Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

12 Mart 2012 Pazartesi

BİR KONSER ve ALBÜM HİKAYESİ – BvBGÇH-GÜRCAN ERSOY

O VE ONUN GİBİ ÇOCUKLARIN HAKKINDA

Müzik aşkı insanın içinde vardır, sonradan olmaz. Ancak bazıları bu müzik aşkını, benim gibi dinleyici ve arşivcilik bazında yaşar; kimisi de beste yapabilme, söz yazabilme, yorumculuk yapabilme yeteneği –o da Allah vergisi bir yetenek, bende olmasını çok isterdim dediğim– ile doğar. Bu postun konusu, ikinci kategoriye giren, çok sevdiğim arkadaşım Gürcan Ersoy ve biricik albümü “Ben ve Benim Gibi Çocukların Hakkında”.

Önce Gürcan’ı kısaca tanıtmakla başlayayım. Efenim Gürcan’ın resmi facebook sayfasındaki kısa tanıma göre, 5 Aralık 1983 Balıkesir doğumlu olan Gürcan Ersoy, 7 yaşında bir orgla başlayan müzik serüvenine 15 yaşında gitarla devam etti ve beste çalışmalarına başladı. 2009 Aralık ayından bu yana, Murat İlkan’dan şan dersleri alarak eğitimine devam eden Gürcan Ersoy’un “Ben ve Benim Gibi Çocukların Hakkında” adını verdiği ilk albüm çalışmaları hazırlık aşamaları ile birlikte 4 yıl sürdü ve Eylül 2011’de sonuçlandı.

Benim tanımım ise, Gürcan ile tanışmamızın güzel tesadüflerle olması şeklinde. Önce Yaşar konserlerinde tanışma, sonra o sıralarda yönetici asistanlığı yaptığım liselerarası müzik yarışmasında karşılaşarak samimi olma, gel zaman git zaman hayatımın TOP TEN’inde hiç çıkmamacasına girme şeklinde bir ilişki ve iletişimimiz oluştu. Gürcan gördüğüm en sağlam, en muhabbetperver, en ilgili, en mükemmeliyetçi, en en en en iyi dostlardan biri. Cool duruşunun altına sakladığı muzip kişiliği ile sizi kendine hayran bırakır, güldürür, neşelendirir. Bütün bunların üzerine bir de Allah ona söz-müzik + vokal yeteneği vermiş ki, "All In One" yani... Yıllardır süründük süründük hepimiz, Gürcan albüm yapsın Gürcan albüm yapsın diye. Gürcan müziğin hem sahne arkasında hem de sahne üzerinde pişerek, bilgisini sürekli arttırarak sabırla bekledi. Tüm dırlanmalarımıza, mızmızlanmalarımıza, hadi artık’larımıza sabırla göğüs gerdi. Bu arada grubuyla müzik yapmaya devam etti. Grubun adı önce Şase oldu, sonra Monad olarak değişti, sonra albüm yılan hikayesine döndü. Bu arada Gürcan biriktirdi biriktirdi, yazdı, yazdı ve volkanın patlamasını beklemeye başladı, hepimiz gibi.

Neyse her şeyin bir zamanı varmış, en doğru zamanda Gürcan en doğrusunu yaparak solo albümünü 2011 Eylülünde çıkardı. Gürcan’ın yanına en aynı frekansta olduğu değerli müzisyenleri de alarak hazırladığı 15 şarkıdan oluşan albümün adı “Ben ve Benim Gibi Çocukların Hakkında”. Albümün tüm söz, müzik ve düzenlemeleri de Gürcan’a ait, ki bu benim için albümü daha da değerli kılıyor. Komple bir müzisyen elinden çıkma bu albüm, son zamanlarda patlayan cıstaklardan yorulan kulaklarıma ilaç gibi geldi. Albüm dolu bir albüm. Bir albüm için tam albüm konseptine bundan daha uygun bir isim düşünemiyorum. Aynı zamanda albümün şarkılarından biri olan “Ben ve Benim Gibi Çocukların Hakkında” gerçekten Gürcan ve Onun gibi çocukların hikayelerini anlatıyor baştan sonra, o hikayeler bir albüm içinde baştan sona kadar onun gibi çocukların –çizilen profil, benim izlenimime göre, metropolde yetişen, idealist, tutkulu, heyecanlı, bir şeyler yapmak isteyen, kabuklarını kırmak isteyen ama olanakları kısıtlı çocuklar– hikayelerini anlatıyor. O çocukların aşkları, hayal kırıklıkları, umutları, kızgınlıkları, iyi-kötü çatışması (özellikle Eski Şehir klibi konusunda buna değinicem), sevinçleri, hayalleri, beklentileri, her bir şarkıya özenle yerleştirilmiş. Her şarkıya kendimce sıfatlar yakıştırdım. Zaman albümün genel teması. Zaman geçerken yaşananlar, geçirilen ruhsal değişimler ve gidile yollardan geriye dönememek, derdim tek bir cümleyle anlat deseler albümün genelini. Şarkılar kişisel, kendine dönük, evet ama bir kişi içinde binlerce duygudan oluşan binlerce kişi var aslında. Şarkı sözleri kısa, net, öz. Laf salatasına girmeden derdini direkt anlatan sözler. Bir şarkıdaki hikaye başka bir şarkıya bağlanabiliyor, bu da albümü baştan sona bir hayatın anlatıldığı hikaye kitabı havası veriyor. Bir bütünlük içinde şarkılar. Şarkı dizilişleri de öyle. Bundan sonra şu şarkı gelseydi ya da şu şarkı olmasaydı da olurdu diyemiyorsunuz. Biri çıksa, zincir yuvasından çıkar öyle bütünlüklü.
Albüm lansmanından sonraki ilk konseri için 8 Şubat 2012’de hepimiz Ghetto’da toplandık, toplandık, toplandık :) (Burada duygusal ve kişisel bir parantez açma gereği hissettim sayın postdaş, zira konserin benim için en anlamlı taraflarından birinden bahsetmem şart! Efenim, bu konserde, zamanında yönetici asistanlığı yaptığım liselerarası müzik yarışmasından tanışıp, canlarım olan arkadaşlarım ödüllü genç müzisyenler baterist Yalçın Hafızoğlu’nu ve sesleri ile yakın gelecekte müzik piyasasına kalite getirecek ve birilerinin canını fena sıkacak olan canım arkadaşlarım Burcu Güney ve Baran Bayraktar’ı Gürcan’ın sahnesinde görmek oldu. İlk fırsatta sarılıp hasret giderdik.)

