Yeni yıla girmeye birkaç gün kala Zorlu Center'da müzik dünyasının devleriyle muhteşem 2 gün yaşandı.
Yeni yıla girmeye birkaç gün kala müzik ve organizasyon
üstadı Hakan Eren muhteşem bir organizasyona daha imza atıp, bir dönemin dev
seslerini iki gün boyunca Zorlu Center’da bizlerle buluşturdu. 60’lardan
90’lara uzanan gecede, hayatımın mihenk taşı olmuş isimleri bir bir sahnede
şarkılarını söylerken, ben de yetişemediğim gazino dönemlerine gidip geldim ve
yetmişlerin, seksenlerin ve doksanların sevdiğim sesleriyle görüşüp konuşma
imkanı buldum. İki gecede toplam on gazino gezmiş gibi hissediyordum iki günün sonunda. Bu yazıda az laf çok video var. Çünkü o büyüyü kesintisiz yaşamanızı
istiyorum. Videolardaki görüntü ve ses kaymaları için özür dilemeliyim, ancak o anın heyecanıyla her ne kadar hareketsiz çekim yapmaya çalıştımsa da ortaya böyle biraz kaymış görüntüler çıktı. Bu yazıyı ikiye böldüm, iki günün keyfini ayrı ayrı yaşayabilin diye. Videolardan önce birkaç bilgi de vermek yerinde olur.
26-27 Aralık’ta matine ve suare olmak üzere iki bölümlü
programda, gündüz herkese açık salonda şarkılarını seslendiren dev isimler,
gece de biletle veya davetiye ile girilen (ki bunlar da bir uygulaması ile
bedava alınabiliyordu) Assolistler gecesi şeklindeydi. Öncesinde Cumartesi günü Olcay Tanberken'in 90'lar, Hakan Eren'in 70'ler ve Elhan Tok'un Yeşilçam Şarkıları konseptli, Pazar günü de Yavuz Hakan Tok'un Ah Mazi! ve Zeliha Sunal'ın 70-80-90'lar konseptli programlarıyla bu dev şölene hazırlandık. 26 Aralık Cumartesi gününün programı:
İlk gün Olcay Tanberken'le 90'lara uzandık...
Hakan Eren dinleyicileri coştururken, kendi de çok eğlendi...
MATİNE:
Uhde Seçil
Ferda Anıl Yarkın
Sibel Alaş
Belkıs Özener
Rana-Selçuk Alagöz
Parla Şenol
Sevda Karaca
SUARE:
Semiha Yankı
Ercan Turgut
Ersan Erdura
Nur Yoldaş
Bilgen Bengü (cici kızlar)
Funda (Çaresizim)
Seyyal Taner
Ve ASSOLİST
NEŞE KARABÖCEK
İkinci günün fotoğraf videoları bir sonraki yazıda olacak...
7 yaşındaydım, piknikteydik,
büyükler yemek içmek işlerine girişmişken, arkadaşlarım kendilerini o piknik
alanında mutlu edecek ne kadar oyun varsa oynamak ve icat etmek peşindeydiler.
Bense bir köşede tek başımaydım. Hayır, kimse beni oyunlarına almadığı için
değil, tam tersine bilhassa o oyunlardan bile daha çok sevdiğim bir dünyada
kaybolmuş olduğum için. Elimde gazetenin verdiği şarkı sözleri kitapçığı ve o
kitapçığı şarkı sözlerini kendi kendine mırıldanan ve ezberleyen ben… O an
benden mutlusu yoktu. Her türden şarkı vardı o kitapçıkta: Pop, TSM, Halk
Müziği… Tür ayrımı yoktu ve ben kafamda çalan radyonun tek şarkıcısıydım her
türde şarkı söyleyen :).
Benim şu an geniş bir repertuarım varsa, o şarkı sözü kitapçıklarının büyük
yeri vardır, ve o pikniklerin…
Müzik aşkı sonradan olmuyor,
içinizde varsa, yaş filan dinlemeyip bir yerden fırlayıveriyor. Ben öyle bir
çocuktum. Sivas’ın bozkırlarında büyürken, bir kasetçi amcam vardı, her hafta
gider ordan on kaset alır, dinler, ertesi hafta onları götürür yenilerini
alırdım. İlk kompakt diski de bir aile dostunun evinde görmüştüm o yıllarda
(sene 1990 ya da 1991). Biri Leman Sam’ın Livaneli Şarkıları, biri MFÖ’nün Best
Of’u, biri de Coşkun Sabah Anılar/Haykırmak İstiyorum albümü. Çocuk aklımla,
kasetten farklı olan bu değişik yuvarlağa hayretle bakmış, ayna sanmıştım. Bir de
radyonun içinde insanlar olduğuna inanan çocuklardandım.
