Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Haziran 2015 Perşembe

ALDIM DİNLEDİM YAZDIM - ZUHAL OLCAY - BAŞUCU ŞARKILARI 3

ZUHAL OLCAY: ASALETİN KADINI...

Oyunculuğu kadar müzik yönüyle de benim en içime dokunan seslerinden Zuhal Olcay da birkaç yıllık suskunluğunu 2015 yılında Başucu Şarkıları 3 albümüyle bozdu.

Zuhal Olcay benim için en özel kadınlardan biridir. Yıllar önce bir oyununu izlemiştim, kuliste ayak üstü konuştuğumuz o birkaç dakika ise bize –aklımdakinin aksine- son derece sıcak ve samimi yaklaşması ve teşekkür etmesi olmuştu. O zaman bu zamandır Zuhal Olcay benim için farklı bir yerdedir.

Şarkılarında –oyunculuktan da yadigar olsa gerek- hep bir müzikal tınısı vardır. Normal bir şarkıyı söylerken bile onu sahneden ayrı hayal edemem. Şarkıları söyleyişiyle insanda bir tiyatro performansı izliyormuş hissi yaratır ki, tiyatroyu çok seven benim için çifte mutluluk olur bu durum. Eşine az rastlanır, belki de rastlanmaz bir buğusu vardır Zuhal Olcay’ın sesinde, o seste kırılganlık da vardır, gurur da, neşenin doruk noktası da vardır hatta İyisin şarkısında olduğu gibi iğnelemenin en usturuplusu da. Teatraldir sesi. Karakterlidir ve bin tane ses arasından fark edilebilir. Bunlar benim bir sanatçıyı sıkılmadan dinlememi sağlayan unsurlar, her bir şarkıda ayrı duygu yaratabildiği için her şarkısı ayrı bir tiyatro gösterisi gibidir, heyecanla bir sonraki şarkıyı bekletir. Sıkılmanız mümkün olmaz, bilakis heyecan duyarsınız acaba şimdi ne gelecek diye.

Bu albümde Zuhal Olcay gene en sevdiği şarkılar 2001 Başucu Şarkıları ve 2004 Başucu Şarkıları 2’nin ardından –sıfır şarkılardan oluşan Aşkın Halleri’ni saymazsak-sevdiği şarkıları Zuhalce yorumladığı albümler serisinin üçüncüsü.

Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında genel birkaç şey söylemeli. Albüm içeriği gibi sade, Kapağında boğazına kadar siyahlar içindeki Zuhal Olcay ifadesiz bir yüzle ellerini arkasına almış ileriye bakarken, kartoneti açtığınızda küçük resmin genişletilmiş versiyonunda yukarıdan beyaz bir atın dört nala yukarıdan inmekte olduğunu görüyorsunuz ve bütün bu manzaraya bir kale fon oluşturuyor. Çok sembolik bir fotoğraf. Kale Zuhal Olcay’ın seçtiği şarkılardaki kadınların (her biri ayrı ayrı 9 tane kadın) ördüğü duvarlar, Zuhal Olcay siyah kıyafet ve ifadesiz yüzle tarafsızca bu kadınların hikayelerini anlatan şarkıcı, beyaz at ise karanlıklara inat dört nala heyecanın ve coşkunun ifadesi, belki kadınların içindeki gücü açığa çıkarma sembolü. Ellerin arkada birleştirilmesi ve görünmemesi Zuhal Olcay’ın kapaktaki mesafeli duruşunu tamamlıyor aslında, yani o sadece nötr anlatıcı, elini uzatmıyor ya da herhangi bir hareket yapmıyor, biz bir duyguyu anlatırken ellerimizi kullanırız çoğu kez, ama o ellerini gizleyerek duygusunu saklamak istiyor gibi. Yani daha kapağından teatral bir albümle karşı karşıyayız.