Bu konserde ilk olarak albümün en iddialı şarkılarından Eski Şehir’in klibi ilk kez gösterildi. Klipte bir buluşma öncesi hazırlanan bir Gürcan Ersoy’u görüyoruz ve Gürcan kızı beklerken birden karşısına içindeki “kötü” sureti çıkıyor, özellikle dövüş sahnelerinde iyi ile kötünün çarpışmasına tanık olduğumuz bu görsel şölen, insanın içindeki iyi ile kötünün çarpışması olarak yorumlanabilir. Işık oyunları ve efektlerin de çok başarılı kullanıldığı klibin sonunda takım elbiseli Gürcan’ın “kötü ruhu” yenerek kız ile oradan uzaklaşmasını görüyoruz. Mutlu the end!


Eski şehir içinde geçen Demir aldım eski benden, doğup büyüdüğüm şehir, bin ışık yılı ötede sözleri ile, Gürcan insanın doğduğu zamandan başlayarak geçirdiği evrelerden sonraki değişimi, kendinden uzaklaşması ve en sonunda gene kendine dönmesini anlatıyor gibi. Bu açıdan bu şarkıda 

Konser albümün benim favorilerimden olan ve albümün de açılış parçası olan Dans Et Benimle ile başladı. Keşke üçüncü klip bu şarkı olsa.  Kapıların arkasından, sislerin arasından, uzansan bir baksan, çiçekli bahçemize dalsan derken, o ve onun gibi çocuklardan umutlu olanı canlandı gözümde.

Konser Durmaz Zaman ile devam etti. Bu şarkı, Gürcan’ın şair yanını ortaya koyuyor. Dört satırlık bir hayat dersi gibi. Bu da Gürcan gibi çocukların “filozof” olanını aklıma getirdi. Bu şarkının aklıma getirdiği bir söz John Lennon’un “Hayat biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir” sözü oldu. Zamanın hızla geçip giderken, hayat gailesi içinde derdim yok denilen, saf, tasasız günler geride kalıyor ve o günleri bir daha gören olmuyor. Eski Şehir’de olduğu gibi bu şarkıda da büyümek, o eski kendinden uzaklaşmak, bu durumu eski haline döndüremeyeceği gerçeğinin insanın yüzüne tokat gibi çarpması ve bunun çaresizliği var gibi. Korkma, durmaz zaman, derdim: “hiç yok tasam”, bilmemiş ki tamam, gören var mı?

Enstrümental versiyonu ile Durmaz Zamanın arkasından albüme adını veren BvBGÇH geliyor. Heyecanlı, serseri, bitirim çocuklar grubu bu şarkıyı tanımlayan sıfatlar. Mücadele var sözlerde, kavga, masumiyet aynı zamanda; albümün genel konsepti bu şarkıda birleşmiş gibi. O gözü çıkar, kamaşsın aklında/ O dili kopar, sussun anında/ Tadını çıkar, dolaşsın damarında/ küçüksün daha, hazır değil// Bizler ettik aslında/ O masum değil.

Konserde sevdiği şarkılara yer veriyor Gürcan. Bu şarkılardan ilki, Gürcan tarafından düzenlenmiş yorumu ile Hep Karanlık oluyor. O şarkı sahnede bambaşka bir forma bürünüyor. Kayahan gelse, o bile beğenirdi (aman neyse, gelmediği iyi olmuş). Bu sürprizler insanın konsere ilgisini canlı tutuyor ve yeni şarkılara güzel bir geçiş oluyor ve aynı zamanda sanatçının müzikal oluşumunda etkisi olan şarkıları da öğrenmiş oluyoruz. Bu yüzden çok önemserim konserlerde sanatçının sevdiği şarkılara yer vermesini.

