Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Mayıs 2013 Cumartesi

90'LAR YAZI DİZİSİ - NEREDELER (BÖLÜM 12) - ŞEHNAZ


Şehnaz: Yeni şarkılarda buluşmayı ben de çok istiyorum

Bu yazıyı yazmayı çok uzun zamandır bekliyordum, benim için en keyifli, bir o kadar da zor bir yazı aslında. Zira bu haftaki konuğum benim için en özel seslerden ve müzik programlarını hiç kaçırmayan çocukluğumun en net karelerinden Şehnaz. Sekiz yaşımda başlayan bir hayranlığı layıkıyla ifade edebilmek pek kolay olmayacak ama sürç-i lisan edersem affola. Şehnaz'ı Bugün Tadım Yok klibiyle ekranlardan evlerimize geldiğinde sene 1991’di, benim yaşım 8. Kabarık, turuncu saçları ilk gördüğüm zamanı dün gibi hatırlarım. O albümden Bugün Tadım Yok, Sen Yağmur Ol Gel, Bir Adamla Bir Kadın, Aklım Karışık, Yaşamak gibi hitler çıktı. O zamanki hit Şehnaz şarkılarından Sen Yağmur Ol’un klibini izlerken hatırlıyorum kendimi, ormanlı bir yolda yürüyordu Şehnaz, çok net bir karedir. Henüz kliplerin bu kadar sektör haline gelmediği, o zamanın favori programı Bir Başka Gece için çekilen URT klipleriydi çoğu zaman yayınlanan. Yıllar sonra facebookta bütün o hatırladığım klipleri izleyince, eski bir dostu bulmuş gibi oldum.
Bir daha albüm çıkarmadı Şehnaz ve televizyon programlarında da görünmedi. Şehnaz'ı yıllar boyunca aradım durdum, yıllar içinde o bir tek kasetteki şarkıların hiçbirini unutmadım, ancak internet çağının olmadığı zamanlarda Şehnaz’dan bir iz bulmak ne mümkün? Derken bir gün, tatlı tesadüfler sonucu, Şehnaz’a kaydolduğum bir müzik platformunun (kavun.net’ti sanırım) albümünün altındaki mesajlarda rastladım. Şarkılarını unutmadığımız için ne kadar mutlu olduğunu anlatan bu kısacık mesaja cevaben özel mesajla o şarkıların benim için önemini anlattım, sonra Şehnaz’dan bir mesaj geldi ve şu an canım olan Şehnaz'ıma beni 16-17 yıl sonra kendiliğinden kavuşturdu. Sonrası mesajlaşmalar, facebook'ta ekleşmeler, sohbetler sohbetler, bambaşka evrenlere savrulmuş bir sanatçı ve hayranının kesişim noktası oldu o kısacık mesaj. Bu blog için yazı yazma fikri ortaya çıktığında, ilk ona sordum acaba dedim bu müziksever hayranının sorularını yanıtlamak ister misin diye. Ortaya bu keyifli söyleşi çıktı. Ben bütün merak ettiklerimi sordum, Şehnaz da uzun uzun yanıtladı.

 Kaç tane 7 yaşında çocuk vardır ki Rodrigo’nun gitar konçertosunu o yaştan beklenmeyecek kadar iyi çalsın ve bundan bir o kadar keyif alsın” diyerek anlatmaya başlıyor. İlk öğretmeninin ondaki bu özel durumu fark etmesi çok uzun sürmemiş. Aynı sınıfta hayatında her zaman müzik olsun isteyen sıra arkadaşı Faize ile hayallerinin aynı olduğunu söylüyor. Faize 3. sınıfta Ankara’ya gitmiş yıllar sonra Şehnaz’ın öğrendiğine göre konservatuar arp bölümünü bitirmiş. “Bir yanım sevinç, diğer yanım hüzün olmuştu, çünkü özel sebepler beni aynı idealden mahrum bırakmıştı,” diyerek anlatıyor o zamanki üzüntüsünü. Sonraki öğretim yaşamında okul ve özel yaşamındaki yakın çevresinin sesinin farkına varmasıyla, her fırsatta şarkı söylemek onun için doğal hale gelmiş. Küçük yaşlarımdı, insanların beni dinlediğinde yüzlerindeki şaşkın, mutlu, (tabi slow şarkıysa üzgün) yüzlerini görmek beni mutlu ediyordu! Kulağa ilk geldiğinde sadistçe bir duygu gibi görünse de böyleydi,” diyor muzipçe. 



Gençlik yıllarının henüz başındayken şan dersleri almış. “Bunlardan biri değerli müzisyen Timur Selçuk’tur” diyerek adını anıyor. Onun için mükemmel olan akademi mezunu olabilmek ve müzik denen şeyin tüm teknik bilgilerine sahip olmak olduğu için, ilk küsmesini gerçekleştirip hayallerini dondurmuş. “Bu yıllar bana kızımı kazandırdı, müziksiz şarkı söylemeden geçecek 1 ömür planı için bundan daha iyi 1 sebep düşünülemezdi,” diye anlatıyor gözleri parlayarak. Sesiyle ilgili ilk ciddi tespiti yapan yan dairede oturan komşusu olmuş. “Devlet sanatçısı olan ve fagot çalan komşumuzun çıkardığı bas bariton prova seslerini duvara kulağımı dayayıp huşu içinde dinlerdim,” diyerek anlatıyor. Komşuları ailesine yaptığı tespitleri paylaşmış, ama şartlar istediği gibi akademik anlamda kariyer yapmasına engel olmuş. “Ya hep ya hiç prensibim o zaman da şimdi gibi geçerliydi, bu sebeple hayallerimi bir süre göz ardı ettim. Ciddi anlamda hiç yapmadığımı yapıp adeta beyaz atlı prensi bekler gibi bir döneme girdim,” Aslında hayal etmeyi bırakmamış, sadece o hayalleri hiç kimseyle artık paylaşmamış, ta ki amatör bir gruba solist olana kadar… Beklemediği bir anda bu grupla tanışması ve onun tekrar en iyi nefes aldığını hissettiği notalara sarılmasıyla müzikle yolculuğu tekrar başlamış Şehnaz’ın. Önce minik amatör konserler, demo stüdyo kayıtları derken grup olarak aldıkları 3.lük ödülü ve ardından hiç de yabana atılmayacak jüri üyeleri tarafından aldığı en iyi yorumcu ödülü –ki bu jüri içinde Cahit Berkay, Fuat Güner, Özkan Uğur, Cem Karaca, Aysel Gürel gibi dev isimlerin bulunduğunu söylüyor Şehnaz– ve ardından 40 ülkenin katıldığı uluslararası performans yarışmasında Türkiye adına yarışıp ülkesine kazandırdığı birincilik ödülü onu ilk albümü çıkarmaya kadar götüren süreci başlatmış. “90 yılında en iyi yorumcu ödülü aldıktan sonra gelen albüm teklifini kabul etmem bir anda müzikteki yolculuğumun şeklini değiştirdi. Tabi bu öyle bir sevda ki albüm çalışmasını yaptığım dönemdeki heyecanımı sözlerle tarif etmem mümkün değil!” diyerek anlatıyor heyecanını. Hayatında en çok istediği şey gerçekleşiyordu.
Şehnaz, “Hoşnut olmadığım durumları kontrol edemediğim anlar yaşıyordum (şarkıların seçimi, aranjeler, kartonet fotoğrafları vs. vs.) ama diğer yandan o kadar heyecanlıydım ki, bu olumsuzluklara engel olamama durumu bile mutluluğumu gölgeleyemiyordu!” deyip ekliyor: “O albüm (BUGÜN TADIM YOK) müzikal anlamda beni çok tatmin etmedi. Sesime güvenilip tamamen ticari kaygı güdülerek yapıldı,” O böyle dese de, bu albüm kayıtlarda tek bir canlı enstrüman kullanılmamasına rağmen kültür bakanlığından kesin kayıtlı satış adedi 250 BİN olarak tarihe geçmiş. “Bugün olsa o manadaki isyanımı ne kadar bastırırdım hala emin değilim! Daha iyi bir prodüksiyonu hak ettiğimi düşünsem de, anlaşmayı feshetme cesaretimin olmadığı gerçeğini ancak şimdilerde itiraf edebiliyorum!” diyerek ilk albüm serüvenini özetliyor. Daha sonra basına kendi ağzından böyle bir açıklama yapmasa da içinde bulunduğu bu sektörün yoz işleyişi onu tekrar çok sevdiği müziğe 3. kez küstürmüş, ta ki youtube’da kendi şarkısına rastlayana kadar. “Biri var ki şayet onun keçi inadı olmasa, beni bir yandan motive edip diğer yandan facebook'ta ve youtube’da olma konusunda inatla ikna etmek için gösterdiği sabır ve emek için Necmi İşbilir’e ne kadar teşekkür etsem azdır” diyerek vefalı dostuna selam söylemeyi ihmal etmiyor. “O albümde bana iyi ki yapmışım dedirten ve beni mutlu eden TEK ŞEY (müzikalitesinden memnun olmasam da) insanların sevgisi ve saygısını kazanmamdır. Şehnaz albümü, keşke yapmasaydım dediğim her saniyenin ardından bana hala bu paradoksu yaşatır. Bildiğim tek şey, önce kendime sonra benim albümümü alan 250 bin kişiye olan saygımdan, hala içimdeki sesi dinliyor ve içime sinmeyen hiç bir işin içinde olmama sözümü tutmaya devam ediyorum,” diyerek dinleyenlerine teşekkür etmeyi ihmal etmiyor.