Müzikle ilişkimde ailemin payı
büyüktü tabi. Babam çocukluğundan beri her türlü enstrümanı çalar, annem de
şarkı söylerdi. Ben çocukken anne babamın arkadaş ortamlarında, babamın çaldığı
keman ve annemin söylediği şarkılar ile büyüdüm. Bana da söyletirlerdi arada. O
yaşta çocuk, “demir attığğm yaalnızlığğaa” diye inlerdim. Bir de Emel Sayın’ın
Son Gülen İyi Güler şarkısı vardır, babam sürekli söyletirdi. Babam bizi saz
çalarak ninnilerle uyuturdu. Şimdi kaybolduğuna çok üzüldüğüm kasetlere
sesimizi çekip beğenmeyip baştan baştan kaydederdik, depremde evin zarar gören
tek eşyası olan otuz küsür yıllık teybimizde.
Benim hayatım müzikti. Tv’de
çıkan müzik programlarını videoya kaydeder, listeleri takip eder, kendim
listeler yapar ve çıkan albümleri alırdım (daha doğrusu aldırtırdım tabi ki, aylin livaneli'nin okulu asardım single'ı alınmadı diye çıngar çıkarıp dayağı yeyip oturmuşluğum da vardır yani :)). İlk kendi aldığım
albüm Zerrin Özer - Dünya Tatlısı idi, ki o zamanlarda bile müzik zevki değişik
bir çocuktum, Sevingül Bahadır, Banu gibi sanatçıları dinlerdim. Arşivciliğe o
zamanlarda başlamıştım. Şimdi üzerinize afiyet 1800 kadar cd ve sayamadığım
kadar çok kasetimin başlangıcıdır o albüm.
Hayatıma giren albümlerle ilgili
o kadar anılarım var ki... Bunları da zaman zaman yazmak istiyorum. Aldığım
albümlerde, özellikle çocukken aldığım albümlerde bazı şarkılar ya da televizyondaki
klipler zamanla benim belleğimde bir kare oluşturur ve ne zaman o şarkıyı
duysam ya da o klibi izlesem o albümü dinlediğim ya da klibi izlediğim tek bir kare
aklımda canlanır, o zamana giderim, böyle anıları olan şarkıları ayrı bir
severim. Mesela bir gün Sivas’ta bir kasırga çıktı. Böyle evlerin çatıları uçtu
filan, göz gözü görmüyor, ben de aşağıda okul servisi bekliyorum saf gibi.
Annem yukarı çağırıyo pencereden bir telaş, eve gidiyorum, hemen teybimin
başına koşuyorum, teypteki kaset Aşkın Nur Yengi-Sevgiliye ve tesadüfe bakın ki
albümün kaldığı yer: “Esiyorken rüzgarlar çılgınca başımda…” Şimdi Öyle Bakma
şarkısı hep o kasırgada, teypte dinlediğim o zamana götürür beni.
Mesela 1995 yılında Kral Tv’de üç
şarkı çok sık aralıklarla ve arka arkaya çalardı, Hazal-Sevdalım, Seçil-Uhde,
Kerim Tekin-Cici Baba. Şimdi bu şarkıları ne zaman duysam, İzmit’teki evimizde
o klipleri izlerken sabahladığım geceye geri dönerim. Yıllar sonra düşününce
bile, şarkıların hayatıma hep bir şekilde dokunmak için var olduklarını
hissediyorum.