Hep Karanlık esasında bir sonraki şarkı olan umutsuz, depresif bir tondaki Soğuk Bir Yaz’a da güzel bir geçiş oluyor. Bu şarkı için düşündüğüm çocuk melankolik bir çocuk. Ayrılmanın ardından gitmekle kalmak arasındaki mesele şarkının özü. Beklenmedik bir ayrılık belki de çıkış noktası. Hani o iplerin en son kopma noktası. Uzatmalarda olan bir aşkın son hakem düdüğünün çalınması… (Duygulanmanızı bölmek istemezdim ama, vaayyy be, inanılmaz bir şey oldu sevgili postdaş, futboldan zerre anlamayan ben, futbol terimleriyle bir cümle kurdum! Kutlayın beni!) Durulmaz artık buralarda/ Bekliyordun bunu/ İyi düşündün, kararını verdin/ Beni tek bir hamlede yendin

Ve gecenin yıldızı Eski Şehir şarkısı’nda sıra. Biraz önce klibini izlediğimiz şarkı sahnede canlı çalınırken de pek lezzetli. Bu şarkı ardından bir diğer yorumlamaya uzanıyor, sahnede Gürcan yorumuyla sahneden Tarkan’ın Gecenin Ürkek Kanatlarında melodileri yayılmaya başlıyor. Rock formu bu şarkıya pek bir yakışıyor.

Albümden devam ediyor konser. Yarınım Olmadan... Sırada, çocuklardan küskün var. Hayata, sevgiliye, kendine, ona kim olduğunu hiç sormayanlara, kaybolan aşklara küskün bir çocuk. Ama bunu gene kendi içinde yaşıyor. Sanki bu sözleri karşısındakine söylemiyor da kendi kendine konuşuyor gibi. Sarıldım kendime, sen diye/ Sen oldun hep yeminlerimde/ Tövbelerim tövbe üstüne/ Kapılar kapandı, kim olduğum sorulmadan

Konserin ilk yarısı Mazhar Alanson’dan Ah Bu Ben ve Coldplay’den Trouble ile sona eriyor.

Ara oluyor ve yukarıda parantez içinde belirttiğim duygu yüklü kavuşma anları, hah tam da şimdi gerçekleşiyor (fonda kavuşma müziği :) ) Bazı insanlar vardır, hani bazen araya yıllar girer, yollar girer, aklındasındır ama yoların kesişmez, ama kesiştiğin de araya hiç o yollar yıllar falan fıstık girmemiş gibi aynı sıcaklığı yakalarsın ya, işte öyledir bizim Burcu, Baran ve Yalçın’la dostluğumuz. Hepsi de çok sağlam arkadaşlar, can dostlardır. Yalçın, Burcu ve Baran, eski adı Kasdav olan Liselerarası Müzik Yarışması’nda birincilik ödüllerini toplayan üç iddialı müzisyen. Baran 2009 Liselerarası müzik yarışmasında, grubu oTTo ile en iyi beste, en iyi yorum, en iyi erkek solist dahil bir ton ödülün sahibi olmuştu, Burcu ve Yalçın da aynı yarışmanın daha önceki serilerinde birincilik ödülü almış müzisyenler, bu yazıda onları da anmadan geçmek olmazdı, di mi sevgili postdaş?

Her Neyse… yok yok sadece konuyu değiştirmek için böyle girmedim. Her Neyse, Gürcan’ın albümünde yer alan ve konserin ikinci yarısının açılış parçası akıllım :) . Bu şarkının çocuğu, direnen/güvensiz çocuk, hayata, insanlara, dünyaya… onu yarı yolda bırakmışlar, insanlara karşı güvensizliği var, bu güvensizlik içinde güvenmek istediği biri var, hitap ettiği kimse onu da kendi gibi görüyor ve onu bulduğu için kaybetmek istemiyor. Sonra gene güvensizliği devreye giriyor: Her Neyse… Sen benzeme onlara/ Hafife alanlara/ Yarıda bırakma/ Çok zor, güvenme onlara/ Oyunu bozanlara, diren ve durma

Ve albümün çıkış şarkısına geliyor sıra. ‘Sen Üzülme’deki çocuk, umutlu ama kıskanç biraz; saplantılı olanından değil, aşırı değer vereninden. Gerçi bu şarkıdaki aşk platonik gibi geliyor bana. Belki uzun süredir tanıyor, belki arkadaşı ama zamanla başka şeyler hissetmeye başlamış, bir yandan bunun olmazlığını içinde yaşarken bir yandan da umut taşıyor, ya olursa diye. Açılmaya yeltenmiş sanki ama karşıdaki ne reddetmiş ne de olur demiş. Bunun ikilemini yaşıyor şarkıdaki çocuk. Emin olamıyor. Başkalarıyla da görmek istemiyor. (Ne kadar tanıdık bir duygu benim için bi bilsen sayın postdaş!) Bu bir umut içimde, ulaşılmaz gibi/ Yine de; başkasını sevme, beni sevmesen de // Kalbim kırılabilir / Hissedersem seni tenimde/ Dünya yıkılabilir/ Ama sen üzülme