Albümün müzik direktörü ve aranjörü Cem Tuncer, kartonete baktığımızda zengin bir enstrüman listesi görüyoruz, ki canlı enstrümanlarla yapılmış albümler hep daha bir lezzetlidir. Gitar, piyano, rhodes, elektrik bas, kontrbas, davul, perküsyon, saksafon, klarinet, kanun, viyolonsel, keman ve viyola ile akustik severleri memnun edecek bir müzikal zenginlikle dolu albüm. Albümün tek fotoğrafı Anthnoy Macri imzalı ve çekerken benim yukarıda yazdıklarımı hissetti mi bilinmez ama albümün duygusunu çok iyi veren bir çalışma yapmış gerçekten. Albüm 90lı yılların sonundan bu yanan her albümde olduğu için Ada Müzik’ten çıkmış.

Teşekkür notu minimal ve sadece Zuhal Olcay’ın 6 kişiye teşekkür ettiği albüm kadar minimalist. Minimalist olması içeriğinden değil, müzikal olarak o kadar zengin bir albüm ki, Zuhal Olcay adeta “bu albüm bir ‘saf bir müzik albümü’” diyor adeta, “sadece müziğini dinleyin, geri kalan her şey detay”. Bu yüzden teşekkür notunun olup olmaması bu albümde çok da önemli değil zaten aslında.

Albüm Ezginin Günlüğü grubunun klasiği Eksik Bir Şey’le başlıyor… O grubun müziğiyle Zuhal Olcay’ın ruhunu çok uyuştururum hep. Bu albümde de, Zuhal Olcay “hayatındaki eksiği keşfeden ve evden terlikleriyle fırlayan, sonunda aşkı bulan bir kadın”ı canlandırıyor. Bu süreçte kadının kendi kendiyle konuşmasının monoloğunu yaşatıyor: “Eksik bir şey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor, eksik bir şey mi var hayatımda, gökyüzü bazen ciğerime doluyor”. Zuhal Olcay sesinde hayatındaki o eksik şeyi bulan ve her şeyi bırakarak o halde, hatta ayaklarındaki terlikleriyle o eksiği tamamlamaya giden kadına ses veriyor. Terlik metaforu hayatında huzuru bulmanın, hayatındaki eksiği gidermenin, rahatlamanın metaforu. Çünkü terlik rahat bir şeydir ve mesela yorgun bir iş gününden sonra eve geldiğimizde ilk olarak terliklerimizi giyer rahatlarız, o ev huzurunu yaşatır terlik insana, evindesindir ve dinlenmeye geçebilirsin, belki bir çay koyarsın kendine, yani öyle bir rahatlık kadının hayatında bulduğu. Bu terlik metaforu önemli o yüzden, zaten şarkının diğer adı Terlikli Şarkı. Ayrıca günlük bir detayı bu kadar güzel bir şekilde bir şarkıda kullanmak da ancak Ezginin Günlüğü gibi bir gruptan beklenirdi. Bu şarkı için Nadir Göktürk’e de selam ve alkışlarımızı göndermeli.