900'lü hatlar yeni çıkmıştı, her sanatçının bir 900'lü hattı vardı, banda kaydedilmiş seslerden ibaret bu para tuzakları her müzik delisi çocuk gibi benim de cazibe merkezimdi. Babamların yurtdışında olduğu bir zamandı. Her gün onlarca kez onlarca sanatçıyı arar ve mesela Aşkın Nur Yengi'nin o gün pazardan iki kilo patates aldığını anlattığı bant kaydıyla kendimden geçer, "Aşkın Nur Yengi patates almıııış" nidalarıyla anlamsız bir sevinç duyardım. Bu sanatçıları arama tutkusundan namazında niyazında zavallı babaannem de (nur içinde yatsın) nasiplenir, "gel babaanne seni Zerrin Özer'le tanıştırayım" 'heyecanlarım'a katlanmak zorunda kalırdı. Ayyy hatırlıyorum bir telefon faturası gelmişti, babamlar yurtdışından döndüklerinde şok!! üç sayfa fatura full 900'lü hat (hatta ajda pekkan'ınki 900 900 888'di, o kadar çok aramıştım ki yıllar geçti hala aklımdadır numara). Babam o listedeki aranma sırasına göre bana tam üç sayfa boyu dayak atmıştı (şiddete karşıyız ama hak ettiydim :)) Sonra almıştı beni karşısına ve bu faturayı ödemeyeceğini ve belki de bu yüzden hapse gireceğini, eşyalara haciz geleceğini anlatmıştı sonra, o kadar dayaktan ağlamayan ben hayatımda anlamını bilmediğim ama kötü bi şey olduğunu sezdiğim o haciz kelimesiyle böğüre böğüre ağlamaya başlamıştım, gidip kumbaramdan ne kadar biriktirdiysem eline tutuşturmuştum, babam kızsın mı sevsin mi bilememişti.
Bir gün ablamla müzik
marketteyiz, Tayfunla Tarkan yeni çıkmış, biz de karar vermeye çalışıyoruz
hangisini alsak diye. Ablam piyano öğrencisi o yıllarda Bilkent Konservatuarını
kazanmış filan, müzisyen duyarlılığıyla “Tayfun’u alalım, hem Tarkan tutmaz,
yok makyajı bozulmuş yok çorabı da kaçmış, Tayfun saksafon da çalıyor hem”
deyince, biz iki tane Tayfun kaseti alıp çıktık oradan, evet saf ve salaktık! Karar veremediysen
alsana bir ondan bir ondan J
Aynı ablam, bir gün eve bir geldim ki, benim kasetlerimin kartonetlerini
tırtıklı yerlerinden yırtıyor. Ben de onunla oturup bir güzel o caanım
kartonetleri yırtmıştım, yıllar sonra ablamın itirafı: “ne bilim, o tırtıkların
yırtılmak için olduğunu sanıyodum” Oldu canım, görüşürüz bye J Olan onlarca
kartonetsiz kalan kasetime oldu tabi.
Bir İlhan İrem olayı var ki,
evlere şenlik. Şimdi efenim, İlhan İrem televizyona çıkınca televizyonun sesi
kısılır ve biz ablamla kulağımızı Blaupunkt marka televizyonumuzun hoparlörüne
dayardık, İlhan İrem’in sesinin böyle daha buğulu geldiğine dair saçma bir
inanışımız vardı!
Bir de Yaşar var tabi ki. Müzikal
yolculuğumun en önemli yanı. Değirmendere sahili henüz denizin dibini
boylamamışken kulağımda valkmenimde Gel Benimle şarkısı kanıma girmişti. O da
mesela bana Değirmendere’de geçirdiğim o güzel günü hatırlatır. O şarkının yeri
ayrıdır bende. Yıllar içinde Yaşar bana her sanatçıdan daha yakın oldu, bir
şarkıcıdan öte, kendimi onda bulduğum, farkında olmasa da dertlerimi dinleyen
ya da sorunlarıma şarkılarıyla çareler bulan bir dost oldu. Ne mutlu bana ki,
yıllar içinde gerçekten dost olduk. Bu yazıyı yazarken ondan bahsetmemek
olmazdı.
Sevgili okuyucu, lafı fazla
uzatmadan sonuca geleyim, buraya kadar sıkılmadan okuduysan, beni ve müziğe
yaklaşımımı anlamışsındır. Bu köşede dinlediğim albümlerden, gittiğim
konserlerden, müzikle ilgili ilginç anılarımdan, dinlediğim şarkıların bende
yarattıklarından aklıma estiği gibi, içimden geldiği gibi, belli bir kalıba
girmeden bahsediyorum kendimce, albüm tavsiyeleri ve listelerimle içimdeki
müziği sana taşımaya çalışıyorum, kısaca seninle müzik üzerinden hayatı paylaşıyorum.