Ardından gelen Her Şey Yolunda’da sakin, kararlı, optimist (=iyimser) bir çocuk var. İyi düşün iyi olsun misali, şarkıdaki çocuk da kendi kendini ‘her şey yolunda’ diye telkin ederek hayata tutunma çabasında. Ama bunu iyimserlik ve gene umutla yapıyor. Yani başa gelen kötü şeyler, güzel şeylere açılan kapılar gibi, sağanak yağmurun ardından güneş açması gibi. Sabret diyor, şarkıda, her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda…Olumlu duygular aşılıyor, hem kendine hem de şarkıda hitap ettiği kimse ona. Saklanıp durma zifiri bir kuytuda/ Geri dönülmez sanma/ Bulunur çaresi/ Ölüm yok ucunda// Yalnızım sanma, buna inanma/ Her şey yolunda

Konserde arka arkaya yorumlamalar geliyor şimdi de, Candan Erçetin’den pek sevdiğim Mühim Değil, Barış Ustaya saygı mahiyetinde Can Bedenden Çıkmayınca ve Nilüfer’den Yeniden Sev ile salon coşuyor.

Konserde sonlara yaklaşılırken, bütün konser boyunca beklediğim Yan Oda’ya geliyor sıra. Bu çocuk yorgun, sıkılmış. Sevgilinin ilgisizliğinden, belki yerli yersiz kıskançlığından, sürüncemedeki ilişki halinden, hatta belki alışmışlıktan yorulmuş bir çocuk. Sonunda “eeöööh yeter be” noktasına gelmiş bir çocuk ve karşıdaki hala durumun vehametini anlamıyor. Gidiyor yahu adam elinden göz göre göre… Uzaktın, sonra hepten uzaklaştın/ Lakin uymadı hesaba/ Anılmazsın, ne olduğunu anlamazsın/ İzler kaybolduktan sonra
 
Gecenin son şarkısı albümün de kapanış şarkısı olan Selam Söyle’de mağrur, hesaplı, hatta kibirli bir çocuk var. Güçlü bir duruşu var ve karşısındakinden de onu bekliyor. Zayıflığa, lafların ıvrılıp kıvrılmasına tahammülü yok, derdini açıkça ortaya koyuyor, pervasız. Görmüş geçirmiş bir bilge edasında. Ama bunu yaparken sanki karşısındakinin tavırlarına karşı atak getiriyor. Kızda bir afra tafra var sanki, öyle bir izlenim edindim ve bu çocuk da “Kızım ben senin gibi kaç kişi gördüm, bu ayakları bırak” mesajı veriyor. Bak haline, yeni bakış açısı getir derdine/ Varsa niyetin, kendin eyle kendin iste
Konserde ne zaman söylendiğini hatırlayamadığım iki şarkıya da değinerek bu yazıyı sonlandırıyım diyorum, ne dersin sevgili postdaş? Albüm dolu dolu olunca, yazacak bir dolu da şey oluyor haliyle.

Bu şarkılardan ilki Tatlı Rüyalar. Buradaki çocuk, iyi niyetli, her zaman karşılığını alamasa da, karşısındakine kendinden bile çok değer veren bir çocuk. İyi düşünüyor, belli ki çok değer veriyor. Albümün pozitif çocuklarından. Kurduğun tüm hayaller gerçek olsun/ Doğruyu bulamazsan, sözlerim ışık olsun

Gözler Görmez… Büyük zorlukları aşıp artık durulmuş, belki de zamansız büyümüş bir çocuk şarkıdaki. Sırtından büyük yükleri atmış, bu yüzden dayanıklı ve dimdik bir çocuk. Kimseye eyvallahı yok, zira kimsenin onun neler yaşadığını anlayamayacağını düşünüyor. Hayatın sırrını çözmüş bir ermiş gibi. Bu yüzden yaşadığı hiçbir şey ona koymuyor. Üşenme sor, ki anlatsın/ Nereleri aştı bu kör kanatsız/ Yedi deniz anlamsız/ Sözler bitmez, gözler görmez

Son söz: son zamanlarda kulakları yormayan sağlam bir rock albümü istiyorsanız, tataaam buldunuz, Gürcan’ın albümü iddia ediyorum, daha çok parlayacak. Çünkü bu işte emek var, birikim var, ruh var, yetenek var; bu albüm asla kenara kaldırılacak albümlerden değil, benden söylemesi.

P.S. Gürcan’ın albümü sessiz ve derinden derinden yükseliyor ve şimdiden keşfedilmeye başladı: geçen pazar Behzat Ç.’yi izlediyseniz  Soğuk Bir Yaz'ın dizide kullanıldığını   görmüşsünüzdür ya da internetten izleyip kendiniz görün. ;)


25 Şubat 2012 Cumartesi

MADONNA, MADONNA, DUY SESİMİZİİİİ...