Albümün ikinci şarkısı, albümün de çıkış şarkısı, Tual grubunun şapşahane şarkısı Pencere –ya da albümdeki adıyla Pencereler Önünde. Burada bir eleştiri getirmek isterim, gözden kaçan büyük bir hata, bu şarkı sözü-müziği İskender Türsen’e (Tual) aitken, albümde Erhan Güleryüz yazıyor. Hukuki boyutu ve davası olan bir şarkı aslında. Bu albüm yazısına bu konuya çok girmeyeceğim. Ben sözü müziği Erhan Güleryüz değil, İskender Türsen’in olarak alıyorum. Albümün yeni baskılarında da bu hatanın giderilmesini umuyorum tabi ki. Neyse, şarkı ilk kez 2001 yılında Tual grubunun ikinci albümüne adını veren parça olarak çıktı. Orada bir adamın giden sevgilinin ardından pencereler önünde yıllarca sevgiliyi beklemesi konu ediliyordu. Adamın geç bulduğu aşkı çabuk kaybetmesi ve kaybettiği bu sevgiyle birlikte, ümitlerini, gülmeyi, yaşama isteğini de kaybetmesi anlatılıyordu. Çünkü kaybedilen sevgili, adamın “ne sevdalar ne ümitler gömdükten sonra, aşkı yalansız duygulardan ördüğü bir” aşktı ve o kadar aşıktı ki, sevdiği gözünde “çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında bahsettiği o periydi”, ancak o gittikten sonra kalan karede adam bir “pencerenin önünde yapayalnız”: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. Buraya kadar bir adamın duygularını anlattım, şarkıdaki adam Tual grubu aracılığıyla bunları anlattığında sene 2001’di, İşte şimdi Zuhal Olcay 2015’te bu duyguların kadın bakışını anlatıyor. Zuhal Olcay’ın sesinde, şarkıda anlatılan duygu, hayal kırıklığı ve incinmişlik daha bir yerini buluyor. Yıllar geçmiş, kadın yaş almış ve hala pencereler önünde “sevdiğine ağlıyor”, bir yandan yıllar geçiyor, kadın en güzel yıllarını bu aşkın hayaline ağlayarak geçirmiş ve biraz da yaş almanın getirdiği duygu değişikliklerinin sonucu olsa gerek, geç bulduğu ve çabuk kaybettiği bu aşkla birlikte son ümitlerini de pencereden atıyor: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. (Bu yaş mevhumunda, erkekler kadınlardan biraz daha avantajlı galiba, her yaşın ayrı bir güzelliği olsa da, erkek ve kadın yıllar geçtikçe fiziksel olarak yaştan farklı etkileniyorlar. Erkekler yaş aldıkça duygusal konularda çok fazla çabalamadan hayatlarını aynı çizgide sürdürebiliyor ya da kadınlarda yaş almayla aynada gördüğü yüzü beğenmeme/kabullenememe duygusu ve buna bağlı duygusal değişimler daha yoğun olabiliyor. Bu şarkıdaki kadın da bu yaş değişimlerinin farkında ve bunun da üzüntüsünü yaşıyor gibi hissettim “pencereler önünde çürürken o güzelim yıllarım, hayalin gözlerinin önünde bize ağlıyorum” derken… Hülasa, Zuhal Olcay bu şarkıda aşkını kaybetmiş orta yaşın üstünde bir kadını canlandırıyor.

Kumsalda şarkısı zaten şarkının içinde ambiyansı anlatıyor. Atilla Engin’e ait bu şarkıda, aşık bir kadının sevgilisiyle dolaştığı kumsalın portresi çiziliyor. Kumsalda yanında sevdiğiyle ve başka hiç kimse olmadan, rahat ve huzurlu bir anın tasviri. “Bir kenarda ağları çeken balıkçılar, bir yanda aşağılara süzülen güneş, karşıda unutmaya çalışan sarhoşlar ve biz yapayalnızız kumsalda.” Dünya yansa, sevdiğinin yanında bütün dünyaya karşı duracak kadar güvende ve güçlü hissediyor. Burada dünya dertleri, hayat telaşesi, üzüntüler yok, sadece “ayaklarının altında süt liman deniz” ve “Bir de hiç durmadan çarpan sevişen kalpleri” var, (bir de dış ses olarak onların mutluluklarıyla mutlu olan dostları-lay lalay lalay kısmında böyle düşünmek hoşuma gitti). Bu şarkıda huzurlu ve aşık bir kadın oluyor Zuhal Olcay.

Zuhal Olcay şimdi Gündoğarken’in Ağlıyor İstanbul şarkısında biten bir yazın ardından İstanbul’a dönen ve bir yaz aşkının ardından ağlayan henüz yirmilerinde bir kadını oynuyor. Şarkıda yaşadığı yazı tasvir eden kadın (İkindi vakitlerinde akşam sefaları, kapı muhabbetlerinde komşu cefaları, yan gelip de yattığım taşlar, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları, etine dolgun dulların genç kız edaları, yem verip sevaplandığım kuşlar), o günleri anımsadıktan sonra hüzünleniyor ve –yağan yağmurlara atıfta bulunurcasına- İstanbul ile birlikte o günlere ağlayarak bir veda öpücüğü konduruyor. Selamı kesti arkadaşlar demesi, yazın sabahlara varan geceler boyu muhabbetin dibine vurulduğu arkadaşlara da öbür yaza kadar veda etmesini getirdi aklıma. (Tabi ki şarkının yazılma motifi bambaşka bir şey olabilir, ama ben burada Zuhal Olcay’ın sesinden şarkıdan hissettiğimi yazdım).

