnazca ayırdın
beni belki de, lime lime savurdun sevdiklerimi belki de” sözleriyle
anlatırken, şarkının devamında bunca zaman kendi kadının aslında içten içe
yalnızlığını sevdiğini ve alışık olduğunu anlıyoruz: “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin”, “Yalnızlığım, tek bilebildiğim sen benim
vazgeçilmezimsin” Çünkü kendine kalıyor insan eninde sonunda, şarkıda
Nükhet Duru, bütün bu özlemler, yaşanmışlıklar, keyifli anlar, hüzünler,
aşklar, sevdalardan insanın gene en nihai sonuca yani yalnızlığına döneceğini
söylüyor. Nükhet Duru’ya Melankoli ile birlikte çok yakıştırdığım bir diğer
şarkı oldu bu.
Ve geldik albümdeki favorilerimin favorisi şarkıya… Müzikal
olarak herkesin çok beğendiği, benimse bir sebepten ısınamayıp hiç dinleyemediğim
Cem Adrian’a ait “Ben Seni Çok Sevdim” şarkısı albümün incisi… Şarkı tıpkı
Sonbahar gibi adeta sıfır şarkı gibi duruyor. Ben de şarkıyı daha önce Cem
Adrian’dan dinlemediğim için benim için Nükhet Duru yorumu tektir. Cem
Adrian’ın kelimeleri ve metaforları kullanışı çok ustaca, bu şarkıda bunu net
görüyoruz, ama bu şarkıya Nükhet dokunuşu, “ben seni çok sevdim” derken sesine
yerleşen o acı, beklenti, duyulma isteği aynı zamanda karşısındaki kişiye
verdiği kıymet, gözünden sakınma duygusu insanın boğazını düğümlüyor. Bu
şarkıda da bir itiraf var aslında, şimdiye kadar sevdiğini sözle söyleyemeyen
bir kişinin “söyleyemeyesem de gözlerime bak da anla” yakarışı bu şarkı.
Bazıları öyledir ya, sevdiğini söyleyemez, nasıl göstereceğini bilemez, ama
aslında saçının bir teli için dünyaları yakmaya hazırdır, bu şarkı o
insanlardan birini anlatıyor aslında. Nükhet Duru bu şarkıyla yorumculuğunun da
zirvelerini aşıyor… Klip klip klip…
Sıradaki şarkı albümde Nükhet Duru yorumuyla içine giremediğim
tek şarkı: Yüksek Sadakat’ten Döneceksin Diye Söz Ver. Şarkı giden birinin
ardından yazılmış bir özlem şarkısı ve ben şarkıyı dinlediğimde gene bu gidişin
bu dünyadan göçüp gitmiş birinin gidişi gibi yorumluyorum (hatta nedense bu
şarkıyı dinlerken aklıma hep Barış Akarsu gelir). Nükhet Duru gene iyi
yorumluyor ama ben nedense duygusu ile örtüştüremedim. Olmasa olur şarkılardan
benim için. Dinlemem lazım daha çok.
Doğan Duru’nun kalemi zaten çok lezzetlidir, bir de Nükhet
Duru yorumuyla birleşince enfes bir chilling tarzı şarkı olmuş. Bu şarkının
yanında bir şey içilecekse şampanya ya da beyaz şarap olurdu. Sahilde, akşam
üstü, güneş batıyor, kumlarda elinde kadeh, kumlar ayaklarından kayarken onu
hatırlamak ve hüzünlenmek, boğazının düğümlenmesi… Bu şarkı güzel bir anıda
akla gelen bir çocuğu akla getiriyor, belki de geçmiş günlerdeki çocukluğa bir
özlem, geçmişten bir kare, bir an… Şarkı usul usul akıyor gidiyor ve uzatmadan
bitiriyor.
Nükhet Duru albümü
gene kendisinin 1978 yılında hayat verdiği Ali Kocatepe şarkısı Hayat Umutla
Başlar ile kapatıyor ve bu sene 37 yaşına basan şarkıya, umuda özellikle çok
ihtiyacımız olan bu dönemlerde modern bir dokunuş yapıyor. Baştan sona umut ve
pozitif duygular aşılayan şarkı bir yerde bize en can sıkıcı anlarda bile
içimizdeki umutla her şeyin üstesinden gelebileceğimize inandırıyor. Ali
Kocatepe’nin naif ve hep gülümseyen kalemine sesini veren Nükhet Duru albümü ne
olursa olsun umut etmekten, sevmekten, dostluktan vazgeçme diyerek önceki tüm
umutsuzluk duygularını silerek kapatıyor. Yorumu su gibi, akıp gidiyor,
yormadan ve kulaklarımızda bir tatlı seda bırakarak bitiriyor albümü, insanda
“hadi bir daha hadi bir daha” isteği uyandırarak, ve bir bakıyorsunuz albümün
en başına dönüvermişssiniz.
Hülasa, Nükhet Duru, albümün adını da doğrularcasına,
Aşkın Nükhet Haline sesini veriyor. Bu arşivlik albümü sakin yaz akşamlarında
dinleyin, bilhassa güneş batarken ayrı bir keyifli olur dinlemesi. Nükhet Duru
benim için 2015 yılının en üst düzey albümlerinden birine imza atmış, bana da
oturup hissettirdiklerini yazmak düştü. İyi ki bu ülkede Nükhet Duru var…
Sesiyle yorumuyla şarkılarıyla başka bir ülkenin sanatçısı olsa çok
kıskanırdım…