Canlar canı postdaşlar… Sormayın halimi ah neler olduuu, yüreğim sıkıştı, gözlerim dolduuu… Şu an sizlere 4 gündür beni yerlere seren hasta yatağımdan bildiriyorum. Ama konumuz bu değil tabi. Ben de boş durmayıp fırsat bu fırsat sizlere bu senenin en görkemli etkinliklerinden birine ön hazırlık olarak bu listeyi yapmayı bir vefa borcu bildim. Tahmin ettiğiniz gibi bu yazının konusu Madonna! Üzerinize afiyet hazır sahne önü biletinden de bir tane kapmışken yazmamak olmazdı değil mi? ;)


Sevgili postdaşlar, yıllardır beklediğim Madonna konserini duyunca önce şahsımdan “nnngheheAaa” gibi bir ses çıkmasının ardından, “gitmeliyim, bu sefer gitmeliyim” sayıklamaları başladı. Hasta yatağımdan kalkıp bilet çıkar çıkmaz aldım. Zira bence bu konser ya en önden izlenmeli ya da hiç izlenmemeli, kuş bakışı seyrediceksem konseri dvd’sinin çıkmasını bekler oturur evimde izlerim de mi rahat rahat? Benim gibi bir konsertist için düşünülemez! (Biletleri bahsettiğim taraflardan alan arkadaşlarım kızmayınız bana, bu da benim zaafım işte) Dünya üzerinde canlı seyretmek istediğim iki kişiden biri diyorum, Madonna diyorum, bir kere geçer bu fırsat diyorum. Ben de paraya kıydım… Hem Madonna en son geldiğinde (7 Ekim 1993, İnönü Stadyumu, “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasında sorulursa bu da benden kıyağınız olsun ;) ) ben daha Madonna’ya filan aklımın ermediği 10 yaşında velet, nerden gidicektim Madonna’ya? Demek ki neymiş postdaş, her şeyin bir yeri bir zamanı varmış. Velakin öyle oldu. Dünya üzerinde göçüp gitmeden görmek istediğim iki kişiden birini sahne önünde izliycem ve eminim bir daha görür müyüm görmez miyim bilinmez ama benim için unutulmaz olacak.

Bazıları gerçekten sahne üzerinde olmak için yaratılmış gerçekten! Madonna öyledir, benim için hep “orada olan” şarkıcılardandır. Müzik ve imaj dünyasının son 30 yılına damga vurmuş, her yaptığı ile konuşulmayı bilmiş, kimseye “eyvallah” dememiş, ve içinden nasıl geldiyse öyle yaşamış ve yaşamaya devam eden biri… Ulaşılmaz bir yıldız… Cesur, güçlü, risk almayı seven ve ne yapsa ortalığı yıkacağının farkında olan! Dinlere de meydan okur, devletlere de… Like A Prayer’da ise ikonik zenci İsa’nın ayağını öper ve akabinde Vatikan’dan aforoz edilir, olay olur; “Papa, nutuk atmayı kes, başım belada” diye ünler, olay olur, American Life’ta Amerikan yaşamını kıyasıya eleştirir, olay olur. Ama Madonna için bunlar sadece bir magazin haberidir. Böyle şeylerin üzerinde durmaz. Pervasızdır... Deli bir aurası vardır… ve çok da sağlam bir ekibi. Krizleri başarıya çevirmeyi iyi bilir. Müthiş bir ticari ürün aynı zamanda… Bir marka… şüphesiz ki Madonna için artık şarkıcılıktan çok bu sonuncu tanımlama doğru. Bütün şirketleri toplayıp kriz yönetimi nasıl yapılır’ın dersini verebilecek kadar iyi bir şirket MADONNA! Kesinlikle bu dünyadan değil!
 
Madonna’nın kliplerinin her biri birer sanat şaheseri, birer kısa film gibidir. Madonna kendini bilerek çirkinleştirmekten, kılıktan kılığa girmekten, toza toprağa bulanmaktan, ne kadar protest hareket varsa yapmaktan geri durmaz, işini ciddiye aldığını ve ne kadar profesyonel olduğunu taa ekrandan hissettirir ve her klibini ağzınız açık izlersiniz. Bizim playbek popçuları “sahnede 4 dakika kaldım, hayır 6 dakika kaldın” diye egolarıyla birbirini yerken; Madonna, Britney Spears tişörtüyle konser verir, hatta sahnesinde kalkıp dudağından bile öpebilir desteğini göstermek için! Bu kadar da komplekssiz ve kendine güvenli. (Sanırım bu bile neden müzikte ilerleme kat edemediğimize bir örnek, ama bu da konumuz değil tabi).

İlk kez You’ll See ile tanıdım Madonna’yı. 1995 tarihli Something To Remember albümünün beyaz yatakta çekilen çıkış parçasıydı. Ancak hayır onu ilk sıraya koymuyorum, zira Madonna’yı benim için yukarıdaki tanımlamalar içinde alan ilk albüm Ray of Light oldu. Bu yüzden Listenin ilk sırası 1998 çıkışlı “Frozen”a gidiyor. Alışılmış Madonna şarkılarından başka bir havası vardı. Yaylı ağırlıklı, deneysel bir şarkıydı (konserde en çok bu performansı merak ediyorum) ve çoktan klasik Madonna şarkılarından biri oldu. Bir çölde geçen karanlık ve kasvetli, siyah kuşların uçuştuğu, sonra kara köpeklere dönüştüğü sinematografik bir video klipti.



Listemin 2. sırasında 90’ların favori Maddy parçalarından 1995 çıkışlı You’ll See var. Terk edilen bir kadının “Yıkılmadım Ayaktayım” tarzı duygularını anlatır esasında, adamla yüzleşmesi vardır, “kendini güçlü sanıyorsun, ama aslında sen zayıfsın, göreceksin” der şarkıda… sahicidir, samimidir. Klibinde bir Boğa Güreşçisiyle özdeşleştirir kadın-erkek-güç dengesini ve/veya dengesizliğini. Yalın ama güçlü bir ifadesi vardır. Madonna’nın sesi beni en çok bu şarkıda etkiler.


Listenin 3. şarkısı, bıcır bıcır bir moda ikonası Madonna’nın 1986 tarihli True Blue’su. Klipteki kızların saçları ve makyajlarından, kıyafetlere tam bir 80’ler moda gösterisidir. Madonna’nın 3. albümünün isim şarkısı. Naif liseli kız aşkları gelir aklıma bu şarkıda. Madonna da 27 yaşının baharındadır bu şarkıda.


 Listenin 4. şarkısı, 1989 çıkışlı Like A Prayer… Kült! İkonik! Madonna’nın aforoz edilmesine yol açan klip. Zenci İsa’nın ayağını öptüğü bu klip –eski Blue Jean dergilerinden de öğrendiğim kadarıyla­–  o dönem baya fırtınalar kopartmış. Ben o dönemlerine yetişemedim ama o klibin sadece o dönem değil, bu dönemde bile ne kadar cesur ve aşmış bir klip olduğunu anlamak için ermiş olmak gerekmiyor :) :). Tam Madonna Style!


 5. Sırada Don’t Tell Me var. 2000 yılı çıkışlı Music albümünden Kovboy temalı klipte Madonna bir dizi kovboyun önünde kumlarda dansını icra eder. Gene kendine güvenli duruşu oradadır, “Aşkın doğru olmadığını söyle bana, Sadece yaptığımız bir şey olduğunu, Olmadığım her şeyi söyle bana, ama lütfen bana durmamı söyleme” derken. Sağlam şarkının hasıdır.


6. sırada 1986 çıkışlı La Isla Bonita var: Klip pek hoştur, pek latiftir, Madonna ateşli, esmer bir Latino olup, kıllı, vıcık vıcık bir salağı baştan çıkarmaya çalışır, görsel açıdan da güzel, mumlu odada kırmızı tuvaletiyle arzüendam eden bir Madonna enfes görüntüler sunar, DA... sayın postdaş, klip boyunca kim kime ulaşmaya çalışıyor, kim kime kur yapıyor anlamak mümkün değil anacım. Hayır, bütün klip boyunca Madonna’nın adamın önünde bir takla atmadığı kalır ama adam oralı bile değil, manyak! Ay görsen sanki Prens Williams! Aman bana neyse? :) Sonra adam kızı aşağı davet eder bir baş işaretiyle. Sonuçta Madonna aşağı iner kırmızı elbisesiyle ama adamın saçlarını şöyle bir okşayıp oradan uzar, "e ne diye işkence çektirdin adama be kadın o zaman bu kadar şarkı boyunca?" diye sordurur. Ama adam da buna kızacağı yerde sırıtmaya devam eder. (Adam zaten sürekli sırıtır, Madonna'nın gözlerinden yaş akar adam hala sırıtır.) o zaman da "e madem senin de gönlün yoktu, ne davet ettin kızı dışarı be adam?" dersiniz bu sefer de! Elinde  market poşetleriyle oradan hasbelkader geçerken klibe dahil olduğunu düşündüğüm amca ise bence klibin esas yıldızı! Bu şarkı da Madonna’nın kült şarkılarından biri olarak bu listedeki yerini almayı hak etmişti.


 7. American Life: Madonna’nın kimseye eyvallahı olmadığını Amerikan yaşamını eleştirdiği bu şarkı açıkça ortaya koyuyor. Bu şarkıda Maddy, Amerikan rüyasını ve kapitalizmi eleştirir. Madonna bu dönemde yaptığı bir röportajda, Amerika’nın eski Amerika olmadığını, değerlerin çoğunun artık hep materyal odaklı ve yüzeysel olduğunu, kendisinin eskiden değer verdiği şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu anladığını söyler. Gül gibi geçimini, eleştirdiği kapitalist sistem ürünleri ile sağlayan biri için o dönem söylenen sözler samimi mi yoksa konsept satış stratejisi için midir bilemeyiz ama en azından Amerikan değerler sistemini eleştiriyor sonuçta. Bu klibin Amerika'da yasaklandığını söylememe gerek var mı?


8. Die Another Day: James Bond’un bilmem kaç yüzüncü filmlerinden birinin (takip etmiyorum sayın postdaş, ben müzikleriyle ilgileniyorum ;) ) film müziği olan bu güzide Madonna şarkısında Madonna bir takım “kaba” adamlar tarafından acımasızca, dövülür, işkenceye uğrar, her taraf yanar, yıkılır, Madonna yerlerden yerlere savrulur ve sonunda bu adamların hepsinin hakkından gelir (kadının fendi erkekleri yendi?), zaten klibi izlediğinizde filmi de aşağıda yukarı anlarsınız (hakkaten James Bond filmlerini izlemiyorum). Madonna’nın bu klibi sinematografik şaheserlerden biridir. Müziği ile sizi sarar, 4 dakika görsel işitsel bir şölen yaşarsınız.


9. sırada Madonna’yı stil ikonu yapan ve Moda dünyasına Madonnaca bir bakış atan Vogue var. Bu şarkının klibi de dünya klip tarihinin “en”leri arasına girmiştir. Yıllardır denerim bu dans kareografisini, bir türlü beceremem sayın postdaş, yeteneksizim, net! Ama siz lütfen beni evde bu dansı kendi kendime denerken düşünmeyin, siz de denemeyin! Komik oluyor, hele ayna karşısında! Tecrübeyle sabit! :)


10’a Like a Virgin’i koymamak ve/veya Like a Virgin’siz bir Madonna Listesi hazırlamak, Madonna’yı geçtim, vaktinizi ayırıp bu yazıyı okuyan siz sayın postdaşlarıma haksızlık olmaz da ne olur sorarım size sayın postdaş? (cümlenin sonuna gelebildim mi ne?) Like A Virgin’siz bir Madonna Listesi, “belli bir markasız” çay saatine benzer! Bu nedenledir ki, hep birlikte, “Like a virgin, touch for the very first time!”


Onlarca sevdiğim şarkı arasında bu şarkıları seçmek kolay değil şüphesiz ama bir girişimdir değil mi postdaş? :). Madonna konserinde sahne önünde olacağım, gelecek olanlarla orada görüşmek üzere… Hepinize Madonnalı aylar diliyorum.

Bu arada bu liste dışında şunları da dinleyin, ezberleyin, hatmedin, sırf konser için değil, iyi şarkı biliyorum demek için de! Nothing Really Matters, Power of Goodbye, Love Profusion, Papa Don’t Preach, Music, Sorry ve diğerleri…

21 Şubat 2012 Salı

90'LAR İLK 10

Sayın postdaşlar, herkesler listeler yapar da bu müzikdaşınız yapmaz mı? İşte bu da benim 90’lı yıllarımın en sevdiğim başucu albümlerim… Aslında bu yazıda ilk 10 olarak belirtmekle birlikte aslında hiçbir albüme böyle bir sıralama yapamayacağımı fark ettim, zira bu albümler benim müzikal gelişimimde yol gösterici oldu. Yüzlerce sevdiğim albüm arasında bu kadarını çıkarmak zor oldu ama işte benim 90lı yıllar dediğimde ilk aklıma gelen albümler bunlar:

1) YAŞAR – DİVANE [1996] 
Kınamayınız sayın postdaş, Yaşar bu listenin tepesine oturmayı bileğinin hakkıyla kazandı. 1996 yılı Eylül ayında gözlere ve kulaklara şahane bir şekilde yerleşen bu albüm, klipleri, şarkı sözleri, albüm kartonetinde yazdığı şiirleriyle, albümün prodüksiyonuyla, sounduyla zaten kendini belli ediyordu. Sezen klanından olmayan bu Adanalı delikanlı, o dönem çıkan pek çok kişinin arasından ister istemez sıyrılıyordu. Her açıdan dört dörtlük bir albümdü. Üzerinden 16 sene geçmesine rağmen hala aynı tazelikle dinleniyorsa, konserlerde en çok bu albümde parçaları isteniyorsa, ben buna başarı der Yaşar’ı da birinci sıraya oturturum arkadaş! :) :) FAVORİ ŞARKIM: ONUN VEDASI



2) ŞEBNEM FERAH – KADIN [1996]

Şebnem Ferah, Türkiye’nin ilk kadın rock grubunun (bkz. Volvox… Araştırınız, soruşturunuz, öğreniniz…) solistiyken bile başlı başına çok cesurca bir oluşuma öncülük ederken, bu ilk albümü ile, erkek egemen rock dünyasında kadın şarkı sözü yazarı, besteci ve vokal olarak geldiği nokta, kazandığı başarı ve sadece ama sadece müziğiyle var olunabileceğini kanıtladığı için haklı bir saygı ve hürmeti sonuna kadar hak ediyor. Şebnem Ferah Türkiye’nin kadın ozanlarından desem yeridir. FAVORİ ŞARKIM: DELİ KIZIM UYAN