Bu müzik kutusunda her şey var… Okursan ne mutlu… Bu yazı da böyle bir yazı
olsun… Gelecek yazıma kadar hoş çakalın müzikle kalın.
Pazar söyleşilerim -biraz gecikmeli de olsa- bu hafta Seçil ile devam ediyor.1995 yılı
müziğin bereketli yıllarındandı. 90ların başında patlak veren pop müziğin, 1994
yılında açılan ilk müzik televizyonu Kral TV ile artık iyice ivme kazandığı
yıldı 1995. O zamanlarda Kral TV'de üç klip sürekli rotasyonla dönerdi.
Bunlardan biri Hazal'ın Sevdalım Klibi, biri Kerim Tekin'in Cici Baba'sı, biri
ise Seçil'in Uhde'siydi. Klibi baştan aşağı ilgili çekiciydi. “Geliyorum yanına
yoluna ya rab" diyerek Yerebatan Sarnıcı’nda yeşil kıyafetleri ile dolanan
genç şarkıcıya melek konseptli dansçılar eşlik ediyordu. Zamanında o dans
figürlerini az taklit etmemişimdir. Kliple ilgili o zamanlardan aklımda kalan
bir olay da, Seçil'in soğuktan bayılması ve bunun da klipte yer alması olmuştu.
Nereden bakarsanız bakın, Seçil çıktığında, klibiyle ve şarkısıyla "olay
olmuştu". Sonrasında Seçil'i sevdiği adamın peşinde dolanan, "insana
dönüşmüş bir oyuncak bebek" konseptli Unutursun Gönlüm klibinde izledik.
Seçil bu ikinci klibiyle konuşulmayı başardı ve bu şarkı da Seçil hitlerinden
oldu. Oyuncak bebek kostümleri içinde, Uhde'dekinden çok farklı bir seçil vardı
bu klipte.
Bu albümün ardından seçil 2 buçuk sene kadar ara verdi ve 1998
yılında Rabbena şarkısıyla daha kendinden emin ve yerini sağşamlaştırmış bir
Seçil çıktı karşımıza. Bu albümden Rabbena, Ya Seninle Ya Sensiz gibi şarkılar
çıkaran Seçil, malesef 2000'leri pek iyi karşılamadı. Yaşadığı ciddi sağlık
sorunuyla hepimizin yüreğini ağzına getirdi. Sonraki yıllarda Aşkısı albümü
çıkana kadar Seçil’in müzik yaşamı kadar özel yaşamı da gündeme geldi (Nö nö nö
magazin kısmı için arşivle bakınız sayın müzikdaşım, burada sadece müzik
konuşulacak ;)) Neyse ki, kısa sürede sağlığına kavuşup üçüncü albümü Aşkısı’yı
2003 yılında Cezzar Records etiketiyle çıkardı. Ancak, bu albümün tanıtımı çok
fazla yapılamadı ve bu albüm diğerleri kadar ses getirmedi. Seçil ondan sonra
uzuuuuun bir sessizlik dönemine girdi. Uzun süren sessizlikten sonra izini
bulduğum Seçil ile irtibata geçip, bu keyifli söyleşiyi yaptım. Ben ilk
albümden bugüne merak ettiklerimi, albüm yapmadığı sürede neler yaptığını, ne
yeyip ne içtiğini kendisine sordum, O da içtenlikle yanıtladı ve sevenlerine
müjdelerini sıraladı.
İlk albümü
yapmasında rahmetli babasının payı olduğunu söyleyerek başlıyor. Küçük
yaşlardan beri içinde olan albüm yapma isteği, biraz da rahmetli babasının
isteğini yerine getirmek arzusu ile birleşince karar vermiş. Konservatuara
devam ettiği yıllarda çeşitli sanatçılara vokal yaparken Selim Çaldıran’la
tanışması ilk albümü için vesile olmuş. Seçil ilk albümü Uhde’yi çıkardığı
zaman bu kadar ses getireceğini hiç düşünmemiş, Ancak çok kısa süre içinde
sevilen şarkıların arasına girmeyi başarması yüzünü güldürmüş Seçil’in. “Bunda benim de payım var tabii, ne mutlu
bana,” diyor gülerek.