Yarışmaya gelmek istiyorum. Sorularım arka arkaya geliyor. Yurt dışındaki yarışmaya (Kazakistan’da yapılan ve Şehnaz’ın Grandprix ödülünü aldığı Asya'nın Sesi yarışması) nasıl seçildiğini, oradaki ortamı, geri döndüğünde nasıl karşılandığını, o sürecin nasıl geliştiğini, orada kurduğu bağlantıları soruyorum heyecanla. “Yurtdışındaki yarışma süreci 3 aşamadan oluşuyordu, yani üç defa sahne aldı herkes. Çünkü yarışmanın asıl amacı  performans üzerine kurulmuştu,” diyerek anlatmaya başlıyor: “Orada yorumumdan ve sesimden dolayı gazetelerde favori görüldüğüm yazılıyordu. İlk sayfada çıkan fotoğraf ve haberleri gösterdiklerinde hem biraz şaşırmış hem de mutlu olmuştum. Ayrıca önceki rejimden dolayı orda Avrupa’ya bir batıya müthiş bir özlem vardı ve kökende Türk olduğumu, aynı zamanda tıpkı bir batılı Avrupalı gibi bir görünüme sahip olduğumu düşünüp benimle kendilerini özdeşleştirip gurur duydular.” Anlattığına göre peyderpey yapılan zorlu bir yarışma olmuş ve onlara Ruslardan bulaşan aşırı disiplin onu biraz ürkütmüş. Özellikle sonuçları beklerken, onu adı ve ve Türkiye dendikten sonra sahneye inene kadarki anda çaldıkları müzik Şehnaz’ı daha da heyecanlandırmış. “Stad ciddi büyüktü, düşünsene 40 bin kişi alıyor ve saha içi de doluydu,” diye anlatıyor heyecanını: “Neredeyse herkesten geldi o alkışlar, kaç kişiye nasip olur ki? Bu yüzden böyle bir yeteneğim olduğu çok şanslı olduğumu düşünürüm”.


Şehnaz, Barış Manço'ya yarışma birinciliğini anlatıyor.
Tabi bu yarışmanın başarısından sonra yapımcılar peşine düşmüş, birçok bağlantı kurmuşsundur herhalde diyorum. “Bağlantılar diyorsun ya, tabi ben kurmadım aslında, çünkü menajersiz gitmiştim oraya. Onlar kurdular birilerini aracı yaparak ve ben 4 kez daha gittim oraya. Bir keresinde Nazarbayev ve eşinin davetlisi olarak gittim konser vermeye bir vakıf yararınaydı, şu an sanıyorum Kazakistan’ın cumhurbaşkanı kendisi".

Ya albüm sonrası? Neden bir albüm daha gelmedi diye soruyorum, serzenişle yanıtlıyor: Albüm yapmayı bırakmayı tabi ki istemezdim ama müzik sektöründeki bana hiç uymayan kötü şartlar beni o noktada bu kararı vermeye itti! İlk albümün çıkışı ve yayınlayan firmayı kabul etmem bugün baktığımda ne kadar da talihsiz bir seçimmiş dedirten cinstendi!
Albümden sonra TV kanalları da Şehnaz’ı ve şarkılarını sevmişti diye aslında. Uzunca bir süre onlarca TV programına davet edildi ve konserleri yayınlandı. O zamanlar bu ilgi ve sevginin, aşırı yoğun bir tempo içinde olsa da onu fazlasıyla mutlu ettiğini söylüyor, “diğer yandan ne kadar vahim bir sonuca doğru yolculuk yaptığımın hiç farkında değildim,” diyor ancak bir parantez açıyor: “bu vahim cümlesi albüm ve yaptığım yazılı anlaşma adınadır.” 1-2 yıl geçtikten sonra TV programlarına aynı şarkılarla konuk olmak artık ağrıma gitmeye başlamış Şehnaz’ın, sahneden para kazanıyor olsa da artık dinleyiciye de yeni şarkılar söylemem gerektiğini düşünmüş. “Bunu borçlu olduğumun farkındaydım. Bu sebeple albümden sonraki 4. yıl aynı şarkılarla TV’de görünmeme kararı aldım,” diye açıklıyor bunun nedenini. Sahne yine devam etse de, bu konuda da seçici olduğu için sahne alabileceği kendine yakışan mekan konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaya başlamış. Müzik konusunda yetersiz bulduğu, yeteneksiz şarkıcıların revaçta olduğu bir dönem başlaması, yeni şarkıların onunla buluşması ertelenmesi, sahne alabileceğim salon sayısı gün geçtikçe azalması gibi nedenlerle çemberin dışında kalmayı 
uygun görmüş. “Biraz heykel, biraz resim ve sanatın diğer dallarıyla kendimi oyaladım ve tesadüfen iç dekorasyona olan eğilimim beni ev mekanlarını giydirme işine yönlendirdi. Son yıllarda asıl işim bu, müzik ise vazgeçilmez sevdam olarak biraz geride kaldı,” diyerek özetliyor albüm sonrası süreci ve şu sıralar uğraştığı mesleğini. Bir sürü seneden sonra, geçen sene tekrar stüdyoya girmiş, bu da Şehnaz’a ‘neler yapabilirim’i tekrar gözden geçirme imkanı vermiş. “Şimdi yine benim inandığım iki şarkı var aslında, biri benim zamanında Cenk Eroğlu’na parasını bizzat ödettiğim, sonrada firmadan ayrılırken bizzat kendi ödediğim bir şarkı onu hala okuyabilirim,” diyerek müziğe geri dönüş sinyalleri veriyor, ancak bunun hiç kolay olmadığını düşünüyor. Bir yapımcıyla konuşmuş ama bu düşüncesini anlatamamış, zira finanse edemeyeceğini düşünmüş. Bir gün Sezen Aksu’nun onu o sıralar Hümeyra’nın işlettiği Nişantaşı’ndaki Keçi Bar’a dinlemeye geldiğini, sonrasında evine davet edip, 2 şarkı sözü verdiğini anlatıyor. Şehnaz bu noktada sürekli arayıp sormasının sanki sadece menfaati için olduğunu düşünmesini istemeyip aramamış. “Başkaları gibi kapısında yatamazdım, çünkü ben onu gerçekten seviyorum. Sanki sürekli arasam gitsem menfaat için olacakmış gibi geldi. İlk firmadan da kurtulamamıştım. O sıra zaman geçince çekindim filan. İşte bunların hepsini halledebilecek biri lazım bana, çünkü bu mevzularda ben gerçekten çok yetersizim,” diyerek sahnelerden kopuşunu özetliyor. Gene de onu sevindiren şeyin, 1 şarkı bile olsa (ki SEN YAĞMUR OL GEL VE BUGÜN TADIM YOK öyle şarkılar diye düşünüyorum, diye parantez açıyor) kalıcı bir şeyler yapmak ve olmadığım yıllarda da yine sevilmek ve dinlenir olmak olduğunu söylüyor.
Konu Şehnaz’ın kanayan yarasına geliyor ve müzik sektörünü soruyorum. “Hızla tüketilen işler dün de vardı bugün de var yarın da olacak, bu değişmez. Belki popüler işler yapan isimler de kalıcı olmak sevdasında olabilir ama hızla akla yazılan bazı şarkılar hafızamızdan aynı hızla uçup gitme riskini de taşıyabiliyor!” diye yanıtlıyor, Diğer yandan öyle şarkılar var ki yıllar geçse de hala aynı tatla dinlenmeye devam edebiliyor’, diye ekliyor. Ona göre dün de bugün de onun için makbul olanın böyle şarkıları seslendirmek, onlarla anılmak ve sevilmek olduğunu, bunu bir nebze de olsa başarabildiyse kendini çok şanslı ve mutlu addedeceğini ifade ediyor. “Kaldı ki bu anlamda ben kendimi denizde küçük bir damla gibi görmekteyim. Dediğiniz gibi iz bırakıp bırakmadığının tescilini yapabilecek tek güç vardır, o da ZAMAN’dır. Benden sonra da şayet benim yorumum dinlenirliliğini ve sevilirliğini sürdürürse, ancak o zaman dediğiniz gibi ŞEHNAZ için kalıcı bir ses ve yorumdu diyebilirsiniz,” diyerek bir nevi sevenlerine sesleniyor. Sonra sevenlerine bir mesaj iletmek istiyor: “Yeni şarkılarda buluşmak benim de çok istediğim bir şey. Yeni ve çok içime sinen şeyler yok değil ama ne zaman hayata geçer sorusunun cevabı henüz bende değil. Umarım en kısa zamanda gerçekleşir.”
Şehnaz Yasemin'in Penceresi programında
Şehnaz Turnike'de
Bu söyleşiyi yaptığım sırada, Şehnaz resmi fan sayfasında (ŞEHNAZ RESMİ FACEBOOK SAYFASI) yeniden yorumladığı ya da gün ışığına çıkmış yorumlarını paylaşarak bizleri yıllar sonra sesiyle buluşturuyordu. Yıllar Şehnaz’a ve sesine dokunmadan geçip gitmiş gibi, Dilerim yaptığımız teşvikler, kampanyalar, mesajlar yerine ulaşır da, daha nice yıllar bu sesten nice şarkılar dinleriz. Sen yağmur ol gel, Şehnaz, gel kon dalımıza, geçsin gönül yangını damla damla… Hem sen hiç unutulmadın ki…

BUGÜN TADIM YOK




9 Mayıs 2013 Perşembe

90'LAR YAZI DİZİSİ - NEREDELER (BÖLÜM 11) - ÖZLEM YÜKSEK

Özlem Yüksek: Albüm olsa da olmasa da müzisyenlik devam ediyor hayatımda

1996 yılında müzik kanalları müzik dünyasında aslında epeyce yol kat etmiş, ancak solo olarak ilk kez kendi kanatlarıyla uçan yeni bir isimle tanıştı. Özlem Yüksek ismi, Barış Manço destekli ilk albümü “İlk Göz Ağrım” albümü, çıkış şarkısı olan ve artık onunla özdeşleşmiş Ballı Kaymak şarkısı ve cüretkar klibiyle epey konuşuldu. Aslında o bu işe çoook uzun yıllarını vermiş bir sanatçı, konservatuar mezunu, Kemençe sanatçısı, ses sanatçısı, kısacası on parmağında on marifet komple bir müzisyen. Bir kere Barış Manço gibi yeri doldurulamaz bir üstatın öğrencisi olarak yuttuğu sahne tozları başlı başına Özlem Yüksek’i bir sıfır önde başlattı müzik yaşamında. 1990 Eurovizyon Türkiye yarı finallerinde Kurtalan Ekspres ve Ufuk Yıldırım'la birlikte "Sensiz Olamam" şarkısıyla katılmıştı mesela. Bütün bunları ve daha fazlasını Özlem Yüksek’le konuştum. Mesleğin ilk yıllarından bugüne kadar yaptıklarını ve yeni projelerini ilk kez Tunca'nın Müzik Kutusu'na anlattı (bu kadarcık reklam payı alayım artık ;)).



Özlem Yüksek'in albümü benim için baş ucu albümlerinden olmuştur hep. Yorumculuğunu enstrümanıyla birleştirebilen sanatçılara hep ayrı bir’hayranlık ve takdirle bakarım. Özlem Yüksek ile ilk tanışmamız halen haftada bir gün program yaptığı Çiçek Bar’da bir aile dostumuz sayesinde oldu. Ben zaten Özlem Yüksek'e ulaşmanın yollarını ararken, kalbim mi temiz artık nedir, şans bana güldü ve aile dostumuz bir gün laf arasında benim de 90lara aşık olduğumu bildiği için Özlem Yüksek'i tanıyıp tanımadığımı sordu. Dedim "tanımaz mıyımmm?" demesin mi, benim çok yakınımdır, gidelim bir akşam programına, sevinçten deliye döndüm tabi, o hafta gittik ve ben CD'si”i imzalattım. CD’sini uzattığımda ve imzalarkenki mutlu yüz ifadesi hala aklımdadır.