Zuhal Olcay’ın albümünün sürprizi 1993 çıkışlı Oyuncu albümünden Zuhal Olcay’ın da 90ların fenomenlerinden olmasını sağlayan İyisin şarkısının caz düzenlemesi oldu. Çok sevdim bu düzenlemeyi. Şarkının bu versiyonunda Zuhal Olcay, gelir düzeyi yüksek, akşamları bir kadeh bir şey içmek için bir otelin roofundaki bara giden, bakımlı, ekonomik gücü olan, güçlü, kendisini beğenmeyen adamı nezaketle iğneleyen ve eğlenen şehirli cool kadını canlandırıyor. Şarkıda hitap edilen adam da gene gelir düzeyi yüksek, şımartılmış, kadınları çok önemsemeyen bir tip ama karşısındaki kadın da kolay lokma değil ki, susup pıssın. Hatta sen bana fazla iyisin diyerek nezaketi elden bırakmadan, laflarıyla döverek adama haddini bildiriyor. Orijinal pop versiyondaki kadın çok büyük bir maddi durumu olmasa da ortalama bir hayat yaşayan daha rahat bir kadındı, bu caz versiyondaki kadın ise zengin ve cool. Bir şarkı iki düzenlemede iki ayrı kadının dünyasını anlatır gibi olmuş. Aynı şarkıdan bambaşka iki şarkı çıkmış resmen. Albümün de en iyi düzenlemesi bence. Saksafon dokunuşu enfes olmuş.

Zuhal Olcay bir Cem Karaca şarkısına ses verdiği Sevda Kuşun Kanadı’nda şarkısında, sırtında abası aşkın ve hayatın anlamının peşinde diyar diyar, dağ dağ dolaşan gezgin kadını canlandırıyor. Buradaki aşkı duygusal olarak değil, ilahi bir aşkı arayan kadın olarak yorumladım ben. Bu anlamda bu kadına gezgin bir derviş de diyebiliriz. Kadın bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor ve hayatı da sorguluyor. Ak sakallı bu yorumlamada yol gösterici oluyor. Zira dini metaforlarda, insanların rüyasına girip onlara yardım eden yol gösteren bir ak sakallı dede vardır ya, bu ak sakallıyla karşılaşan kadın hayata ve aşka dair bazı dersler çıkarıyor. Önceki kadınlardan tamamen farklı bir kadın çiziliyor bu şarkıda. Burada Cem Karaca’nın felsefik sözlerine de alkış tutmak gerekiyor.

Zuhal Olcay’ın bu albümde canlandırdığı kadınlardan biri bir Ahmet Kaya şarkısında çıkıyor karşımıza. Yalan Da Olsa şarkısında, protest, sosyalist, aktivist bir kadın kimliğiyle çıkıyor karşımıza ve gece yarısı vardiyada tedirgin ve üşümekte olan işçilerin, ya da gece yarısı evine yine geç dönen ve cebinde taksi parası bile olmayan bir müzisyenin sesi olmaya çalışıyor, herkesin dikkatini çekmek istiyor. Ve insanların ikiyüzlülüklerini yüzlerine vuruyor; “yalan da olsa ‘haklılar’ diyoruz ama bu da yetmiyor” derken, bu manzaraya sahte bir acımayla bakıp, ah vah etmekle yetinen ve “ehmm onlar da haklı ama canım” deyip de başka bir hiçbir şey yapmadan gazetenin diğer sayfasına geçen veya kanalı değiştiren, kendilerini mutlu etmek için başka mutsuzluklara bakan o insanlara atıfta bulunuyor. İnsanlar yalandan mutlu dünyalarında tüm bu dertleri bir gazete haberinden ibaret sanırken, oturdukları yerden “o işçiler, o müzisyen, o kadınlar haklılar” demesi sorunu çözmüyor sadece kendi vicdanlarını aklıyorlar, sözleriyle onların “tarafında ve yanlarında” olduklarını göstererek. Bunu da “Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor” demeleri kanıtlıyor. Ahmet Kaya’yı da her zaman sevgi ve minnetle anıyorum, bir toplum eleştirisini nasıl da nezaketle ve incelikle yapmış…