Sanılan
aksine albüm yapmayı bırakmadığını, ancak bağlı bulunduğu plak şirketi Raks
Müzik kapandıktan sonra istediği gibi albüm yapacağı fazla şirket olmadığını
söylüyor: “Bağlı bulunduğum plak şirketi
artık yok. Raks müzik kapandı, bu yüzdende artık çok fazla şirket yok albüm
yapan çoğu sanatçı albümlerini kendi yapıyor ve firmalara dağıtım veriyor.”
Seçil’in bir diğer değindiği konu İnternet faktörü oluyor: “Maalesef ki internet ortamı bizim sektörü
çok fena vurdu, albümler satmıyor ve bu yüzden de firmalar riske girip albüm
yapmıyor”. Tabi bu süreçte yaşadığı sağlık sorunları da eklenince, çok
büyük maddi kayıpları da olmuş. “Şimdi
kendi yağımla kavrulup bir şeyler yapma çabasındayım,” diyerek müzikten
kopmadığını vurguluyor.
İlk çıktığı
dönemle bugünü karşılaştırdığında son dönemlerde çok fazla akılda kalıcı şarkı
yapılmadığını söylüyor. Daha albümün piyasaya çıkmadan İnternete düşmesi ve son
dönemlerde her şeyin çok çabuk tüketilmesinin sanatçıları olumsuz etkilediği
düşüncesinde. 70’ler ve 90’ların şarkıların yeniden yorumlanmasının o dönemde
yapılan işlerin ne kadar doğru ve kalıcı olduğunu gösterdiğini ekliyor.
Söyleşimizin
sonlarına doğru, Seçil müjdelerini sıralıyor: “Şu anda bir single çalışması içerisindeyim, çok uzun zamandan beri bu
single için çalışıyorum. Bazı aksilikler yaşadım bu single’la ilgili.
Sevenlerim bana dua etsinler bütün aksilikleri geride bırakıp inşallah singlemdaki
yeni şarkılarımı onlarla tanıştırmam için.”
Seçil’in bir
sürprizi daha var. En son gelişme olarak, yakında bir tiyatro oyunu ile
seyircisiyle buluşacağının müjdesini veriyor. Heyecanla sorularımı arka arkaya
sıralıyorum: Bu tiyatro oyunu projesi nasıl ortaya çıktı? Nasıl dahil oldunuz?
Sizin rolünüz nedir? İzleyiciler nasıl bir Seçil izleyecek? Şarkıcı Seçil,
Oyuncu Seçil'i nasıl değerlendiriyor? Bu tip oyunculuk projelerinin devamı
gelecek mi? gibi. Seçil sağ olsun, hepsini incelikle yanıtlıyor:
“Yalçın Özden’den teklif geldi, görüştük, hiç
düşünmeden kabul ettim. Tiyatrodan çok fazla para kazanılmadığını bunun için
yola onunla devam etmek isteyip istemeyeceğimi sordu bana, ben de maddiyatın
ikinci planda olduğunu, oyunculuğu kariyer yapmak ve zevk aldığım için seve
seve yapabileceğimi söyledim ve anlaştık. Mayıs ayında provalarımız başlayacak
ve Temmuz ve Ağustos aylarında da Ege ve Akdeniz’e turneye çıkacağız. Çok
keyifli bir turne olacağını düşünüyorum şimdiden. Kadromuzda Suna Yıldızoğlu da
var. Komedi türünde bir oyun sergileyeceğiz. Oyun başlamadan rolümü söyleyemiyorum.
Ama çok güzel, değişik bir Seçil görecek insanlar. Aynı zamanda kabare olduğu için
oyunumuz, müzik de olacak oyunda. Yani izleyenler hem oyunculuğumu görecek hem
de şarkılarımı da dinleyebilecek. Bundan sonra bu işten de eğer alnımın akıyla
çıkarsam oyunculuğa devam etmek istiyorum,” diye heyecanla anlatıyor bu
yeni projeyi.
Yani Seçil
ara vermek zorunda kaldığı yılların acısını dört bir koldan telafi edecek, biz
de keyifle dinleyeceğiz ve izleyeceğiz demek oluyor bu. Son olarak herkese
sevgilerini yollayan Seçil’e, ben de bu keyifli söyleşi için teşekkürlerimi
iletiyorum. Hem her ayrılık da yine kahrolsak da, ne başlangıçlar ne sonlar
biter, yollarımız hep müzikte birleşir, değil mi?