Ah neyse konu Özlem Yüksek olunca, çenem durmaz, söyleşimizden bahsedecektim değil mi? Sahne aşkının, henüz konservatuarda idealist bir öğrenciyken Barış Manço ile tanışması ve O’nun vokalisti olmasıyla başladığını anlatıyor. Albüm fikri de bu dönemden sonra oluşmuş. O dönemi şöyle anlatıyor: “Barış Abiyle çalışmaya başladıktan sonra kendi orkestramın solistliğini de yapıp öğrenciliğimi devam ettiriyordum. 90'lı yıllarda çok moda olan "kaset yapmak" biz bütün müzisyenlerin hayaliydi ve 1996 senesinde Barış Manço desteği ile albüm çalışması yaptım.”

Bu albüm, girişte de belirttiğim gibi özellikle klibiyle çok dikkat çekti. Ballı Kaymak şarkısı sevgililerin birbirine hitap şekli olmuştu diye hatırlıyorum o dönemden. Bu albüm çalışması her ne kadar Özlem Yüksek’in şimdilik tek albüm çalışması olsa da, Özlem Yüksek müzik çalışmalarına hiç ara vermemiş. "Açıkçası müzik piyasasının hem içinde hem dışındayım.Halimden çok memnunum yani. Çünkü albüm olsa da olmasa da müzisyenlik devam ediyor hayatımda,” diye açıklıyor. Şu anda Salı ve Cumartesi geceleri Çiçek Bar’da, Cumaları ise Polat Towers ÇıtÇıt bar’da eşi Sergio ile performanslarına devam ediyor. “Kaliteli mekanlarda devamlı olarak sahne alıyorum ayrıca ekstra diye adlandırdığımız sahne performansı da sürüyor,” diyor.


Peki ya yeni çalışmalar diyorum? “Yeni çalışmalar tabii ki var ama geniş bir dinleyici kitlesi yaratmak için mutlaka albüm single veya tanıtıcı bir şarkı yaratmak gerekiyor. İnşallah içime sinen güzel paylaşımlar sunabilirim müzikseverlere:)” derken, müjdesini veriyor: “Yeni grup kurduk bu arada, 24 Ayar adlı

Tabii ben meraklı, soruları “yaaa, aaa,” gibi nidalarla art arda sıralıyorum heyecanla: Nasıl ortaya çıktı? Kimler var? Programınız neler? Planlarınız neler? Bu konser grubu mu olacak albüm çalışması düşünülüyor mu? Şarkılar Barış Manço şarkıları mı olacak, yoksa kendi şarkılarınız mı? Konser tarihleri belli mi? İzleyiciyi neler bekliyor bu konserlerde?

Özlem Yüksek sabırla yanıt veriyor :) : “24 AYAR grubu Klavye’de Eser Taşkıran, Davul’da Cihangir Akkuzu, Vokal ve Klasik Kemençe’de Özlem Yüksek, Gitarda Mustafa Kos, Bas Gitarda Mümtaz Solmaz, Perküsyonda Recep Işık ve Vokalde Akif Çetin’den oluşuyor”. 




Grup üyelerinin hepsi, Türk kültürünün, müzik ve televizyonculuk alanında 1970'lerden vefatının gerçekleştiği 1999 yılına kadar en büyük imzayı atmış sanat adamlarından biri olan Barış Manço’ya hem sahne üzerinde, hem de albüm kayıtlarında eşlik etmiş olan, yanında olan kişiler ve Özlem Yüksek grup üyelerinin yola devam ediş felsefesini “bu ismin güncelliğini korumak, ulusal ve uluslararası platformlarda onun deyimiyle "Türk'ün sazını ve sözünü" yaymak” olarak açıklıyor. “"24 Ayar" üyelerinin bu mirası gerçekleştirirken en önemli güçleri de birbirlerine olan yirmi yılı aşkın sevgi, saygı ve dostlukları olacak,” diye ekliyor.

Hem konser grubu olacaklarını, hem de albüm çıkartacaklarını, grubun repertuvarı ilk olarak Barış Manço şarkıları olacak ve daha sonra bu paralelde aynı yoldan devam edeceklerini ifade ediyor. Tanıtım konserini şimdiden not almanızda fayda var: 23 Mayıs’ta Mask Live’da olacaklar ve Barış Manço şarkılarıyla dolu bir gece yaşatacaklar..

Yani Özlem Yüksek’in şu anda müzik açısından başını kaşıyacak vakti yok, ben de nice sahnelerde daha uzun yıllar dinleme, izleme dileğimi yineleyip teşekkür ediyorum. Ben 23 Mayıs’ta Mask’ta olup, o gecenin izlenimlerini de yazıcam. O zamana kadar Ballı Kaymak günleriniz olsun...

                      






90'LAR YAZI DİZİSİ - NEREDELER (BÖLÜM 10) - SEÇİL

YEPYENİ BİR SEÇİL GELİYOR

Pazar söyleşilerim -biraz gecikmeli de olsa- bu hafta Seçil ile devam ediyor.1995 yılı müziğin bereketli yıllarındandı. 90ların başında patlak veren pop müziğin, 1994 yılında açılan ilk müzik televizyonu Kral TV ile artık iyice ivme kazandığı yıldı 1995. O zamanlarda Kral TV'de üç klip sürekli rotasyonla dönerdi. Bunlardan biri Hazal'ın Sevdalım Klibi, biri Kerim Tekin'in Cici Baba'sı, biri ise Seçil'in Uhde'siydi. Klibi baştan aşağı ilgili çekiciydi. “Geliyorum yanına yoluna ya rab" diyerek Yerebatan Sarnıcı’nda yeşil kıyafetleri ile dolanan genç şarkıcıya melek konseptli dansçılar eşlik ediyordu. Zamanında o dans figürlerini az taklit etmemişimdir. Kliple ilgili o zamanlardan aklımda kalan bir olay da, Seçil'in soğuktan bayılması ve bunun da klipte yer alması olmuştu. Nereden bakarsanız bakın, Seçil çıktığında, klibiyle ve şarkısıyla "olay olmuştu". Sonrasında Seçil'i sevdiği adamın peşinde dolanan, "insana dönüşmüş bir oyuncak bebek" konseptli Unutursun Gönlüm klibinde izledik. Seçil bu ikinci klibiyle konuşulmayı başardı ve bu şarkı da Seçil hitlerinden oldu. Oyuncak bebek kostümleri içinde, Uhde'dekinden çok farklı bir seçil vardı bu klipte. 

Bu albümün ardından seçil 2 buçuk sene kadar ara verdi ve 1998 yılında Rabbena şarkısıyla daha kendinden emin ve yerini sağşamlaştırmış bir Seçil çıktı karşımıza. Bu albümden Rabbena, Ya Seninle Ya Sensiz gibi şarkılar çıkaran Seçil, malesef 2000'leri pek iyi karşılamadı. Yaşadığı ciddi sağlık sorunuyla hepimizin yüreğini ağzına getirdi. Sonraki yıllarda Aşkısı albümü çıkana kadar Seçil’in müzik yaşamı kadar özel yaşamı da gündeme geldi (Nö nö nö magazin kısmı için arşivle bakınız sayın müzikdaşım, burada sadece müzik konuşulacak ;)) Neyse ki, kısa sürede sağlığına kavuşup üçüncü albümü Aşkısı’yı 2003 yılında Cezzar Records etiketiyle çıkardı. Ancak, bu albümün tanıtımı çok fazla yapılamadı ve bu albüm diğerleri kadar ses getirmedi. Seçil ondan sonra uzuuuuun bir sessizlik dönemine girdi. Uzun süren sessizlikten sonra izini bulduğum Seçil ile irtibata geçip, bu keyifli söyleşiyi yaptım. Ben ilk albümden bugüne merak ettiklerimi, albüm yapmadığı sürede neler yaptığını, ne yeyip ne içtiğini kendisine sordum, O da içtenlikle yanıtladı ve sevenlerine müjdelerini sıraladı.



İlk albümü yapmasında rahmetli babasının payı olduğunu söyleyerek başlıyor. Küçük yaşlardan beri içinde olan albüm yapma isteği, biraz da rahmetli babasının isteğini yerine getirmek arzusu ile birleşince karar vermiş. Konservatuara devam ettiği yıllarda çeşitli sanatçılara vokal yaparken Selim Çaldıran’la tanışması ilk albümü için vesile olmuş. Seçil ilk albümü Uhde’yi çıkardığı zaman bu kadar ses getireceğini hiç düşünmemiş, Ancak çok kısa süre içinde sevilen şarkıların arasına girmeyi başarması yüzünü güldürmüş Seçil’in. “Bunda benim de payım var tabii, ne mutlu bana,” diyor gülerek.

Sanılan aksine albüm yapmayı bırakmadığını, ancak bağlı bulunduğu plak şirketi Raks Müzik kapandıktan sonra istediği gibi albüm yapacağı fazla şirket olmadığını söylüyor: “Bağlı bulunduğum plak şirketi artık yok. Raks müzik kapandı, bu yüzdende artık çok fazla şirket yok albüm yapan çoğu sanatçı albümlerini kendi yapıyor ve firmalara dağıtım veriyor.” Seçil’in bir diğer değindiği konu İnternet faktörü oluyor: “Maalesef ki internet ortamı bizim sektörü çok fena vurdu, albümler satmıyor ve bu yüzden de firmalar riske girip albüm yapmıyor”. Tabi bu süreçte yaşadığı sağlık sorunları da eklenince, çok büyük maddi kayıpları da olmuş. “Şimdi kendi yağımla kavrulup bir şeyler yapma çabasındayım,” diyerek müzikten kopmadığını vurguluyor.


İlk çıktığı dönemle bugünü karşılaştırdığında son dönemlerde çok fazla akılda kalıcı şarkı yapılmadığını söylüyor. Daha albümün piyasaya çıkmadan İnternete düşmesi ve son dönemlerde her şeyin çok çabuk tüketilmesinin sanatçıları olumsuz etkilediği düşüncesinde. 70’ler ve 90’ların şarkıların yeniden yorumlanmasının o dönemde yapılan işlerin ne kadar doğru ve kalıcı olduğunu gösterdiğini ekliyor.

Söyleşimizin sonlarına doğru, Seçil müjdelerini sıralıyor: “Şu anda bir single çalışması içerisindeyim, çok uzun zamandan beri bu single için çalışıyorum. Bazı aksilikler yaşadım bu single’la ilgili. Sevenlerim bana dua etsinler bütün aksilikleri geride bırakıp inşallah singlemdaki yeni şarkılarımı onlarla tanıştırmam için.”
 
Seçil’in bir sürprizi daha var. En son gelişme olarak, yakında bir tiyatro oyunu ile seyircisiyle buluşacağının müjdesini veriyor. Heyecanla sorularımı arka arkaya sıralıyorum: Bu tiyatro oyunu projesi nasıl ortaya çıktı? Nasıl dahil oldunuz? Sizin rolünüz nedir? İzleyiciler nasıl bir Seçil izleyecek? Şarkıcı Seçil, Oyuncu Seçil'i nasıl değerlendiriyor? Bu tip oyunculuk projelerinin devamı gelecek mi? gibi. Seçil sağ olsun, hepsini incelikle yanıtlıyor:

Yalçın Özden’den teklif geldi, görüştük, hiç düşünmeden kabul ettim. Tiyatrodan çok fazla para kazanılmadığını bunun için yola onunla devam etmek isteyip istemeyeceğimi sordu bana, ben de maddiyatın ikinci planda olduğunu, oyunculuğu kariyer yapmak ve zevk aldığım için seve seve yapabileceğimi söyledim ve anlaştık. Mayıs ayında provalarımız başlayacak ve Temmuz ve Ağustos aylarında da Ege ve Akdeniz’e turneye çıkacağız. Çok keyifli bir turne olacağını düşünüyorum şimdiden. Kadromuzda Suna Yıldızoğlu da var. Komedi türünde bir oyun sergileyeceğiz. Oyun başlamadan rolümü söyleyemiyorum. Ama çok güzel, değişik bir Seçil görecek insanlar. Aynı zamanda kabare olduğu için oyunumuz, müzik de olacak oyunda. Yani izleyenler hem oyunculuğumu görecek hem de şarkılarımı da dinleyebilecek. Bundan sonra bu işten de eğer alnımın akıyla çıkarsam oyunculuğa devam etmek istiyorum,” diye heyecanla anlatıyor bu yeni projeyi.
 Yani Seçil ara vermek zorunda kaldığı yılların acısını dört bir koldan telafi edecek, biz de keyifle dinleyeceğiz ve izleyeceğiz demek oluyor bu. Son olarak herkese sevgilerini yollayan Seçil’e, ben de bu keyifli söyleşi için teşekkürlerimi iletiyorum. Hem her ayrılık da yine kahrolsak da, ne başlangıçlar ne sonlar biter, yollarımız hep müzikte birleşir, değil mi?









8 Mayıs 2013 Çarşamba

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM – ONUR AKIN - 25. YIL "ONURLU YILLAR"


"ONURLU YILLAR"

Biz müzik açısından bereketli topraklarda yaşıyoruz, hep söylerim. Tarihin her döneminde her çeşit olayın, acının, sevincin, aşkın, ayrılığın dibine kadar yaşandığı bir ülke burası. Bu nedenle bu topraklar bol sanatçı üreten topraklardır. Sanatçı benim gözümde, bizim gördüğümüz -ya da göremediğimiz- her şeyin en ince ayrıntısını yakalayarak kendi akıl süzgecinden geçirerek kendi çalgısıyla, sözüyle, müziğiyle ya da aletleriyle bize sunan ve bizim için görünür kılan bir yaratıcıdır. Sanatçı bizim baktığımız gibi görmez bir çiçeği, daha derinini görür. Çağrışımlar yaratır ve bizi bize bizim öyle olduğuna dikkat etmediğimiz şekilde anlatır. Biz şanslı kuşağız, bu tür çeşitliliklerle dolu bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu yazının konusu, o sanatçılardan biri, Onur Akın. İlk kez Grup Baran’ın solisti olarak Yediveren grubuyla müzik dünyasına girdiğinde yıl 1988’di. Bekle Bizi İstanbul adlı Vedat Türkali şiirine öyle bir müzik yapmıştı ki, bugün Onur Akın denilince akla ilk gelen şarkılardan biri olmasının yanı sıra, şiirin besteyle uyumunun enfes bir bileşimi olarak müzik tarihindeki yerini aldı o şarkı.
İlk albümün kapağı
 Onur Akın, 25 yıl boyunca müziğini, tarzını hiç bozmadan bu coğrafyanın acılarını, sevinçlerini, aşklarını, özlemlerini besteleriyle anlattı. Ülkemizin en değerli şairlerinin şiirlerine besteleriyle hayat verdi, sanatın edebiyat kısmını usta bir incelikle müzikle birleştirdi. Bu yüzden şarkılarının büyük bölümü uzun uzun ve hikaye doludur ve her bir bestesi adeta o şiir için yazılmış fon müziği gibidir. Onur Akın’ı halkın yararına olan etkinliklerde elinde sazıyla görebilirsiniz. Ben İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyken Bahar şenliklerine gelmişti. İlk kez orda canlı izleyebilmiş, bir de fotoğraf çektirmiştim. Kısacası o her devrin ve her yaşın sanatçısı olmuştur.

2001 yılından bir kare, üniversite şenliklerinden.
Şimdi ise elimizde bu 25 yılın bir özeti duruyor. Onur Akın’ın itinayla seçilmiş eserleri arasından 16'sı her biri alanının en iyileri olan sanatçılar tarafından yorumlandı. (Şahsen bu albüm haberi yayılır yayılmaz, çok ilgilendim, zira genelde bu tür saygı albümleri için sanatçının -Allah korusun- bu hayattan göçmesi gerekiyor ya) Nihayet albüm geçen hafta çıktı ben ilk iş çıkar çıkmaz koşup aldım. Edip Akbayram, Müslüm Gürses, Işın Karaca, Yavuz Bingöl, Suavi, Yaşar, Hayko Cepkin, Öykü Gürman ve Rutkay Aziz, Haluk Levent, Kbat, Seksendört, Yonca Lodi, Yetkin Dikinciler,  Seyfi Yerlikaya, Kubat, Ahmet Koç'un solo olarak, Türk Halk Müziği ve Özgün müziğin önde gelen isimlerinin koro olarak, Zülfü Livaneli'nin, Can Dündar'ın, Sunay Akın'ın ve Nebil Özgentürk'ün kitapçıkta anılarıyla yer aldığı bu albüm tam bir saygı albümü olmuş. Çok özenilmiş, kartonetin beyaz renkte olması “Onurlu Yıllar” temasıyla çok örtüşmüş. Ayrıca Yetkin Dikinciler ve Rutkay Aziz gibi usta oyuncuların şiir seslendirmeleri ve albümün sürprizi Vedat Türkali’nin sesinden Bekle Bizi İstanbul şiir kaydının yer almasıyla nerden bakarsanız bakın sanatın çeşitli dallarının bir harmanı gibi bir albüm. Komple bir sanat albümü.

Albümdeki yorumları değerlendirmeden önce, albümün genel bilgilerinden de bahsetmeli. Seyhan Müzik yapımcılığında çıkan albümde düzenlemelerde –sanatçının kendi düzenlemesi değilse- Mehmethan Dişbudak adını görüyoruz. Diğer düzenlemelerde Tansel Doğanay, Murat Yeter, Ahmet Koç, Seksendört, Mert Artun ve Selim Çaldıran'a emanet edilmiş. Ancak düzenlemeler farklı ellerden çıksa da albümün bütünlüğü bozulmamış.


Albüm büyük ses Edip Akbayram'ın, Yılmaz Odabaşı’na ait Bana Bir Gül Ver yorumuyla açılıyor, ki en beğendiğim yorumlardan biri albümdeki. Ritmi bende "Yeni Türkü" şarkıları çağrışımı yaptı, keyif aldım. Tabi ki Akbayram’ın coşkun, gümbür gümbür sesi de o coşkuyu sonuna kadar yaşatıyor. Bu keyifli parçayla açılış yapılması albümü daha ilk şarkıdan yükseltiyor. 



Lakin sonrasında öldürücü darbe geliyor. Aramızdan kısa süre önce ayrılan müziğin dev isimlerinden Müslüm Gürses’in son kaydı olan, en sevdiğim Onur Akın şarkılarından Ahmetcan Akyol şiiri Asi ve Mavi çalmaya başlıyor. Gürses şarkıyı öyle bir seslendirmiş ki, her dinlediğimde içim titriyor. Sesi dargın bir çocuk kırılganlığında usul usul akarken, şarkının anlattığı o umutsuzluğu iliklerinize kadar yaşıyor, “Oysa ben senden neler neler isterdim, senli sevdalarda doğmak isterdim” derkenki hayal kırıklığını, “Ama gel gör ki kötüyüm bugün” derken gerçekten kötü olduğunu içinizde hissediyorsunuz. Çok etkilendim hem yorumdan hem de bu şarkının Müslüm Gürses’in stüdyoda söylediği son şarkı olmasından. 



Daha Asi ve Mavi’nin etkisi geçmemişken, Aydın Öztürk’ün şiiri Geceyi Sana Yazdım, Işın Karaca’nın sesinden yayılıyor. Çok bağıran Işın Karaca gitmiş, yerine sesinin rengini çok hoş bir tonda anlayabildiğimiz Işın Karaca gelmiş. Yorumunu beğendim, ama bağırmadan da şarkı söyleyebildiğini göstermesini daha çok sevdim. Albümde yer alacağını öğrendiğimde en çok bu konuyu merak ediyordum, nasıl söyleyecek diye. Neyse beni yanılttı. 











Sıradaki şarkıyı –bir gram abartı varsa nolayım- hep duymak istediğim kişiden duyunca, bendeki müzik kulağına şapka çıkardım sevgili müzikdaşım. Nazım Hikmet-İlhan Berk şiirlerinin karmasıyla bestelenmiş Seviyorum Seni şarkısı yıllardır bu şarkıyı Onur Akın söylemese ancak o söylerdi dediğim Yavuz Bingöl yorumuyla yer almış albümde. Almış da, artık beklentiyi mi yüksek tuttum ya da Onur Akın vurgularına çok alışan kulaklarım mı yadırgadı, nedendir bilinmez, kafamdaki etkiyi maalesef bu yorumda bulamadım. Yavuz Bingöl’ün sesi, şarkıları, sanatçı duruşunu hep takdirle takip ederim ama bu şarkıda son heceleri uzata uzata söylemesi, şarkıyı biraz baygın hale getirmiş sanki. Başlıyor, bitiyor ama bir şey eksik işte, bu şarkıyı Onur Akın’dan dinlemeye devam. 

Sonraki ses bir büyük ses… Suavi… Gene Yılmaz Odabaşı’na ait Bozgun şiirinin bestesinde şarkıya “Biz bu kentlere sığdık da, bu kentler bize sığmadı usta…” diye gümbür gümbür bir girişi var, etkilenmemek mümkün değil. Bu şarkı Suavi olmuş, Suavi de bu kentin dertli sakini adeta. 

Sonrasında bu albümdeki en çok merak ettiğim ve bu albümden de haberim olmasını sağlayan Yaşar'ın sesinden Ahmetcan Akyol şiirinden bestelenen Firari şarkısı geliyor. Albümün çıkış şarkısı da olan bu şarkı daha girişindeki ilk gitar solosundan ben buradayım diyor. Yaşar gene sesinin her rengini ayrı bir duyguyla konuşturuyor. Bu şarkı Yaşar'ın kendi seçimimiymiş ve şarkıyı seslendirirken bu şarkıyı severek seslendirdiğini anlıyorsunuz. Bu şarkı Yaşar’ın seslendirdiği şarkılar içinde Divane kelimesi geçen üçüncü şarkı. Yaşar bu tür saygı albümlerinin en aranan sanatçısı olmakla birlikte, gerçekten eline aldığı şarkıyı kendi seçmişse harikalar yaratıyor. Burada Tansel Doğanay’ın düzenlemesine ise şapka çıkarmak lazım, Çünkü şarkı orijinalinden öyle farklı bir ormata bürünmüş ki, Yaşar’ın yeni şarkısı olarak lanse edilse (Ebruli’de olduğu gibi) insanlar Onur Akın’ın olduğunu bilmese Yaşar şarkısı olduğuna inanabilir kolayca. Albümün en başarılılarından olup, çıkış şarkısı olarak da çok doğru bir seçim. Klibi ise şarkının duygusu için “pek yeterli” bulmadım (diyeyim).


Albümün ters köşeye yatıran yönlerinden biri Hayko Cepkin oldu benim için. Hayko zaman zaman musikiye varan nağmeler kullansa da Heavy Metal, Hard Rock türünde şarkılar yapan bir sanatçıyı bu albüme dahil etmek çok cesurca bir hamle. Gene Yılmaz Odabaşı’nın şiirinden bestelenen Ey Hayat, Cepkin'le hayat buluyor bu sefer. Dediğim gibi Hayko’nun olması, Onur Akın müziğini, daha önce hiç ulaşamayacağı kitlelere ulaştıracak belki ancak ilk başta çok fazla kafamda oturtamadım bu yorumu. Acaba şarkı mı yanlış acaba diye de düşündüm. Çünkü şarkı geçişleri filan bir türlü düzene oturmadı bende, Birden çığlıklar birden durulma, sanki orijinal motifin sadece hard rock gitarlarla dandandan diye bir ton yükseltilmesi gibi geldi. Zamanla dinledikçe alışacağım sanırım, o zamana kadar Onur Akın'dan tercih ediyorum. 

İşte albümde bir diğer etkili parçaya geldi sıra. İlk çıktığından bu yana bu tür müziklerden çok da uzak bir türde olmayan Öykü Gürman ile usta tiyatrocu Rutkay Aziz’in Aydın Öztürk’e ait Ne Olur Bir Sabah şiirinin bestesindeki enfes buluşması olmuş bu şiirli-şarkı. Şarkıyı dinlerken kafamda meyhane ortamında bir klip bile canlandı. Öykü eski zaman meyhanelerinden bir şarkıcı gibi şarkısını söylüyor, üzerinde kırmızı bir elbise var, Rutkay bir masada dört kişi ile oturmuş, derdini anlatıyor, rakılar geliyor rakılar gidiyor (tabi klipte buraları buzlanır muhakkak, ya da ayran içerler mesela :) ) Rutkay şiirini okurken, fonda Öykü'yü hayal meyal görürüz, zaman zaman Rutkay'ın masasına gelir bir kadeh raı tokuşturur, özellikle "Düriye'min güğümleri kalaylı, bu gece çekilmiyor be abbbla, değiştir şu bantı" derken. (Ayy şarkı yorumlıycam derken aklımdaki senaryoyu yazdım iyi mi? :) ) Öykü şarkının duygusunu gerçekten çok iyi veriyor, sanki o da yaşamış gibi. 

Haluk Levent, Ahmed Arif’e ait 33 Kurşun’la yer alıyor. Şahsen 90’lı yıllarda Haluk Levent’in Haluk Levent olduğu zamanlardaki hallerini anımsadım bu yorumda ve o yorumu bulduğuma sevindim. Bu şarkı aklıma şiir bestelemenin zorluğunu getirdi. Özellikle serbest ölçüde şiirleri akılda kalıcı melodilerle bestelemek zor olsa gerek. Bir yandan ölçüye uygun melodi yazmak, bir yandan akılda kalıcı nakarat olması vs. Çünkü müzik dinleyicisi kolay ezberleyemediği şarkıyı benimseyemez her zaman. Onur Akın bu anlamda çok büyük iş başarıyor aslında. Yani şiirleri bir düzen içinde bestelerken, aslında şiir de ezberletiyor bize. Bu şiirler genellikle uzun uzun şiirler ve bestelem süreci, şiirin uzunluğuna ve/veya ölçüsüne göre, hızlanıp yavaşlayarak besteye müzikal havası, bir müzikal zenginlik de katıyor. Bu beste lunaparklardaki hız treni duygusu veriyor, yavaş yavaş tırmanıyor, tırmanıyor, sonra kırılma noktasında “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” diyerek yokuş aşağı hızlanan bir tren gibi soluksuz bırakıyor, sonra yeniden tırmanıyor, şarkının adrenalini hiç bitmiyor aynı şarkıda anlatılan duygu gibi. 

Sonraki yorum bu türün yeni nesildeki en iyi seslerinden ve üstatlarından Kubat'tan geliyor. Ersin Ergün Keleş'in dizelerinde Onur Akın hiti Gaybana Geceler'de Kubat zaten bu türün sanatçısı olduğu için gene tüm hakimiyetiyle ve duygusuyla gaybana gecelere isyanını haykırıyor. Gaybana kelimesi Karadeniz yöresinde kullanılan bir kelimeymiş. Hain, lanet olasıca, kötü, biçimsiz, yakışıksız gibi anlamlarda kullanıyormuş. Bunu öğrenince şarkı daha bir anlamlandı. Zira şarkı gurbetin, özlemin, ayrılığın en yoğun yaşandığı gecelere bir isyan, bir sitem gibi. 





Son zamanlarda bu tür saygı albümlerinde sıkça görmeye başladığımız Seksendört, Aydın Öztürk şiirinden bestelenen sevdiğim Onur Akın şarkılarından Yağmur Yüreklim’i seslendiriyor. Gerek sözler, gerekse duygu cuk oturmuş gruba. Zira rock’ın biraz acılı, hasretli temalarını konu edinen şarkılarıyla Seksendört konseptinden çok uzak değil bu şarkı. Seksendört çok fazla bir değişikliğe gitmeden, riske girmeden, seksendörtçe yaptıkları düzenlemeyle ne bir eksik ne bir fazla bir performans gösteriyorlar. Olması gereken gibi söyleyip bitiyor şarkı, artistiğe girmeden, yorumlamalara kaçmadan, fazla da bir şey eklemeden başlıyor ve bitiyor şarkı. Belki de böyle olması en güzeli, en azından hem Seksendört’ten dinliyoruz, hem de şarkının orijinali saçma sapan müzisyen artisliklerine kurban gitmiyor. Başarılı bir yorum. 


Seksendört’ten sonra, benim için öksürse dinlerim dediğim özel seslerden biri geliyor. Yonca Lodi ona çok yakışan bir Ahmet Telli şiiri bestesinde Hala Koynumda Resmin'le albümde yer alıyor. Yonca Lodi’nin telaşsız, su gibi akıp giden sesi hep huzur vermiştir bana. Bu şarkıda, Yonca Lodi Onur Akın’la bir erkeğin açısından dinlediğimiz bir hasretin kadın tarafını yorumluyor ve iki yorumda da hasretin ne menem bir şey olduğunu anlıyorsunuz. 




Albümün Onur Akın sesiyle yer alan tek şarkısında bir Yetkin Dikinciler-Onur Akın ortaklığı karşılıyor Yılmaz Odabaşı şiiri Dağınık Gazel’de. Onur Akın’ıın gazeliyle açılan şarkı, ses rengini çok sevdiğim Yetkin Dikinciler'in yorumuyla o şiirin yaşandığı Ankara Kızılay ortamına götürüyor. Yetkin Dikinciler, takip ettiğim kadarıyla, hayata duyarlı ve olan bitene bir sözü olan sanatçıların başında geliyor. Bu açıdan okuduğu şiiri hissederek okuduğunu hissediyorsunuz. Sadece profesyonellik yok okuyuşunda, doğallığı hissettirme de var. Gazel kısmında ise Onur Akın döktürüyor, sesini eğip bükmesi, vibrasyonu, tonu ile şiire güzelce hazırlıyor. (Bu şarkıda aklım ister istemez gene bu tür gazellere sesi çok yatkın olan Eşref Vakti grubu geldi, acaba Bekir Ünlüataer nasıl söylerdi diye düşündüm kafamda, bu da benim parantezim olsun). 
























Albümün yapımcılarından olan Türk Halk Müziği sanatçılarından Seyfi Yerlikaya’nın İbrahim Karaca şiirinden bestelenen Yüreğimdesin’de türkü ustalığını konuşturmuş, zaten kendi türü olduğu için türküye çok hakim olarak seslendiriyor. Albümün son solosu Enstrümantal bir parça olan Ahım Kalacak. Ahmet Koç’un düzenlemesini yaptığı parçada saz ustalığını öyle bir konuşturuyor ki, sözsüz olan bu şarkıyı kafanızda sözler kendiliğinden oluşarak dinliyorsunuz. Albümün kapanışı, büyük bir süprizle oluyor ve usta şair ve yazar Vedat Türkali'nin sesinden İstanbul şiirini dinlerken ister istemez duygulanıyorsunuz. Sonra koronun şarkıya girmesiyle, kendi kendinize şarkıya eşlik eder halde buluyorsunuz kendinizi ve bu gibi nice besteleri için Onur Akın'a selam duruyorsunuz. Koroda pek çok usta ismin arasında özellikle bir türkü yarışmasında favorim olan ve yarışmayı birinci bitirmiş olan Nilüfer Sarıtaş'ı ve aynı yarışmada üçüncü olan Devrim Kaya’yı görmek sevindirdi beni. Katkıda bulunan sanatçıları da analım : Hilmi Yarayıcı, Efkan Şeşen, Selçuk Balcı, Deniz Toprak, Ender Balkır, Hakan Yeşilyurt, Ali Altay, Niyazi Koyuncu, Devrim Kaya, Nilüfer Sarıtaş, Kadir Demir, Nazlı Uğurtaş ve Mehmet Gümüş.
Bu albümde halk müziği ve özgün müzik sanatçılarının yorumlarının enfes olması şaşırtıcı değildi, zaten her biri bu türün önde gelen isimleri olduğu için güzel bir sonuç çıkması kaçınılmazdı, ancak bu türün dışında isimlerin, Işın Karaca’nın, Yaşar’ın, Yonca Lodi’nin, Seksendört’ün ve özellikle Hayko Cepkin’in bu albümde bulunması, bence müziğin kardeşliği ve sınır tanımazlığına mükemmel bir örnek olmuş. Bilhassa Hayko’nun bulunması o kitlenin ilgisini bayağı çekecek bence. Şarkıcıların seçtiği şarkılar, tam kendilerini anlatan şarkılar gibi. Yani hiçbirine bu şarkı olmamış, oturmamış demiyorsunuz. Bu başarılı şarkı seçimleri de sanatçıların yorumlarındaki başarıya yansımış, hepsi severek, hissederek söylemiş gibiler şarkıları. Bir de hangi şarkı olursa olsun, dinlerken hep sanki bu sanatçıların kendi albümlerini dinliyormuş gibi oluyorsunuz. Bu albümle ilgili bir eleştirim, keşke bu şarkıların yer aldığı albümlerin adlarından da bahsedilseydi, böylece bu şarkıların orijinallerini merak edenler albümleri de bulabilir ve Onur Akın müziği daha da yayılabilirdi. (Ve bu hizmeti de size bu müziksever kardeşiniz veriyor :) ) Bir de Ey Hayat albümünde yer alan Ben Yağmur Yüklü Bir Bulutum şarkısı da olsaydı keşke.

Albümdeki şarkıların alındığı albümler şunlar:

1) Bana Bir Gül Ver : Asi ve Mavi (1999)
2) Asi ve Mavi : Asi ve Mavi (1999)
3) Geceyi Sana Yazdım : Asi ve Mavi (1999)
4) Seviyorum Seni : Nereye Ey Güzel İnsanlar (1995)
5) Bozgun : Aşk Bize Küstü (1997)
6) Firari : Firari (2003)
7) Ey Hayat : Ey Hayat (2000)
8) Ne Olur Bir Sabah : Seni Aşka Yazmalı (2002)
9) 33 Kurşun : Asi ve Mavi (1999)
10) Gaybana Geceler : Nereye Ey Güzel İnsanlar (1995)
11) Yağmur Yüreklim : Asi ve Mavi (1999)
12) Hala Koynumda Resmin : Aşk Bize Küstü (1997)
13) Dağınık Gazel : Asi ve Mavi (1999)
14) Yüreğimdesin : Mor Bir Hüzün (2009)
15) Ahım Kalacak : Ey Hayat (2000)
16) Bekle Bizi İstanbul : Yediveren (1989) (Grup Baran)

Kısacası bu albüm, her arşivde bulunmalı, bizi bize anlatan melodileri her daim hatırlamak için. İnsanlar tarafından ne çok sevildiğini, saygı duyulduğunu hayattayken görmek şansına erişen nadir sanatçılardan Onur Akın… Daha nice yılların olsun üstat… Gümüş yılın kutlu olsun…

ONUR AKIN DİSKOGRAFİSİ

ÇIKIŞ YILI 1989

ÇIKIŞ YILI 1991

ÇIKIŞ YILI 1993
ÇIKIŞ YILI 1995
ÇIKIŞ YILI 1997
ÇIKIŞ YILI 1999 
ÇIKIŞ YILI 2000
ÇIKIŞ YILI 2002
ÇIKIŞ YILI 2003
ÇIKIŞ YILI 2005
ÇIKIŞ YILI 2007
ÇIKIŞ YILI 2009