Bir sonraki şarkı, bir Ülkü Aker şarkısı, ilk kez Nilüfer’den ’84 albümünde dinlediğimiz Söyleyemedim. Nükhet Duru’nun gene bu yıl çıkan son albümü Aşkın N Hali’nde de yer alan şarkıda, zamanında biriyle adı tam konulamamış bir şeyler yaşayan, ama bunu o zaman söyleyemeyen (güzel bir söz vardı dilimde, çok istedim söyleyemedim) ve sonra başka hayatlara savrulan, yıllar sonra karşılaştıklarında bunu ona itiraf eden orta yaşlı bir kadını canlandırıyor. Aradan çok yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış ve artık ruh dinginliğiyle adama o zamanki hislerini ve pişmanlıklarını anlatıyor: Seninle şöyle bir gün baş başa, konuşmak isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden. O zamanlar hiç yaşlanmayacakmış gibi geçen günler baş döndürücü bir hızla geçerken ellerine geçen fırsatı değerlendirememenin pişmanlığı ile yaşanabilecekken yaşanamamış bir aşkın itirafı oluyor Zuhal Olcay’ın çizdiği kadının sesinde bu şarkı. Ama artık “ne sen o sen ne ben o eski ben biz miydik yoksa zaman mı değişen” diyerek son noktayı koyuyor, çünkü artık ikisi için de çok geçtir ve her şey değişmiş, duygular değişmiş, zaman değişmiş ve tabi onlar da değişmiştir: ne sen o sen ne ben o eski ben, hani o gözler aşkla gülen. Gene de tatlı bir anı olarak içinde tutup saklıyor o günleri.

Albümün kapanışı bir Marc Aryan şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı bir Ajda Pekkan klasiği ve Türk Pop Müziğinin en kalburüstü klasiklerinden Dünya Dönüyor. Bu şarkıda Zuhal Olcay, sevdiğinin bekleyen sitemkar ve melankolik orta yaşlı kadını canlandırıyor. Sevdiği çoktan gitmiş, ama kadın ümidini kırmadan bekliyor, atlıkarıncanın döndüğü gibi, dünyanın döndüğü gibi, çiçeklerin güneşe döndüğü, gurbet yolcusunun döndüğü gibi, başının döndüğü gibi, ayrılanların döndüğü gibi onun da dönmesini bekliyor, ama sevdiği dönmüyor… Bir süre sonra buruk ve sitemkar sesleniyor: bir haber de mi gönderemezdin, hiç değilse bileyim sen nerdeydin, yoksa sen de kalpsiz miydin, yoksa kalbin elbet sevemezdin. Sonra gene kıyamıyor, içindeki ümidi yeşertiyor: bekliyorum hep sen neredesin.

Bu şarkıyla dokuz kadının hikayesi tamamlanıyor ve siz kadehinizde kalan son şarap yudumunu içerken, boğazınızda tatlı bir mayhoşluk, aklınızda bu dokuz kadının yaşadığı hikayelerin kendinize yonttuğunuz versiyonları ile geceyi bitiriyorsunuz. Aklınızda gelmiş geçmiş, yaşanmış ve yaşanacaklar ile bir gün daha bitiyor ve albümü kişisel anı defteriniz gibi kalbinizin dolaplarında size özel kilitli bir çekmeceye yerleştiriyorsunuz, sık sık çıkarıp hayatınızı okumak üzere…

Hiç yorum yok: