Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

6 Ekim 2012 Cumartesi

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM... 1. KISIM


ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM… ORHAN GENCEBAY İLE BİR ÖMÜR
Sayın ve sevgili postdaşım. Bazı isimler vardır, içinde bulundukları toplumun sesi olurken, bir yandan da toplumu değiştirir, etkiler. Orhan Gencebay 60. sanat yılında hala bunu başarabilen sanatçılar. Karşılıklı çok şanslıyız, biz onun gibi bir sanatçıya sahip olduğumuz için, o da yıllardır bu topraklardan gelip geçmiş nice isimleri unutmuş bir halkın hala baş tacı ettiği bir sanatçı olduğu için. Orhan Gencebay üzerine tez yazılası bir sanatçı. Bugün arabesk filan kategoriler altına alınarak burun kıvrılan bir müziği her eve soktuğu için başarılıdır. Bugün müzikle ilgilensin ilgilenmesin, zengin, fakir herkesimden insanı birleştirici bir şey olmuştur Gencebay müziği, zira herkesin dimağında bir Orhan Gencebay arkısı mutlaka bulunur.

Benim için Orhan Gencebay müziğini farklı kılan kompozisyonu olmuştur hep. Bilirsiniz şarkılarda ara nağme kısımları hep genelde nakaratın melodik tekrarı olarak gider. Oysa ki Orhan Gencebay şarkılarında introsundan ara nağmesine kadar bir şarkı içinde birkaç şarkılık nağme barındırır. Şarkıların armonisi hep farklıdır. Orhan Gencebay’ın şarkılarını farklı yapan budur. Her biri bir müzikal zenginlik barındırır, yaylıların geçisinden, davullara, telli çalgılardan, nefeslilere bir yolculuk gibidir bu şarkılar. Orhan Gencebay’ın müzikal birikimini en açık şekilde o saçmasapan Popstar yarışmasında görmüştüm. Orada müzikle ilgili tek kişi Orhan Gencebay’dı ve müzik için söyledikleri, verdikleri bilgiler, oradaki yarışmacımsılar için ne ifade etti bilmem ama benim kulaklarıma doldu. Müzikal olarak tarzımın çok içinde olmasa da Orhan Gencebay’a bir kez daha saygı duydum.
 
Orhan Gencebay şarkılarında toplumu anlatır, sevdaları, sıkıntıları, mutlulukları, kederleri bu yüzden hepimizin Orhan abisidir aslında, insanlar kendilerini buldukları için Orhan Gencebay’ın üzerine titrerler. Bu açıdan Gencebay toplumun köprüsüdür desem yeridir. Bu yazının konusu olan saygı albümdeki isimlere bakmak bunu kanıtlamaya yeter bence. Zira Albüm aslında Türk Müzik tarihinin bir karması gibidir. Yılların dev sanatçıları yanında yeni dönem şarkıcılarının, her tür kitleye hitap eden bir uyumluluk içinde bu albüm için bir araya gelmesi Gencebay’ın sanatsal birleştiriciliğinin açık kanıtı. Müziğini beğenirsiniz, beğenmezsiniz ama Orhan Gencebay’ın büyüklüğü ve Türk müziği tarihi içindeki yerinin hakkını vermemek mümkün değildir!

Gelelim albüme. Albüm son dönemde müzik dünyasının en dikkat çekici prodüktörlerinden Polat Yağcı’nın projesi. Gerçekten çok özenilmiş bir proje belli. Kapak ve kartonet tasarımı özellikle hoşuma gitti. Altın sarısı rengi, albüme nostaljik bir hava katarken, aynı zamanda Altın yıl + 10 yıl devirmiş bir sanatçıya atıfta bulunması bakımından çok hoş. Ayrıca albüme katkı sağlayan sanatçıların fotoğrafları yerine kalem çizimi görselleri ve Orhan Gencebay için yazdıkları sanatçıların adını gündeme getirirken Orhan Gencebay’ın adının geri planda kalmaması açısından çok iyi olmuş. Orhan Gencebay’ın teker teker albüme katkı yapan sanatçı ve şarkıcılara (kusura bakma sevgili postdaş bu ayrımı yapmam gerekiyor) notları albümün hoş unsurlarından. Albümün –ve aslına bakarsanız genel olarak tüm albümlerin- en büyük sorunu fiyatı… 30 Lira olması yazıktır, günahtır dedirtiyor. Ama bu arşivlik albüm için de değer. Bu CD fiyatları konusu ayrı bir yazının konusu olacak…

Albümün aslında daha erken çıkması planlanıyordu. Ancak çeşitli müzik kaynaklarında okuduğum bir habere –beni hiç şaşırtmayarak- şarkı listesi krizi çıktığı için albümün çıkışının geciktiğini yazıyordu. Efendim sene olmuş 2012, A1’de ben olucam sen olucam kavsaı nedir Allahaşkına? A1 mi kalmış? Albümün ilk şarkısı olmak için bazı kişilerin ortalığı birbirine katmasının ardından (bu da işte sanatçı/şarkıcı farkı!) katkıda bulunan santçıların/şarkıcıların isimlerinin alfabetik sırayla yer alması şeklinde çözülmüş şarkı sıralaması krizi… Komik… bir yanda bir devin albümünde yer alma “ayrıcalığını” tanınsın, öte yandan “neden ilk sırada ben yokum” egoları alsın yürüsün!! Bu yüzden bazıları sanatçı olamıyor, hep şarkıcı kalıyor!

Albümdeki şarkılara teker teker geçmeden önce, katkıda bulunan sanatçı ve şarkıcılara ve onların Orhan Gencebay için yazdıklarına bakıyorum da, bu kadar değişik altyapılardan gelme insanları bir çatı altında toplayabildiği için Orhan Gencebay’a bir kez daha şapka çıkarıyorum. Uzun süre sonra, yasal satışlarda patlama yapıp, resmi olarak en çok satan albüm olduğu için de alkışı hak ediyor.

Şarkıları değerlendirirken tarafsız olmaya çalışacağım. Ancak birkaçıyla ilgili net fikirlerim var.
 KISIM 1
CD 1
AJDA PEKKAN – SEVEREK AYRILALIM
Daha önceki albümlerinde, Dertler Benim Olsun, Kaderimin Oyunu gibi şarkılarını seslendiren Ajda Pekkan bu albümde Severek Ayrılalım şarkısını söylüyor. Açıkçası, Ajda son yıllarda ısrarla Disko Kraliçesi tahtına oynamaya başladığından beri ne söylediği şarkılardan bir şey anlıyorum, ne de severek dinleyebiliyorum. Bu şarkının düzenlemesi – doğru tabirse – tam ortaya karışık olmuş. Biraz ondan, biraz bundan, biraz da şundan koyalım diye, disko, arabesk, pop, rock ne kadar tür varsa harmanlanıp cıstaka boğulmuş ve sonuçta ortaya Ajda’nın sesinin cıstaklar arasında boğulduğu, özü kaybolmuş bir şarkı çıkmış. Şarkı ayrılığı anlatıyor da, bu yorumu dinlerken ben bu şarkıda ayrılıktan dolayı üzülmüş bir insan havası alamıyorum. Ajda’nın yorumu, Ajda sanki bu şarkıyı tek başına “duygulu” söylemeye çalışırken üzerine cıstaklar oturtulmuş bir montaj gibi geliyor. Neyse bu şarkıdan Severek Ayrılalım ve ilginç bir deneysel çalışmaya bakalım.

ATHENA – BİR ARAYA GELEMEYİZ
Athena ilk çıktıkları günden bugüne hep farklı, hep dikkat çekici, belki bu ülkenin müziği için cesur denebilecek işler yapmış bir grup. Özellikle “cover” meselesini çözmüş olmaları bile benim gibi bir müziksever için çölde vaha şeklinde. Zira “cover” denilince akla eski bir şarkının üzerine iki cıstak atmak olduğunu sanan bir müzik camiası söz konusu. Halbuki “cover”dan anladığım benim, bir şarkıyı alıp özgün dokusunu korurken onu kendine mal edilmesini sağlayacak bir özgünlükle icra edebilmektir. Athena “Courtney Love” onaylı Nirvana “Breed” cover’ı Köpek ve en son Frank Sinatra “My Way” coverı “Ben Böyleyim” ile şarkının özgün dokusuna kendi dokunuşlarını getirmişlerdi.

Orhan Gencebay’ın daha önce duymadığım ve albüm kartonetinde kendinden sonra ilk kez Athena’nın söylediğini belirttiği bu şarkıda gene geleneği bozmayıp eli yüzü düzgün bir iş çıkarmışlar. Hafif reggae tonları ile başlayan şarkı Rock formu ile karışıp, üstüne akıcı bir yorumla enfes olmuş… Bağırmadan çağırmadan, yalın bir şekilde söylenen şarkı tam Athena olmuş. Kendi tarzlarına çok iyi yakıştırmışlar, bence konserlerde banko olabilir bu şarkı. Athena kitlesine yakın gelebilecek bir şarkı.

BERKAY – DÜNYA DÖNÜYOR
Bu albümde yer alması Berkay’ın bir anlamda müzik dünyasınca kabul edildiğini gösteriyor. Taburcu, Ele İnat ve en hafif tabirle “sevmediğim” Lolita gibi şarkılarla daha bir buçuk iki senelik bir geçmişi olan Berkay, biraz da albümünün Polat Yağcı’nın şirketinden çıkmış olmasının kredisini kullanıyor gibi geldi. Şarkıyı önceki çıkardığı şarkılar formatında söylemesi dışında, arabesk bir şarkıyı bir pop şarkıcısı olarak yapabildiği kadar söylemiş. Bol cıstaka arabesk sosla kendi tarzının pek uzağına gitmemiş. Benim pek içimin ısınmadığı bir yorum ama muhakkak kulüplerde çalınır.

CANDAN ERÇETİN – BENİ BÖYLE SEV
Candan Erçetin, müzik öğretmeni olması ve müzik türlerine aşina olması sonucu pek çok türde şarkıyı kendine özgü seslendirebilme kapasitesinde bir sanatçı. Bu yüzdendir, her saygı albümünde mutlaka adı geçer. Murathan Mungan, Ezginin Günlüğü, Teoman gibi isim ve gruplara yapılan albümlerinde adına rastlıyoruz. Bu albümde

Dikkatimi çeken bir nokta, albümdeki herkesin Orhan Gencebay için bir şeyler yazmışken, Candan Erçetin hanesinin boş kalması! Yazmadı mı, yoksa vakit mi olmadı ama, Candan Erçetin bu projenin üzerine pek düşmemiş gibi hissettirdi bana. Candan Erçetin’in soğuk duruşu, son zamanlarda iyice yoran sesi ile tarzı ve dünyanın görmüş geçirmişi gibi hayat dersleri veren şarkılarına uzun süredir mesafeliyim.

Bu şarkıda ise duymak istediğim Candan var. Yormadan, sade, temposu ile olması gereken yorum bu, başlıyor, çıkıyor ve bitiyor. Candan gene müzikal birikimini ve ustalığını konuşturmuş. Hakkını vermek lazım, her şarkının hakkından geliyor. Albümün hareketli şarkılarından olan bu şarkı kulağıma doldu bile. Candan’ın o sevdiğim ilk zamanlardaki yorumculuğunu buldum bu şarkıda…

DEMET AKALIN – FARKINDA MISIN
Demet Akalın’ı seversiniz, sevmezsiniz ancak bir gerçek var ki, mankenden şarkıcı olmaz diyenlerin tümünün iddialarını çürütürcesine müzikte geldiği nokta takdire şayan. Resmen şarkıcı olarak kendini kabul ettirdi. Bunda ticari zekasının ve magazinel kişiliğinin yanı sıra, kendini pazarlamayı iyi bilmesi ve iyi/slogan şarkılar seçme kabiliyeti var. Bu albümdeki yorum da tipik Demet yorumu işte. Demet saf pop yapıyor olsa da, şarkılarındaki arabesk ruh ve yorum zaten bilinen bir gerçek. Dolayısıyla bu şarkıyı Demetçe söylemiş. Demet fanlarını tatmin edecek bir yorum olmuş. Garip ama Ajda’dan daha çok beğendim.

DENİZ SEKİ – BENİM DÜNYAM
Birkaç sene önce Ebru Gündeş’in yorumuyla hastası olduğum bu şarkının bu albümde Deniz Seki’ye emanet edildiğini öğrenince, ne yalan söyliyim, başta çekindim biraz. Önce Orhan Gencebay’dan dinleyip sonra Ebru Gündeş yorumuna bayıldığım ve onlardan duymaya alıştığım bu şarkı benim için çok özeldir. Zor şarkıdır, tizi tam bir isyan çığlığıdır. Seni benim kadar seven bulamazsın, derken o samimiyeti bir Ebru Gündeş’te bulmuşumdur. Dolayısıyla Bu şarkıya geldiğimde biraz durakladım. Bu şarkı ayrıca o bahsettiğim uzun armonik girişli şahane şarkılardandır.

Deniz Seki kalemiyle olsun, şarkılarıyla olsun, yorumuyla olsun, çok sevdiğim bir sanatçı ve yorumcu ama bu Deniz Seki’ye açıkçası giydiremedim bu şarkıyı, çünkü tizlerdeki o duygu yoğunluğunu verememiş, kalın tondan devam etmiş, bir de sanki bitse de gitsek der gibi hızlı hızlı söylemiş. Sesini zorlamamaya çalışmış, riske girmemiş, “gönül sensiz kalmasın” tizine çıkmaya çalışırken resmen yoruluyor sesi. Şarkıyı hissetmemiş. Keşke başka bir şarkıyı seçseymiş.

DUMAN – GÖNÜL
Orhan Gencebay’ı Radiohead kıvamında dinlemediyseniz, işte fırsat. Duman gene farklı, “cover” yapmayı bilenlerden, zira birkaç yıl önceki “Her Şeyi Yak” “cover”ı ile bunu haydi haydi kanıtlamışlardı. Bu şarkı da tam Duman olmuş. Psychedelic ve karanlık bir havası var. Ama gene de bildiğimiz Gönül şarkısı ve şarkının havasını alıp bambaşka bir formata büründürmüş. Bu gönül, underground ortamlarda yetişmiş bir gencin hislerini anlatan bir gönül yorumu olmuş. Şarkıyı dinlerken Orhan Gencebay’ın şarkıyı yazdığı zamanki, hatta söylerkenki ruh hali formatından çıkıp, karanlık ortamlarda yetişmiş birinin ruh halinin empatisini kuruyorsunuz. Yani bu şarkıdaki Gönül artık tamamen bambaşka bir birinin gözünden Gönül olmuş. (Anlatamadımmmm) Bu şarkıyı böyle bir ruh haline büründürmek ve bunu dinleyene geçirebilmek de büyük başarı. Kaan’ın sesi çok değişik geliyor bu şarkıda.

EBRU GÜNDEŞ – DİL YARASI
Ebru Gündeş kendini saçma bir arabesk furyasına ve gırtlağına kaptırmadan önce saygı duyduğum bir yorumcuydu. Sesinin tonu, rengi, yorumu her şeyiyle çok iyiydi. Sonra arabesk gırtlağa bir bulaştı, dinleyemez oldum. O gırtlak nağmeleri filan. Öte yandan iyi yorumcudur, hakkını vermek lazım. Bu faktörler göz önüne alındığında, Ebru Gündeş bütün bu albümdeki sanatçı ve şarkıcılar arasında 1 – 0 önde başlıyor zaten (daha dinlemeden). Ayrıca Ebru Gündeş, en sevdiğim Orhan Gencebay şarkısı olan “Benim Dünyam”ı birkaç sene önce muhteşem yorumlamıştı ki, bu bile bu albümdeki beklentimi daha da arttırıyordu. Dil Yarası söylemesi çok zor olmayan, naif, Ebru’nun -gereksiz arabesk gırtlağını kullanmazsa- çatır çatır gebertip, arkasına bakmadan geçip gideceği bir şarkı. Tarzına da yakın olduğu için işi çok zor değildi. Bu şarkıda Ebru, tarzının da bu olması dolayısıyla olması gereken gibi söylüyor, ne bir eksik ne bir fazla. Bir Benim Dünyam kadar olmasa da, eli yüzü düzgün bir yorum olmuş. Albümün artılarından benim için.

EMEL SAYIN – HAYAT DEVAM EDİYOR
Emel Sayın ne söylese dinlenir, Emel Sayın ne söylese güzel söyler, adabına, makamına uygun söyler. Pop müziği de, Sanat müziğini de, Arabeski de hakkıyla kendi tarzına uygun okur. Büyük sestir Emel Sayın. Son zamanlarda “Haylazım” filan gibi yazık şeyler söylemesini de artık bu kadar sene sonra eğlenme hakkını kullanmak için söylediğini düşünürüm bu yüzden. Bu hareketli şarkıda aklımda 90’ların başındaki Emel Sayın geldi ve bunca sene sonra o Emel Sayın’ı duymaktan mutlu oldum. Kadın sanki zaman makinesi, sesi de değişmiyor görüntüsü de. Bu şarkıdaki yorumu abartısız, olması gerektiği gibi, yormadan insanın içine akıyor… Bir yandan da günümüzün sound’una uygun. Bir kere şarkı sözleri ve müziği açısından da Emel Sayın diskografisine ve bunca senelik kariyerine aykırı düşmüyor. Tutarlılık var. Bu şarkıyı Emel Sayın’ın yeni albümünde görsem yardırgamazdım. Emel Sayın şarkısı derdim, çünkü tam üstüne oturan bir elbise olmuş bu şarkı. Emel Sayın’ın her devrin sanatçısı olması boşuna değil. Bu albümdeki yıldızlı artılardan…

EMRE AYDIN – BİR TESELLİ VER
Emre Aydın son dönem rock müziğin mutsuz çocuğu olarak bu şarkıyı seçmesi yerinde olmuş. Sound tamamen bambaşka bir formata büründürmüş bu şarkıyı ama gene de eksik bir şey var sanki… Şarkının ruhu mu kaybolmuş gibi sanki. Bilemedim. Nötrüm bu şarkı ve bu yorum hakkında. Özellikle  baştaki “Bir Teselli Ver, bir teselli ver, yarattığın mecnuna bir teselli ver” ve ikinci bölümün başlangıcındaki “Bana ne gerek, bana ne gerek, senin aşkından başka bana ne gerek” kısımlarındaki yorumu hiç ama hiç sevmedim. O kısımlar ki şarkının özü, en önemli kısmı, şarkıya merama girişin kapısı. Emre Aydın’ın sesi yetersiz kalmış oralarda. Titriyor, hemen bitmek istiyor vs. Diğer yerlerde Afili Yalnızlık Emre soundu yerinde. Rock soundu evet başarılı ama bu yoruma çok başarılı diyemedim bi türlü. Yok, bu şarkı Emre Aydın değil hiç…

HANDE YENER – KADERİMİN OYUNU
Hande Yener müzikte cesur adımlar atabilmesiyle takdirimi kazanan ama Sinan Akçıl’ın ağına düşmesiyle ilgi alanımdan çıkmış, iyi müzisyenliği su götürmez bir yorumcu. Bu şarkı ise Orhan Gencebay’ın klasiğinin klasiği olmuş ve insanın “söylerken altında kalır mıyım” diye düşündürten öyle büyük bir şarkı. Hande Yener’de de bu endişeyi taşıdım. Çünkü Hande Yener’i ne yapsa yerin dibine batırmaya hazır bir grup var gibi gelir hep.Hande bu işten alnının akıyla ya çıkacak ya çıkacaktı. Velakin bu şarkı disko tarzında düzenlenmiş bir Hande Yener şarkısı olmuş. Beni düşündüren “ne soranım var ne soranım öyle yalnızım ki, çilesiz günüm yok, dert ararsan çok, öyle dertliyim ki” diyen birinin bunu neden cıstaka cıstaka eşliğinde yaptığıdır. Şarkı acı bir şarkı, ama söyleyen pek acı çekmiyormuş gibi duruyor. Şarkının içeriğiyle biçeminin tutarsızlığından bahsediyorum (sadece bu şarkı için değil, genel olarak tüm şarkılar için, bkz. Barlarda “ayaklar altında sürünüyorum” diye hoplayıp zıplayan grup). Sound olarak evet yüksek ve dinamik bir yorum ve sound. Ses harika, cıstaklar bile yerli yerinde. Ama güzelim ne söylediğine de baksana azıcık. Aldı sevdiğimi –cıstaka cıstaka cıstaka –verdi zulumuuu” aaghhhh içim parçalandı… Hande başka şarkıyı mı seçseymiş keşke… Yorum on numara, düzenleme on numara ama içerik tutarsız! Bu şarkıyı hangi ruh halinde söylediğini hayal edeceğiz Hande’nin?

İZEL – KABAHAT SENİ SEVENDE
Müthiş bir yorum olmuş. Sade, her zamanki zarif İzel yorumu, yormadan, popüler sounda dönüştürülmüş bir Orhan Gencebay şarkısı olmuş. Tam İzel bir şarkı. Her şey olması gerektiği gibi. Bundan bikaç sene önce Teoman albümünü dinlerken de aynısını hissetmiştim. “Senden Önce Senden Sonra” o albümdeki en “İzel”e ait Teoman şarkısıydı ve İzel çok güzel hakkından gelmişti. Bunda da aynı durum var. İzel gerçekten severek okumuş, bunu hissettim ve sesine çok gitmiş bu şarkı. Yeni albüm İzel şarkısı kaydı gibi. Düzenlemesi yerinde. Yorumu ile eksiği yok fazlası var bir şarkı.

(İzel’e kişisel not, sizi bilenler ve içinizi görenlerden başka hiç kimsenin hiçbir lafına aldırmayın, siz geldiğiniz noktada saygı duyulan bir yorumcusunuz, yaptığınız işler, başarılarınız ortada, her albümünüzde, katkıda bulunduğunuz tüm albümlerde bu fark kendini gösteriyor. Bu farkı göremeyen (ya da değerlendiremeyen diyeyim) de kendi satmayan albümleriyle ancak 15-20 kişilik barlarda yemek dahil 15 liraya şarkı söylüyor (anladınız sanırım)).

KUTSİ – BEN O ZAMAN ÖLÜRÜM
Ses rengi çok değişik gelir Kutsi’nin bana hep. Bundan birkaç sene önceki popülerliği kalmamış olsa da, son zamanlarda daha çok oyunculuğa yönelmiş olsa da Kutsi müzik denince akla gelen nevi şahsına münhasır isimlerden olmuştur. Bu şarkının introsu daha ilk girdiğinde durdurup şarkının bildiğim kadarını Kutsi’nin sesiyle aklımda canlandırmaya çalıştım. Çıkan sonuç gayet güzel geldi kulağıma. Kutsi bu şarkı için biçilmiş kaftan olabilir dedim velakin yanılmadım. Duru, sade bir söyleyişle Kutsi’nin aklımdaki yorumu artık CD çalarımdaydı. Bilmiyorum yaşlandım mı nedir sayın postdaş, artık şarkılarda bu tarz böyle sadelikler arıyorum. Bağırıp çağırdığı şarkılarını da bildiğim şarkıcıların bağırmadan da şarkı söylenebildiğini gösterdikleri örnekleri daha bir seviyorum. Kutsi Sana ne filan gibi popüler şarkılardan, Geçer gibi şarkılara yorumculuğunu göstermiş bir şarkıcıydı. Çok da sansasyonu olmayan şarkıcılardan, dolayısıyla içeriği ve yorumuyla bu şarkıyı çok yakıştırdım Kutsi’ye. Riske girmemiş, gereksiz nağmelere girmemiş, gerektiği gibi söylemiş ve çıkmış. Yıldızlı On. Duygusu var şarkının.

MANGA – YA EVDE YOKSAN
Canlarım bir kere de şaşırtın beni. Türkiye’nin parmakla gösterilen başarılı gruplarından biri olmanız demek, illa her türde ve tarzda başarılı olmanız demek mi? Daha ilk notaları CD çalardan yayılmaya başladığı andan itibaren ben buradayım diyen bir yorum! Daha ne denir ki. Olun siz, hep olun! O kadar doğru bir şarkı ki bu, Manga da biliyor işini, evirip çevirip Manga şarkısı yapmış işte. Katıksız saf Manga şarkısı. Hem dinamik hem derinden… Ferman’ın yorumu tavanda… Şarkı çok yükselmiş… Ses efektleri… Konserlerde fena olucak bu şarkı. Çok fazla beğendimmmmm….

MUSTAFA CECELİ – YARABBİM
Al işte şarkıcısını bulmuş bir şarkı daha. Mustafa Ceceli müzik dünyasında edindiği deneyimi gerek kendi albümlerinde gerekse katkıda bulunduğu albümlerde cömertçe sergiliyor. Tabi işin mutfağında olunca şarkıyı seçmek de kolay oluyor. Bu şarkı Mustafa Ceceli tam. Sade, riske girilmemiş, sesine en uygun şarkı. Bu şarkı Limon Çiçekleri ve Hastalıkta Sağlıkta ile başlayan düğün şarkıcısı konseptini bir adım ileriye taşıyor. Mustafa Ceceli’nin şarkıları öyledir ya. Hep böyle ilk dans parçası filan gibi gelir kulağa. Bu şarkıda öyle bir ilk dans parçası formunda. Pek benim sık dinleyeceklerim arasına girmeyecek olsa da, özellikle hatrı sayılır M.Ceceli dinleyicisini tatmin edecek kadar iyi bir iş ve yorum olmuş. M.Ceceli de riske girmemiş söylerken, zorlamadan, zorlanmadan söylüyor.

MUSTAFA SANDAL – KIR GÖNLÜNÜN ZİNCİRİNİ
Bilen bilir Mustafa Sandal’ın yorumcu yönünü ciddiye almam alamam. Çünkü şarkı söyleyemez Mustafa Sandal. Mustafa Sandal’ın en başarılı olduğu yer müziğin mutfağıdır. Ama bu kadar senelik bir müzik kariyeri var madem deyip dinledim. Şaşırttı beni açıkçası, hiç fena olmamış, hayır hayır gene şarkı söyleyemiyor, ama bu sefer o kadar kulağa batmıyor. Şarkı ilginç bir şekilde yükselmiş. Tüm önyargılarıma rağmen başarılı buldum sayın postdaş. Bu da bana yeter deyip burada bırakıyorum. Şarkı başladı, bitti ve ben sıkılmadım… İlginç.

NİLÜFER – DERTLER BENİM OLSUN
Nilüfer Kuruçeşme Arena’da bu şarkıyı söyleyeceğini ilk ilan ettiğinde, “Neden ki?” dedim ilk etapta. “Söyleyebileceği bir dolu başka şarkı vardı. Neden bu acıklı şarkı?” Sonra iyi ki bu olmuş dedim. Nilüfer de risk almaktan korkmayan bir sanatçı ve bu şarkıyı çok iyi söylemiş. Gerçi şu tutarlılık meselesi bu şarkıda da var, yani Nilüfer’i düşündüğümde çilelere dertlere yolcu birini canlandıramıyorum kafamda. Gel gör ki, Nilüfer’in bir de arabeske göz kırptığı Sensiz Olmaz gibi şahane bir albüm gerçekliği var. Yani Nilüfer’in yabancı olduğu bir tür olmadığı için kolayca altından kalkacağı belliydi. Düzenlemesi ve yorumu çok şık olmuş. Nilüfer resmen hissederek söylemiş. Bu yüzden yok yaa Nilüfer ne yapsa dinlerim (ehmm arada yaptığı Zalimin Kararı filan gibi göz ardı ettiğim çalışmaları hariç)

KORO – BATSIN BU DÜNYA
Her ne kadar “barış için, sevgi için, kardeşlik için batsın bu dünya” ironisini anlamamakta ısrar etsem de, Orhan Gencebay’ın bu klasik şarkısının gönlümde ayrı bir yeri var. Açılış Sibel Can’la başlıyor, genelde bu tür toplu söylemelerde ilk giriş bütün parçanın gidişatını belirler ya Sibel Can’ın girişi çok güçlü ve çok güzel olmuş. E aksi de beklenmez zaten. Orhan Gencebay’la yoğrulmuş yılları, o söyleyemeyecek de ben mi söyliycem J Sonrasında bütün sanatçılar söylemiş işte, herkes kendinden bir parça katarak. Başarılı olmuş ses uyumları ve söyleme yerleri, birbirini tamamlamış.

Böylelikle ilk CD hakkındaki naçizane düşüncelerimi okudunuz sevgili postdaşlar, ikinci CD'de görüşmek üzere...


---DEVAM  EDECEK---

5 Ekim 2012 Cuma

GİTTİM GÖRDÜM İZLEDİM... NİLÜFER KURUÇEŞME ARENA KONSERİ [13.09.2012]

HER DEVİRDE NİLÜFER - GEÇ KALMIŞ BİR KONSER YAZISI

 Nilüfer benim için hep o kırılgan görünümlü dev sesli sanatçıdır. Bir yanı insana mesafeli ve uzak öbür yanı sıcak ve samimi gelir bana hep. Nilüfer’i ilk beynime sokan albüm Esmer Günler’den bu yana hep benim için hep başka bir yerde olmuştur. Belki şarkıları çok hissettirmesinden, belki ona ulaşamamanın büyüsünden, ne derseniz deyiniz, Nilüfer bu toprakların gelmiş geçmiş en muhteşem seslerindendir. Kaset arşivime başladığım 1990 yılında aldığım iki albümden birinin Esmer Günler olması, (diğeri canım Zerrin Özer’in Dünya Tatlısı albümüdür) CD arşivime başladığım 1993-94 yıllarında ilk aldığım CD’nin Geceler olması evrenin bir işareti olsa gerek. Müzikal bilincim geliştikçe, Nilüfer’e hayranlığım daha da arttı. Zamanla kimler geldi kimler geçti, ama Nilüfer hep vardı benim için.

Nilüfer’le ilk tanışma şansı içinse, 2011 yılındaki 12 Düetler albüm lansman konseri oldu. Çok sevdiğim 4x4 Deniz Tuzcuoğlu’nun yardımlarıyla kulise girebilmiş, konser sonrası partisine kalabilmiş ve Nilüfer’le ayak üstü muhabbet edebilmiştim. Açıkçası ilk gördüğümde yanına gitmeye çekinmiştim. Zira ortak kanı Nilüfer’in normalde fazla mesafeli olduğu ve herkesle “konuşmadığı” yönündeydi. Gene de cesaretimi toplayıp ona bendeki yerini ve albümlerinden bahsedebildim. Nilüfer’in yüzündeki gülümseme –o anlıktı, belki de nezakettendi sadece- ve konuşmaya devam etmesi (hani sıkılma belirtileri vardır, anlarsınız bir bakışta) tüm endişelerimi silip attı ve Nilüfer’i boş yere yıllardır sevmediğimi anlamak beni daha çok sevindirdi. Gülmeyiniz sayın postdaş, ben böyle şeylere çok değer veririm. Şarkılarında dostluktan sevgiden bahsedip, bir yerde karşılaşınca nezaket icabı bile bir selamı çok gören kimler geldi bu fakirin müzikal yaşantısından.

Sonra o meşum haber geldi. Canım Nilüfer’im çok şükür geçip giden o hastalığa yakalanmış. Ama neyse ki daha yaşayacağı günler, söyleyeceği şarkılar varmış. Nilüfer, o küçük dev kadın, bunu da atlattı ve ben sevgili sanatdaşım Onur Karamercan’dan müjdemi aldım. Nilüfer tedavi süresince ara verdiği sahnelere 13 Eylül günü Kuruçeşme Arena konseri ile geri dönecekti. Tabi ki hemeeeen en önden biletler alındı ertesi gün. Bir de tüm albümlerini bastırttığım bir de tişört yaptırdım.

Tam iki ay çantamda taşıdım bileti, her an yanımda olması sanki zamanı daha da yaklaştıracakmış gibi….

Ve 13 Eylül gelip çattı, işten çıkıp Onur’la Kuruçeşme’ye doğru yollara düştük. Onur’u sakinleştirmeye çalışıyordum ama kendimi nasıl sakinleştirecektim? Konsere sayılı dakikalar kala, acaba hangi şarkılar söylenecek oyunu bile oynadık.

Ve konser, bembeyaz-cam göbeği mavisi bir fonda canım Nilüfer’in hepimizi yere serdiği Göreceksin Kendini ile başladığında Kuruçeşme Arena alkıştan yıkıldı resmen. (Abartmıyorum sayın postdaş, hakkaten insanlar özlemiş Nilüfer’i).

Konsere gerçekten çok özenildiği, dansçılarıyla, görselleriyle, videolarıyla, repertuarıyla çok büyük bir projeksiyon olduğu belliydi.

Nilüfer Göreceksin Kendini’yi beyaz fonda söylerken, aklımdan bu aranın Nilüfer’e ne kadar yaradığını geçiriyordum. Zira birkaç sene önce gittiğim bir konserinde sanıyorum Nilüfer hayatının en kötü performansını göstermişti. Oysa şimdi adeta sanat hayatının başındaymış gibi bir sesle gürlüyordu Kuruçeşme Arena’da, zira böyle düşünmeye kalmadan, Nilüfer’in ağzından da şunlar döküldü: “Bu gece burada olmaktan, sizlerle yeniden bir araya gelmekten dolayı çok mutluyum. Kendimi sanat hayatımın başında gibi hissediyorum, yeniden hoşgeldiniz” Veee derken perde açılıyor, arkasından büyük senfoni orkestrası ve Nilüfer’in orkestrası kişisel favorim olan Sensiz Olmaz’a giriyor. 12 Düet’te  çok mutsuz olduğum şarkıydı. Teomanla düeti bu şarkı ancak bu kadar ruhsuz söylenirdi dediğim için bir daha dinlemeye tahammül edemediğim tek şarkıydı. Nerde o gümbür gümbür “Yok sensiz olmaaaaaazzz” diye gürleyen Nilüfer, nerde 12 düet albümündeki mıymıy yorum diye düşünüyorum. Neyse ki konserde ilk halini söyledi de mutlu oldum. Sonrasında Dünya Dönüyor’a girdi. Bu gece Nilüfer resmen bütün sanat hayatını anlatan şarkılardan bir repertuvar hazırlamış. Nilüfer sahnede yine yeni yeniden şarkıcılığın kitabını yazıyordu, müthişti!

Bu arada saçmasapan bir olay da yaşadım ki sayın postdaş anlatmasam, bu blog ağlar! Şimdi bu konser değil mi sayın postdaş, yani eşlik edilmesi, ne bileyim en azından bir alkış filan beklenir değil mi? Her zamanki gibi bu fakir kulunuz, en hafif tabirle saçma sapan insanların arkasına düşmüş. Ben şarkılara eşlik ediyorum orda, alkış kıyamet, öndeki yaşlı amca ne dese beğenirsiniz! “Evladım, ben 50 yıldır Nilüfer dinlerim, buraya da onu dinlemeye geldim seni değil!” Ben de dilimde söylemeye zor tuttuğum kelimelerle olanca usturubumu takınıp “Şaka yapıyosunuz heralde, konserdeyiz, farkında değilsiniz galiba, tabi ki eşlik edicem” dedim. Adam bütün konser boyunca bırakın eşliği tek bir alkışlama bile yapmadı üstelik! Konserin ikinci yarısında bir de bana laf sokmaz mı?? Ben orda Nilüfer’e “Sensiz bi gün bile geçer mi?” ye bağırdım, adam ordan “ama sesi de pek bet!” demez mi? Saçı olsaydı saçını başını yolucaktım! Her yerde beni bulur böyleleri!

Neyse devam edelim. Nilüfer Böyle Ayrılık Olmaz ve Yolcu Yolunda Gerek’ten sonra Benim için şahsi olarak en bana özel şarkısı Karar Verdim’e girdi.

Konserdeki şarkıların sırası şu an net olarak aklımda olmadığı için satırbaşları vermek daha güzel olacak.
- Görseller çok ama çok başarılıydı. Nilüfer Kavak Yelleri’ni şeffaf bir perde arkasından ve perdeye yaprak döken kavak ağaçları görseli yansıtılarak kavak ağaçları altında söylüyormuş havası veren mizansen olağanüstüydü. Hele şarkı sonunda Nilüfer’in uzun yıllar müzikal yol arkadaşı olan rahmetli Buğra Uğur’un yansıtılan görseliyle anılması gecenin dokunaklı anlarındandı.
- Bu görseller daha sonra da kullanıldı. Birinde Nilüfer günden geceye dönen ve sonrasında Dolunay önünde söylüyormuş havası veren bir mizansenle söyledi şarkılarını.
- Bir Bilseydin (ki Sinan Akçıl böyle şarkı da mı yapıyormuş dedirten bir şarkıydı, çok beğendim) şarkısında, beyaz şeffaf perdenin bir tarafında Nilüfer, bir tarafında sanal dansçılar enfes bir görünüm oluşturdu.
- Gece boyunca Nilüfer 4 kere kıyafet değiştirdi. İlk kıyafet cam göbeği renginde ilk şarkı Göreceksin Kendini fonuna uygun muhteşem bir kıyafetti. İkincisi tek şarkı için giyilen ilk yarının sonunda Yaşamak Ne Güzel Şey şarkısına kullanılan spor tarzı bir kıyafet, Rock formu için Siyah deri ve Sil Baştan, İspanyol Meyhanesi gibi şarkıları için giydiği Kırmızı tuvaleti...
- Nilüfer “Sanat hayatımın başında hissediyorum” dediği konseri bölümlere ayırmıştı. 90’lı yıllar, 70’li yıllar, Disko dönemi ve 12 düet dönemi şeklinde. Hepsinde dansçılar göz doldurdu.
- Nilüfer sahneyi çok özlemiş, çok özenmiş bu konsere belli. Her şey mükemmel bir düzende, sorunsuz işledi. Bu konserin muhakkak DVD’si çıkmalı dedirtti yani.
- Nilüfer Yine Yeni Yeniden şarkıcılığın kitabını yazdı. O kadar sorunsuz ve detone olmadan okudu ki, resmen bu ara yaramış dedirtti bana.
- 2.yarı erkekler ağlamaz ile başlar. Bu yarı Rock tarzı şarkıların yorumlandığı yarı. Sırasıyla İntizar, Ara sıra bazı bazı, Kim arardan sonra, haram geceler, Şahane dans görselli Bir bilseydin geldi.
-Nilüfer bir ara kostüm değiştirmek için sahneyi vokalistleri Onur ve Melis’e bıraktı. Onur tizleri çok başarılı ancak peslerde pek tutmadığım bir performans sergiledi. Gene de Fatih Erdemci yorumu “Ben Ölmeden Önce” çok başarılıydı. Ama esas Melis’i dinleyince dumur oldum bildiğiniz. Kızın insanı korkutacak kadar güzel bi sesi vardı resmen! Müthiş! Rolling in the Deep patlattı, kendimi Adele’i canlı izlerken buldum!
- Nilüfer’den gecenin sürprizi “Prensesim” diye hitap ettiği Şebnem Ferah’ın “Beni çok anlatan şarkı” dediği şarkısı “Sil Baştan”ı söylemesi oldu. Şahsen ben bu yürek ortaklığına şapka çıkardım arkadaş! Nilüfer’in Şebnem, ki bayıldığım ilk 3’ten biridir bilen bilir, şarkısına getirdiği yorum gözlerimi yaşarttı.
- Konserde sanat camiasından hiç kimsenin olmaması, hiçbir sanatçı olmaması düşündürücüydü. Egolar gene devredeydi sanırım günahlarını almıyım ama, insan bir kişiyi görmek istiyor. Nerdeydi Sezen Aksu veya di onları geçtim, 12 düet albümünde sayesinde adını parlatan tayfa? Hadi gelemediniz, mesela barkovizyonla da mı bir mesaj iletemediniz?
- Konserde konsepte göre bazı şarkılar potbori olarak söylendi. 70’li yıllar daha çok böyle söylendi.
- Arada Nilüfer’in konsere hazırlık süreci gösterildi, dansçıların benim yaptığım gibi tişörte albüm kapaklarını bastırarak jest yapmışlar (fikrimi çalmış hainler J J).
- Nilüfer “Hoşuna Gider Mi”yi bitirdikten sonra, bu fakir “Sensiz bir gün bile geçer mi” diye bağırdı, Nilüfer’im buna “ayyy, Latif bak duyuyo musun, ona göre” dedi, hoş bir enstantaneydi.
- Nilüfer son olarak Hey Gidi Günlerle final yaptı ve Bis şarkısı olarak Seni Beklerim Öptüğün Yerde ile geceyi bitirdi.
- Konser sonrası kulis için beklemeye başladık. Lakin oradaki görevliler gerçekten nazik bir biçimde Nilüfer’in sağlık sorunları nedeniyle kimseyi kabul edemeyeceğini söyledi, biz de oradan gittik. Böyle yaklaşsa her görevli belki onlar hakkındaki olumsuz görüşüm değişecek ama böylesi binde bir.
- Nilüfer ahh şu da söylense keşke dediğim tüm şarkıları söyledi. Ama gece sonunda hala yaaa şunu da söyleseydi bunu da söyleseydi diye konuşmadık değil. Mesela Son Arzum, mesela Dokunsalar Ağlarım, mesela Ağlarım Gizlice, mesela Ne Olur, mesela Çarem Benim…
Muhteşem bir Nilüfer konseri sonrası, Onur’la konserden konuşmaya  şarkılara öyle dalmışız ki şarkılı eğlenceli yürüyüşle, Kuruçeşme'den Taksim'e varmışız...

Sonuç olarak sevgili postdaş. Hep derim, insan sevgiyi saygıyı boşa hak etmiyor. Nilüfer bu toprakların yetiştirdiği en verimli çiçeğimiz, kıymetini bilmeli, bu gece bunu daha iyi anladım.
Konserin üzerinden epey zaman geçti, belki daha yazılacak neler vardı ama bu notları alırken bile o geceye geri gittim. Dilerim siz de okurken bi parça orada hissetmiş veya gittiyseniz o geceyi yeniden yaşamışsınızdır...



17 Haziran 2012 Pazar

ALANIS MORISSETTE TÜRKİYE'DE



RÜYAMDA ALANIS MORRISSETTE'IN TÜRKİYE KONSERİNDE PROVALARINDAYDIM, SOUNDCHECKİNİ İZLEDİM VE KÖŞEDEN ÇAKTIRMADAN BAKARKEN BENİ GÖRÜP GÜLÜMSEDİ, HATTA BERABER BİR ŞARKI BİLE SÖYLEDİK, AMA ONUN TONUNA UYDURAMADIM TONU VE REZİL OLDUM (BU KISMI GEÇELİM :) ) ALANIS DE OLUR BÖYLE ŞEYLER DEDİ! ARKAYA GİDİP AİLE VE EKİP ÜYELERİYLE MUHABBETE DALDIM, ALANIS MOLA VERDİĞİNDE DE ONUNLA KONUŞTUK, KONSERİ KULISTEN İZLEDİM EFSANEYDİ VE ŞAHANEYDİ!!!

DERKEEEENNNN... BİR BAKTIM Kİ...

ALLAHIM SANA GELİYORUM ALANIS MORISSETTE 4 EYLÜLDE TÜRKİYE'YE GELİYOMUŞŞŞŞŞ....



DÜZELTME: Ah sevgili postdaşlar, bu heyecanlı kardeşiniz Alanis haberi görünce heyecandan elmayla armutları karıştırmış ya! 4 Eylül Türkiye konseri sandığım tarih, meğer albümün Türkiye'de satışa çıkacağı tarihmiş, umutlanmıştım ben de... Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özürsss...

12 Haziran 2012 Salı

Madonna Konser İzlenimlerim...

BU TOPRAKLARDAN BİR MADONNA GEÇTİ...



 Çok sevgili ve sayın postdaşım,

Üzerinden birkaç gün geçmesiyle sarhoşluğu anca geçen Madonna konseri hakkında ben de yazmasam olmazdı de mi? Ayy sevgili postdaş o gün başıma gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Konserden önce ondan biraz bahsedeyim. Gün Turkcell kontürlü hattıma kontür yükleme gibi basitbir olayın yarattığı sinir harbi ile başladı. Aslında bir gece önce kontür aldıydım, 30 kontür, hani Madonna konserinde eş dost tanıdık bir dolu insan olacak, sorun yaşanmasın mağdur olmıyım filan gibi iyi niyetli düşüncelerle, ama nerdeee… o kontürün telefonuma yüklenmesi 2 buçuk gün sürdü sevgili postdaş!! Turkcell “binde bir olan” ve “o da beni bulan” bir hata sonucu sistemde paramı çekilmemiş gösteriyormuş!! Bank der, bizden para çıktı belgeli kanıtlı, Turkcell der sistemde sıkıştı para bize geçmiyor. Banka der gidin Turkcell’le konuşun, Turkcell der gidin bankayla konuşun. Velhasıl, ben o Madonna konserinde sıfır kontürüm olduğu halde, dımdızlak kaldım. İki buçuk günlük telefon bağrış çığrışmaları, olabilecek her türlü tüketici köşesine şikayet etme tehditleri ve dahi genel müdürlüklere yazılan fakslar sonucu kontürüme 2 buçuk günsonra kavuştum ama bu arada Madonna konserinde kimseyi arayamadım tabi!!

Neyse sabahın körü bir vakit olan 10 buçukta yollara düştüm, metrobüsünen! Hayatımda ilk kez gittiğim için Turk Telekom Arena’nın ne menem bi yer olduğunu veya bekleme yeri olup olmadığını bilmiyorum tabi. Yanıma üçe bölünmüş bir ekmekten yapılma üç sandviç, 4 de meyve suyu aldım. Ki gün içinde yerim gibi gene iyi niyetli düşünceler içindeydim. Alana saat 11 gibi vardım. İnsanlar beklemeye başlamışlardı bile. Sahne önü olduğu için biletim erkenden gitmek icap ediyordu sayın postdaş, yuh o kadar saat bekledin mi, deli misin bakışları atmayınız pls! :) Alan üç kısımdan oluşuyor, biri dış kapı (Kİ 12.00’de sözüm ona açılıp etkinlik alanına geçecektik güya, ama 14.00’te açıldı,), biri etkinlik alanı (vakit geçirmek için filan), biri de konser alanına açılan gişeler. Efendime söyliyim demesinler mi içeri yemek içmek sokmak yasak diye!! Elimde bir ekmek sandiviç, dört meyve suyu, nereye koyucam, mecburen hepsini on beş dakka içinde tükettim! Madonna’yı görcem derken zafiyetten gidicektim! :) İşte benim hikayem tam da burada başlıyor.

Saat 14.00’te kapılar açılınca hepimiz hurra şeklinde gişelere koşuştuk, 4 kapı vardı sahne önü için, ben neden öyle olduğunu anlayamadığım bir şekilde boş olan kapıya yöneldim haliyle! Orada bekleyenlerle anlaşma yaptık. Hani biz önce gittik yerimizi kaptırmayalım diye, kollarımıza numaralar filan yazdık, birimiz su filan ihtiyaç gidermeye gittiğinde birbirimizi tanıycaz filan. Benim o kadar iyi konumu kaybetmeyi göz alamadığım için dedim ilk ben gideyim, bir su alıp geleyim, bu arada bizim kapıda da birikmeler başlamıştı. Ben gidip kendime bir Madonna tişörtü bir de su aldım, bir an önce geri gidip beklemeye başlamak, bi yere de kıpırdamamak niyetindeydim. Lakiiiinnn… tam Madonna tişörtümü giyicem bir baktım, benim aylardır gözüm gibi baktığım BİLETİM YERİNDE YOKKK!! Uçmuş gitmiş elimden!!! Rüzgar da var, eh rüzgardan kurtulsa sahne önü kesilmemiş cillop gibi bilet, bulan alır şeklinde isyanlarımla olduğum yerde “AYYYY BİLETTİMMM; BİLETİMİİ KAYBETTTİMMM” diye tepinmeye başladım!! Rezalete gelin, konsere sayılı saat kala 645 lira veridğim bileti kaybettim iyi mi? Deli oldum deli, üç buçuk atmak fiili gerçekleşti. Nerdeyse konsere giremiyordum! Herkes benim biletimin derdine düştü mü? Çil yavrusu gib dağıldık, bir tane kızcağız bi yandan beni sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan güvenliklerle konuşuyor, benim ağzımdan “biletimmm”den başka bi şey çıkmıyor, güvenlik diyor ki biletiniz yoksa konsere alamayız!! Yani sevgili postdaş, o bilet bulunmasaydı ve ben o kadr ay bekleyip sıf bu sebepten konsere giremeyip dizimi döve döve eve gitmek zorunda kalsaydım, şu an parçalarımı boğazın serin sularından topluyor olurdunuz! (Yok canım o kadar değil!! J ) Neyse, yarım saat başımı vurmadık taş, sormadık insan bırakmazken, bir baktım, uzaktan güvenlik görevlisi elinde bir bilet sallaya sallaya geliyor! neyse bir insan evladı bulmuş kavuştum biletime, yoksa ben de üstelik oraya kadar gitmişken giremeyecektim içeri. Bir kızcağız bulmuş bileti, güvenliğe haber vermiş, o da beni söylemiş, ben bir rahatla, bir rahatla, bir çözül! Allah razı olsun, bileti alsa hiçbir hak talep edemem, bir sarıldım bir sarıldım… derken bir baktım herkes beni alkışlıyor!! Biletimi bulduğum için resmen kahraman ilan edildim! J herkes geçmişler olsunlardan tut, helal olsunlara bir dolu söz söylüyor ben biletimi sıkı sıkı tutuyorum, o andan sonra en az kırk beş kişi-tanıdık tanımadık- biletimi sordu, iyi dileklerini iletti filan J

Aslında bu olay bi açıdan iyi oldu, biraz heyecan geldi bekleyişimize, saat üç buçuk olmuştu biz artık yerlerimize yerleştiğimizde, o arada, sırada tanıştığımız Mehmet Akif, Benan ve Filiz’le koyu bir sohbete dalmıştık bile, bazen böyle kötü olaylar, sıkı arkadaşlar yaratabiliyor, bilet sayesinde koyverdik muhabbeti, derken Hadi dedik bir pankart hazırlayalım. Aslında aklımdaki düşünceydi ama tembelliğimden gerçekleştiremedim haliyle J neyseki Mehmet Akif hazırlıklı gelmişti. Enfes bir pankart hazırladık, işte bunu!



Sonrasında muhabbetle ve gerilimle konsere geri sayıma başladık. Ayy ne açılmak bile kapı 17.30’da açılacak dedilerdi, 19.00 oldu hala bekliyorduk! Nihayet 19.00’da apart vaziyette kapıların açılmasıyla kendimizi resmen tazı yarışında bulduk. Sahne önünü kapmak için, böyle bir insan seli görmedik, veee ilk olmanın avantajı, orta üçgen sahnenin solunda yerimizi aldık. Girdiğimizde sahnede Madonna’ya benzer biri duruyordu, herkes wohoooo şeklinde moda girmişti bile. Önce bir DJ çıktı, ilk başta fazla havaya giremedim sonrasında modum yükseldi ve kendimi kaptırdım DJ’in müziğine, ki hiç de tarzım değildir DJ müziği, özellikle bir şey içmemişsem ve kafam ayıksa! Ama ilginç bir şekilde, artık Madonna’ya dakikalar kaldı diye mi bilmiyorum, DJ’in müziğini beğendim.


Şov saat 22.15 gibi, dev bir kilise salonu dekoruna büründürülmüş sahneyle açıldı, dev bir ateş çanı boşlukta sallanırken, din adamları rolündeki dansçılar da ayine benzer bir tören yapıyorlardı. Ve yükseltilmiş bir platformdan Madonna’nın gölgesi göründü… Muhteşem bir gece bu şekilde başladı.

Her şey o kadar akıcı ve o kadar göz alıcıydı ki, bu izlediğimiz konserse, bundan öncekiler neydi dedim resmen. Madonna o yaşına rağmen, beklediğimin kat be kat üstünde bir performans gösterdi ve verdiğim her kuruşun karşılığını bulmasını yanı sıra, 19 yıllık hayalimin en muhteşem şekilde gerçekleşmesini de sağladı. Yeni albümünden Girls Gone Wild’la başladı konser, eğlenceli şarkı, arka fonda her biri tarif edilemeyecek ustalıklarla dolu animasyonlar, klip fragmanları, şekiller, renkler bir ton görsel doluydu. Sahne yükseldi, alçaldı, yan yattı,üç boyutlu ışıklarla kiliseye, otel odasına, ayna koridoruna, dönüştürüldü, bir ay kendimi uzay boşluğunda sandım. Öyle bir muhteşemdi görsellik de.

Konser boyunca sahne bir dakika boş kalmadı, Madonna adeta her şarkı/fragman için ayrı bir kostüm ve koreografi düşünmüş ve o kıyafetlerini değiştirmeye gittiğinde de dansçıları dudaklarımızı uçuklatan şovlarla sahneyi doldurdular. Eklemsiz adamlar geldi bi ara, aman Allahım, adamlar resmen sihirbaz halkası gibi birbirinin içinden geçtiler, o kollar nasıl oldu biliyo musunuz sayın postdaş, ayy yok yok anlatamam, ya da durun şöyle anlatayım, hani biz esnerken kollarımızı geriye doğru atarız da bir yerde durur ya kollar, hah bunların ki durmuyodu işte!! 360 derece döndürdüler gözümün önünde hem kollarını hem bacaklarını, kemiklerin yer değiştirişini gördüm o derece yani!

Konser sanki bir hikaye akışı gibiydi, mesela, Madonna kilise ayini gibi bir ortamda elinde silahla sahnede belirdiğinde, sonraki koreografiler ve hikaye sanki bir bütünün parçaları gibi, Madonna’nın o son sahneye gelene kadarki sürecini kısa fragmanlar şeklinde anlatıyor gibiydi. Resmen kısa bir film çekildi gözümüzün önünde. Madonna atladı, sıçradı, ip üzerinde yürüdü, havaya uçtu, yerin dibine indi. Yer yer şarkıları dinlemeyi bırakıp kendimi şova kaptırmış halde buldum.

Madonna’nın Express Yourself’ten sonra Born This Way’i söylemesi ve ardından She is Not Me’ye girmesi, aklıma Lady Gaga’yı getirdi ister istemez. Gizli mesaj: sen ben olamazsın canımın için, ben böyle doğdum ve sen ben değilsin! Çok başarılı!

Madonna konserde nadir konuştuğu zamanlarda, gezdiği ülkelerde yeni müzikler dinlemeyi, gruplar keşfetmeyi çok sevdiğini anlattı ve onlardan birini tanıttı. Singapur’dan Kalakan Üçlüsü, yerel müziklerinin yanı sıra, Madonna’yla I am a sinner and I like it that way’i seslendirdiler, biz de tüm arena, günahkar olduğumuzu ve bunu sevdiğimizi ünledik! J J

Madonna’nın üçgen havuzundakilere ve daha sonra Like a Prayer’da orta sahneye yakın olanlara mikrofon uzatması ve onlara söyletmesi da çok hoştu. O mikrofon uzatılan kişiler bunu ömürleri boyunca unutamayacaklar. Düşünsene koskoca Madonna (yok canım o kadar koca değil 1.60 anca vardır).

Madonna’nın konserine dair bir diğer eleştiri de –artık buna bir sıfat bulamadım- Madonna’nın yeni şarkılarını söylemesiymiş, eskilerini söylememiş filan! Bunu diyene, evladım, Madonna yeni albüm turnesinde, gidip Ray Of Light’tan mı söyleyecekti, diyesim geliyor. Evet ben de yeni şarkılara aşina değildim, ama bu konserden keyif almamış engellemedi, bilakis (bu da yeni kelimem, postdaş, bayılıyorum) Madonna’nın yeni albümünün ne kadar güzel olduğunu anlamamı sağladı. Mesela bir MASTERPIECE var ki, gerçek bir MASTERPIECE sevgili postdaş. Ve Madonna bu şarkıyı elinde gitarı akustik olarak söyledi.

Eski şarkıları söylememişmiş, LIKE A PRAYER ne peki, VOGUE, LIKE A VIRGIN (bu şarkıya özellikle değinmem gerekiyor), HUMAN NATURE, EXPRESS YOURSELF, MUSIC, HUNG UP… Bunlar da söylendi. Öyle güzel bir fragman yapılmış ki, şarkı geçişleri arasında sahne değişiyor her seferinde. Eski şarkılarından ağzımıza bir parmak bal çalıp daha çok yeni şarkılarını söylemesinin nesi garip geldi anlamak mümkün değil, o zaman oturup evde eski albümlerinden birini dinleyebilirdi o eleştiriyi yapanlar, gölge etmesinler yeter!

Madonna’nın geceye damga vuran ve işte Madonna bu, dedirten ayrıntısı, Human Nature’da yaptığı striptiz şov ve birden sol memesini açıvermesiydi! Ehueueu sanırım burada tehlike yok açabilirim demiştir, zira ortam gay bar tadındaydı! Human Nature’ı son derece akustikleştirilmiş ve slovlaştırılmış Like A Virgin izledi ve ben bu –normalde neşeli- şarkının bu yavaş versiyonla, nasıl duygusal ve romantik etkisi olduğunu yaşadım, çok etkilendim, Madonna Human Nature’da striptiz yaptığı gibi, bunda da bir dansçı Madonna’yı giydirdi, hatta korsesini –koreografi gereği- öyle bir sıktı ki Madonna’nın beli yumruk kadar kaldı, kopacak sandım, abartmıyorum!

Konser hakkında gelen eleştirilerden biri Madonna’nın playback yapması yönündeydi. Akustik söylediği şarkılar dışında evet playback yaptı, ama playback yapmasını 2 nedenle yadırgamadım. 1) bu koreografinin canlı söylemeyi kaldıramayacak olması. Zira şarkılar bir fraksiyon halinde birbirine kaynaştırılmış ve koreografiye yedirilmiş, Madonna kendini yerlerden yerlere atarken canlı ve kusursuz söylemesi imkansızdı! 2) O kadar hareket yaparken ister istemez çatallaşacak ve detone olabilecek bir ses bu şovun ve koreografinin büyüsünü/etkisini bozabilirdi. Sonuç olarak bu düz bir konser değil ki, konser-şov ve onun gerektirdiği her şey vardı. Madonna’yı albümünden dinler gibi kusursuz sesle dinlerken, karşımda canlı kanlı izlemenin keyfi bir başkaydı. Tek üzüntüm meşhur Vogue dansını yapmaması oldu. Ben o hani kolları böyle açıp kapatıp kafasının üzerinden geçiriyor ya, onu göremedim diye üzüldüm! Aman neyse, Allah başka üzüntü vermesin J J

Tribünlerde oturan arkadaşlarım, ses sisteminin kötülüğünden yakındılar, hiç duyamamışlar, organizasyonu bu konuda eleştirebilirim, sen bu mekanı konser alanına dönüştürüyorsan, sesinen arkalara kadar net gitmesini de sağlamalısın. Bu da organizasyonun nazar boncuğu olsun. Tüm görevliler çok kibar ve nazikti. Çok yardımcı oldular biletin kaybolma ve bulunma sürecinde.

Bir kere de güzel olan bir şeyi, iyi yapılmış bir şeyi takdir etmeyi ne zaman öğrenicez? Neden bu etkinliğin güzelliklerini konuşmak ve iyi hatırlamak yerine, illa kendi yetersizliklerinde boğulmuş insanlar mutlaka b.k atmak zorunda hissediyor kendini. Medyada çıkan yuhalandı; kimse beğenmedi haberlerine inanmayın, herkesin keyfi gayet yerinde modları yüksekti. Bizzat şahidim. Benim hayatımda bu kadar büyülendiğim çok nadirdir! 322 kere sahne değişti, Madonna o yaşının kat be kat üstünde performans gösterdi. Bu konserse bundan önce izlediklerimiz neydi dedirtti. Ama şu bizim medyamızın illaki yapılan bir hiçbir şeyi beğenmeme ve illa b.k atma özelliği gene devrede... Atın abi kompleksleri, güzele güzel deyin, hakkını verin yaws, Madonna siz çatlasınız da patlasanız da gelmiş geçmiş en güzel konser-şovu yaptı...

İşte Madonna seli... Fazla söze gerek var mı?
Metrobüste giderken zaman kavramını düşündüm. 24 şubatta yatak döşek hasta yatağımdan kalkıp biletixe gittiğimde 7 haziran uzak bir tarihti. Ve o tarih de gelip ağzımıza bir parmak bal çalarak geçti gitti. Bu geceyi hayatım boyunca unutamayacağım o kesin! Madonna bu konser-şovla başarının sadece şans olmadığını ve bazı insanların gerçekten sahne üzerinde olmak için yaratılmış olduğuna dair düşüncemi bir kez daha doğruladı. İnsan adı boş yere büyük olmuyor, Madonna kolay olunmuyor. Madonna’yı bir daha görür müyüm görmez miyim bilmem ama, bu konser-şov benim için bir ömre bedeldi…

Not:
Sevgili postdaş, gördük ki, 1150 liralık bilet alanlar mosmor oldu, zira onlarla aynı yerde izledik! J sinir oldular, 500 lira farka hepi topu Madonna’nın anca birkaç dakikalık provasını izleyebildiler, başka da bir numarası yoktu ve biz 645 liralıkların yanında izlediler konseri. Görgüsüz bir çiftten kaynaklanan ufak çaplı bir kavga dışında tatsız bir olay olmadı!

Doritos’un üçgen havuzu da fıss çıktı, ordakiler de hiçbi şey göremediler, zira Madonna bütün şovu orda başlatıp bizim önümüzdeki geniş sahnede yaptı esas şovları, memesini bile bizim tarafta açtı. Şimdi düşünüyorum da, yazık lan doritoslulara. Ne küfretmişlerdir J J biz de Madonna’yı üç metre ötede izlemenin keyfini çıkardık!

Sonuç olarak sevgili postdaş, düşünsem daha neler neler gelir aklıma ayrıntı olarak, ama sizi de çok sıkmamak lazım. Zira, bu konser aslında gidemeyene anlatılacak bir konser değildi. O ortamın yaşanması, Madonna’yı canlı kanlı izlemek gerekiyordu. Dünya üzerinde canlı olarak görmek istediğim, görmeden ölmek itemem dediğim tek dünya starını böylece en yakından izleyebildim, hayatım boyunca unutamayacağım bir geceydi.

Setlist’i de buraya ekleyeyim:

"Girl Gone Wild" ("Material Girl" ve "Give It 2 Me"den alıntılarla)
"Revolver" (video ekranında Lil Wayne eşliğinde)
"Gang Bang"
"Papa Don't Preach"
"Hung Up" ("Live To Tell", "Girl Gone Wild" ve "Sorry"den alıntılarla)
"I Don't Give A" (video ekranında Nicki Minaj eşliğinde)
"Best Friend" (Video arası) ("Heartbeat"den alıntılarla)
"Express Yourself" ("Born This Way" ve "She's Not Me"den alıntılarla)
"Give Me All Your Luvin'" (Just Blaze Remix)
"Turn Up the Radio" (intro contains excerpts from "Holiday", "Into the Groove", "Lucky Star", "Like a Virgin", "4 Minutes", "Ray of Light", "Music" ve "Turn Up the Radio (Leo Zero Remix)" den alıntılarla)
"Open Your Heart" (Kalakan perküsyon üçlüsü ile birlikte)
"Sagarra Jo" (yorumcu: Kalakan)
"Masterpiece"
"Justify My Love" (Video Arası)
"Vogue"
"Candy Shop" ("Erotica" den alıntılarla)
"Human Nature"
"Like a Virgin" (Abel Korzeniowski’nin "Evgeni’s Waltz" eserinden alıntılarla)
"Nobody Knows Me" (Video Arası)
"I'm Addicted"
"I'm a Sinner"/"Cyber-Raga" (Kalakan ile)
"Like a Prayer"
"Celebration" ("Girl Gone Wild"dan alıntılarla)





27 Mayıs 2012 Pazar

EUROVİZYON 2012'nin ARDINDAN...



İyisiyle kötüsüyle bir Eurovizyonu daha geride bırakırken sayın postdaş, hem aylar süren heyecanların sona ermesinin burukluğunu, hem de sonuçların beklediğim ve öngördüğüm gibi çıkmasının sevincini yaşıyorum. Her şey umduğum gibi oldu. Şimdi işin yoksa bir sene daha bekle. Bu yazıda Eurovizyon sonuçlarının kısaca değerlendirmesini yapıcam. Benim tahminlerim yedi düvele ilan ettiğim üzere şöyleydi:

1) İSVEÇ
2) RUSYA
3) MAKEDONYA
4) TÜRKİYE
5) ARNAVUTLUK
6) MOLDOVA
7) YUNANİSTAN
8) İTALYA
9) İZLANDA
10) SIRBİSTAN

Bunlar da yarışmanın sonuçları:

1) İSVEÇ - 372
2) RUSYA - 259
3) SIRBİSTAN - 214
4) AZERBAYCAN - 150
5) ARNAVUTLUK - 146
6) ESTONYA - 120
7) TÜRKİYE - 112
8) ALMANYA - 110
9) İTALYA - 101
10) İSPANYA - 97

Seyın ve sevgili postdaşım, ben demiştim demeyi seviyorum, ve beni yanıltmadıkları için İsveç’e oy veren tüm elleri öpüyorum (temiz ve yıkanmış olduklarını düşünerek). Zira daha ilk dinlediğimde vurulduğum ve önceki yazıda “işte bu birinci” dediğim İsveç ipi göğüsledi. Gerçi yüksek bir rekor ama hala Norveç’in Fairytale ile ulaştığı puana ulaşılamadığını da not düşeyim.

Bu şarkı, nasıl diyeyim, çok çarpıcıydı, şarkıcı çok karizmatikti, ses rengi çok iyiydi, kareografisi sade ve dikkat çekiciydi. Hatun bir sabahlıkla ve zenci bir dansçıyla işi götürdü. Kısaca birinci olmazsa herkesin “aaaa nası ya” diyeceği türde bir şarkıydı. Hani bet oynasanız bi şey kazandırmazdı. Öyle bir garantiydi birinciliği ve birinci olmasına gerçek anlamda çok sevindim.


2. sıradaki Rus ninelerin dereceye girmesi ise şaşırtıcı değil. Zira Eurovizyon Eurovizyon olalı böyle bir cesaret, böyle bir orijinallik, böyle bir yaratıcılık görmedi. Tamam yaratıcılık filan bi yere kadar diyebilirsiniz, ama bu ninelerin enerjileri, şarkıları, dansları, koreografileri de inanılmazdı. Diyebiliriz ki, bu Rus nineler, çıplak Eurovizyon kızlarına Eurovizyon dersi verdi!!! İnanılmaz sevdim ve canıma sarasım geldi her birini. Ayy matruşka gibiydiler, şarkı da çok sağlam olunca, derece kaçınılmazdı ve öngördüğüm gibi ikinci sırada bitirdiler yarışmayı.


Bir de onları izlerken, bu ninelerin yaşamları boyunca yaşadıkları bütün önemli olayları düşündüm. Bu nineler, birinci dünya savaşı’nı da ikinci dünya savaşı’nı da komünizmi de, komünizmin yıkılışını da, soğuk savaşı da, sıcak savaşı da gördüler, kimbilir daha başka neler yaşadılar ve bu yaşlarında yaşadıkları bunca anıya bir de eurovizyon eklediler, üstelik derece ile… Ne dolu hayatlar yaşadılar kimbilir, bu açıdan da onlar için sevindim, mutlu oldum. Son gürlüğü derler ya, Allah hepsine uzun ömürler versin… Hepimize böyle yaşlanmak nasip etsin. Cesaret isteyen bir iş çünkü bu yaşta böyle bir yarışmaya girmek… Helal olsun hepsine…



3. Sıradaki Sırbistan el mecbur girecekti ilk ona. Zira Zeljko Maksimovic Eurovizyonun sevdiği bir isim, zamanında sunuculuk da yapmış ve genelde özgün şarkıların yaratıcısı. Bu şarkı, 2004 yılındaki Lane Moje’nin yanına yaklaşamıyor olsa ve fena halde Secret Garden’in Nocturne şarkısını andırıyor olsa da, dikkat çekici olduğu kesin. Yaylı kullanımı ile etnik enstrümanların başarılı kombinasyonu Zeljko’nun Allah için güzel yorumu ile birleşti. Birinci olmasına yetmediyse de, ilk üçte kendine yer bulmasını bildi. Benim tahminim Onuncu olur yönündeydi, bu açıdan sıralaması dışında bunu da öngördüğüm bir sonuç olarak değerlendiriyorum.


4. sıradaki Azerbaycan, beni şaşırtan bir derece oldu. Zira geçen seneki Running Scared gibi bir şarkıdan sonra bu sene bayığın bayığı bir şarkıyla katılmalarına şans tanımamıştım. Adın genç güzel sıradan bir şarkıcı ve sıradan bir şarkı ile katılmıştı çünkü. Örneklerine bin kere rastladığımız bir performans şarkısıydı. Riske girilmemişti ve tuttu da bu klişe şarkı. 4. oldu.





5. sıradaki Arnavutluk bu listede beni heyecanlandıran isimlerden. Zira bu şarkı beni  o kadar etkilemişti ki, ilk 10’a girmese Eurovizyon izlemezdim bi daha, öyle diyim. Kadının yorumu hala kulaklarımda, nasıl bir söyleyiş o, tek kelimesini anlamadığım bir şarkı tüylerimi diken diken etti. Ve beni mutlu eden şey şarkının kıymeti bilindi ve sonlarda yer almadı. Şarkı bakıldığında çok farklı bir şarkıydı, Eurovizyonda daha önce benzeri görülmemiş bir yapısı ve çatısı vardı. Kadının çığlıkları –her ne kadar çok bağıran sanatçıları dinleyemesem de- çok içime işleyen, etkileyen bir performanstı. Zaten benim için de önemli olan o hissi bana geçirebilmesi. Neyse ki hak ettiği değeri buldu.



6. Şarkı, nasıl ki ilk şarkıya deliler gibi vurulduysam, bundan da öyle nefret ettiğim bayığın bayığı bir şarkıydı. Adam KUUUUULLAAAA diye ünledikçe, KUULA’ğından tutup salondan atasım geldi. Bir de Bülent Özveren güzel şarkydı filan demez mi? Yahu şarkıda Kuula’dan başka kelime veya herhangi bir kelime öbeği yoktu ki? Adamın albenisinin olmaması bir yana, ballad olarak da çok sıradan çok vasattı. Hiçbir aurası yoktu. Çok açık söyliyim, Moldova veya Makedonya giremezken ilk ona bunun girmesi beni şaşırttı. Neyse çok konuşmıyım, İlk onda olacağını tahmin etmediğim bir şarkıydı.




7. Şarkı… Daha yarışma günü öğlen saatlerinde, bir arkadaşım beni arayıp, sen bilirsin ne olur bizim derece dedi. Olm güçlü adaylar var, İsveç kesin birinci, Ruslar dereceye girer, biz ya 4 ya 7 olucaz dedim. Ve nasıl bir öngörmekse bu, 7. bitirdik yarışmayı. İçime doğmuş demek ki, ya da ben de gerçekten iyi kulak var. Bizim şarkımız eğlenceli bir şarkı, şov şarkısı ve kusura bakmayın ama İsveç ve Makedonya şarkılarının yanında çocuk şarkısı gibi kaldı, vasat kaldı. Daha güçlü adaylar vardı ve bence biz bu kadar aday içinde alabileceğimiz en iyi sonucu aldık. Net! Zaten can bonomo konusunda bakışım daha yarışma öncesinden belliydi. Önceki yazıma bir bakmanızı tavsiye ederim. Sadece can’t bonomo diyorum… Bunu söylediğim için, bir tivitte bana “türkün türkten başka düşmanı yok” diye mesaj geldi inanabiliyor musunuz?


8. sıradaki Almanya, girişini öngörmediğim bir sonuç oldu. Hele güzeller güzeli Lena’dan sonra bu albenisiz çocuğun tamamen anti-eurovizyon bir şarkıyla ilk ona kalması, yazıktır günahtır moldova’ya ve makedonya’ya dedirtti. Bu şarkı da yarışmaya kurban edilmiş, single olarak çıkmalıydı.... Şarkı olarak iyi, eurovizyon şarkısı olarak kötü seçimdi. Oğlan sevimliydi sadece. Bu değerlendirmelere göre ilk onda olmaları sürpriz oldu benim için.



9. sıradaki İtalya favorilerimdendi. Nina Zilli zaten çok meşhur bir İtalyan sanatçı iken, bir de bu şarkı tam Eurovizyonluk bir şarkıydı. Lakin neden İtalyancası çok daha güçlü ve etkiliyken İngilizcesi ile katıldılar anlamak mümkün değil!! İtalyanın italyanca katılması gerekiyordu. Bu şarkı İtalyanca da güzel tınlayan bir melodiye sahip. Yazık ettiler. Daha yüksek sıralarda olabilirlerdi. Nina Zilli’nin Amy Winehousevari imajı ve tarzı da dikkatimden kaçmadı. Gene de ilk 10’da olacağını tahmin ettiğim şarkılardandı. İtalyancasını dinlemeyi tercih ederim o ayrı.



10. Sırada gene ünlü bir sanatçı olan İspanya temsilcisi Pastora Soler var. Bu da benim hani sonlarda olmaz ama ilk on’a da kalmaz dediğim bir performans balladı idi. Şarkıda ne söylediğini, derdinin ne olduğunu anlamadım ama çok asık suratla söyledi sanki orada bulunmak istemiyormuş gibi. Ses güzeldi ama bir balladı ve ben Eurovizyonda böyle balladlar görmekten çok sıkıldım. Evet şarkı güçlüydü ama ilk onda olabilecek bir şarkı değildi. Bu arada İspanya hükümetinin yarışmada birinci olmamalarını istediğine, zira kriz olduğu için ülkede bunu kaldıramayacaklarına dair haberler duydum. Ne derece doğrudur bilemem. Ama burada da belirtmek istedim.


DERECELERİNE ŞAŞIRDIĞIM ÜLKELER:

MAKEDONYA favorilerimden biriydi. Şarkının çok ters köşe bir şarkı olması, sanatçının yorumunun tüylerimi diken diken etmesinin yanı sıra, bu şarkı heyecan treni gibiydi, tırmanıyor sonra birden düşürüyordu insanı. O hoş gerilimi yaşamayı sevdim. Kadının şarkının yavaş yerlerinde Nükhet Duru’yu hızlı yerlerinde Meltem Taşkıran’ı andıran vokali, tam sevdiğim kadın seslerine örnekti. Şarkı da sağlam vurucu bir şarkıydı. Aslına iddialıydı da, ama öngöremediğim şekilde 12. oldular. Neyse, buna da şükür. Benim hala favorilerimdendir. Performansı da çok iyiydi yarışmada.



MOLDOVA da bir başka favorimdi. Her ne kadar oğlanın sesi şarkıya göre biraz zayıf kalsa da, şarkının dokusu, koreografi, melodi filan çok eğlenceliydi, oğlan da sevimliydi. Şarkı da kıpraştırıcı, iyi şarkıydı. Eurovizyonun seveceği tarzda bir şarkıydı. 11. olmaları yazık oldu. Ama neyse ki sonlarda yer almadılar…



NORVEÇ’in bu kadar iddialı iken EN SONUNCU olması kaç puan? Adam ve şarkı çok gaydi... kesin yüksek puan alıcak diyordum, ki şarkıyı hiç sevmedim esasında. Ruh yoktu, kötü bir şarkıydı. Ama bence en büyük faktör, sahnede SAKİS ROUVAS’cılık yapmaya kalkan şarkıcının sevimsizliği idi. O pozlar, o bakışlar, olm bak git!! Dedirtti bana. İlk onda olmasını tabi ki beklemiyordum ama ensonuncu da olmaz diyordum, Neyse iyi oldu gene de, zira bu olmasa, benim için çok anlamlı başka bir isim sonuncu olacaktı.


O kişi de İngiltere adına katılan Engelbert Humperdinck! Bu büyük ses, bayıldığım yorumcu, alelade bir ballad ile katıldı yarışmaya ve 12 puanla sondan birinci olabildi ancak! Love Can Set You Free, şarkı olarak iyi, ama Eurovizyon kitlesinin nefret ettiği türde bir şarkıydı. Bu şarkıyı Malta’nın şişmanı bu yarışmada söylese veya Engelbert Humperdinck buu tekli olarak piyasaya sürse gene yadırganmazdı, ama o kadar güçlü adayın arasında, Engelbert’ünkü yarışma şarkısından çok, konuk sanatçı şarkısı gibi algılandı. Yüzü suyu hürmetine oy verdi insanlar bence. Gene de bu kadar aşağılarda olmayı hak etmiyordu!!


Yunanistan, çakma Helena Paparizou ile katıldığı yarışmada ancak 16. olabildi. Şarkı, koreografi, kız, hepsi birebir 2005 birincisinin imitasyonuydu ve her imitasyon gibi sadece aslını yaşatmakla kaldı. Şansı yoktu… Ben demiştim demeyi seviyorum!!!


Romanya, Ukrayna, Kıbrıs olmaları gereken yerdeler. Her ne kadar Kıbrıs’ı hareketli şarkısından dolayı daha yukarılarda olur diye ö gördüysem de, olmaması beni şaşırtmadı. İzlanda'nın o güzel düetine, o şov ve o güzel ses uyumuna 20.liği kesinlikle yakıştıramadım. En çok şaşırtan sonuç bu oldu diyebilirim.

Türkiye’ye oy veren ülkeler ise şöyle:

ARNAVUTLUK – 10
ROMANYA – 3
AVUSTURYA – 3
BELÇİKA – 7
AZERBAYCAN – 12
MALTA – 8
SAN MARİNO – 5
FRANSA – 5
İNGİLTERE – 1
BOSNA HERSEK – 4
BULGARİSTAN – 7
İSVİÇRE – 3
MAKEDONYA – 8
HOLLANDA – 8
İSVEÇ – 6
LİTVANYA – 1
DANİMARKA – 2
GÜRCİSTAN – 7
ALMANYA – 8
MACARİSTAN – 3
İSRAİL – 1


 Genel olarak değerlendirdiğimde ise albümü çıksa alacağım bir eurovizyon yarışması oldu. 2004 yılından beri şarkıların çoğunu sevdiğim ilk eurovizyon bu oldu, zira öncekiler çok tatsızdı... Bu yarışma içinde bir dolu politik yarışma filan gibi msajlar geldi gene ama bu yarışma, gerçekten iyi müziğin kazandığı adil bir yarışma oldu. Ayrıca, aklın yolu bir yani, İsveç’in birinci olacağını tahmin etmek için müzikten de anlamak gerekmiyor, o şarkı zaten ben buradayım diyordu o kadar şarkı arasından…

İyisiyle kötüsüyle bir Eurovizyonu daha bitirdik. Şahsım adına, yaptığım tercihlerin doğruluğu ve öngördüğüm sonuçların alımasından dolayı hem sevinçli hem de gururluyum. Gelecek sene İsveç-Stokholm’de görüşmek üzere…