3) GÖKSEL – YOLLAR [1997]
Onunla ilgili ne yazsam az. Bu albüm klasik, hit, goldies, greatest of all times… ne derseniz deyiniz, eksik kalacak… o plastik toplu havuzda “sabır sabır ya  sabır” derken Göksel şu anda sabretmenin karşılığını fazlasyıla alıyor. Bu albümle ilgili denilebilecek iki şey var: Bu albümün bırakın müzikmarketleri, internette bile doğru dürüst bulunamaması çok büyük ayıp, yazık, kayıptır! 2) Göksel, sen nerede olursan olursan ben uzun uzun yolları aşıp her zaman sana desteğe gelicem. Sen çok özelsin… FAVORİ ŞARKIM: UNUT DEDİLER



4) AŞKIN NUR YENGİ – SEVGİLİYE [1990]
Eveeeet sevgili postdaş… Konu 90’lar albümleri olunca, “hani?, hani?, hani?” dediğiniz, gözlerinizin listede gidip gelip, “ya eklememişse” korkusu yaşadığınız, bulunca “tabi ya” dediğiniz, o albüme sıraaaa… geldi işte. Aşkın Nur Yengi’yi ilk görüşüm BİZDEN SİZE programında olmuştu. Saçlarını albüm kapağındaki gibi toplamış, üzeirne gene albüm kapağındaki gibi yarım omuz bir bluz ve kot giymişti. İlk kez orda dinlemiştim “Ayrılmam”ı. Bu ülkede 90’lı yıllar albümü denince herkesin birden istisnasız Sevgiliye’yi muhakkak sayması, albümün çağlar, zaman ötesi bir büyüsü olduğunun en açık kanıtı. Milyonlar yanılıyor olamaz! :) Bu albümü gene şapşahane hit fabrikası Hesap Ver izledi ki, ilk 10’da yer kalmadığı için burada adını geçirip bir saygı duruşunda bulunayım o albüme de. FAVORİ ŞARKIM: AYRILMAM


5) SERTAB ERENER – SERTAB GİBİ [1998]
Sertab Erener’in sesini çok teknik ve duygusuz bulurum. Evet mükemmeldir, tek detone olmaz, kafa sesini rahat çıkar ama ÇOK FAZLA kusursuz ve tizdir (TOO MUCH yani sevgili postdaş :) ) yorar beni. Ancak bu albüm Sertab’ın bence Demir Demirkan’la tanışıp, sevgili olup (magazin bu kadar :))  rock sularına açıldığı, Demir Demirkan’ın da sihirli parmaklarının değmesi ile Türk müzik tarihine şahane bir albüm kazandırmış en güzel albümüdür. Kişilikli albümdür, karakterlidir. Sertab’ın sesi beni hiç yormaz bu albümde. Şarkı sıralamasından, söz-müziklere, yorumdan, düzenlemelere gayet eli yüzü düzgün, bütünlüklü, her şarkının bir hikaye barındırdığı, İncelikler Yüzünden, Yara, Aslolan Aşktır ve Sezen’in sözlerini konuşturduğu Yüz Yüzeyim gibi şahane hitlerin bulunduğu ve tabi ki Türkiye piyasası için o zaman “yeni” bir dokunuş olduğu ve insanların pop görmeye alıştığı Sertab’a yakıştıramadığı için değerinin bilinmesinin geçen seneye kadar nasip olmadığı bir albümdür. Geçen sene nihayet yeniden piyasaya çıkarıldı da ben de bir oh çektim. FAVORİ ŞARKIM: YÜZ YÜZEYİM

6) LEVENT YÜKSEL – MED CEZİR [1993]
Levent Yüksel, “ben best of’umu ilk albümde yapmışım” demesi her şeyi açıklıyor aslında. Levent Yüksel müzik dünyası içinde nevi şahsına münhasır isimlerden. Çok sağlam müzik bilgisinin yanı sıra, Türkiye’de Bas Gitar çalarken şarkı söyleyebilme yeteneğine sahip iki müzisyenden biri (diğeri Özkan Uğur). Levent Yüksel ilk albümle patlama yaptıktan sonra talihsiz bir sağlık sorunu sonucu ara vermek zorunda kaldığı müzik sektörüne yeniden girişte bir daha asla o ilk albümün rüzgarının hızını yakalayamadı. Bu Levent Yüksel’in başarısız olduğu anlamına gelmiyor, (Tamam kısmen Levent Yüksel’in sonraki albümlerinde genel olarak şarkı seçimlerinin pek başarılı olmaması da etken olabilir bir parça) ama bunun esas nedeni Levent Yüksel’in kendini o rüzgara kaptırmayıp, geri planda kalmayı özellikle tercih etmesi gibi gelir hep (aynısını Mirkelam için de düşünürüm, o da çok değerli adamdır). Sonuçta piyasanın istediğini değil, kendi istediğini yapan bir adam Levent Yüksel ve istese çok başka yerlerde olabilirdi. İnşallah değeri daha hayattayken bilinebilir. En azından şu an albüm çalışması olmasa da herkesin aklında Levent Yüksel iyi bir adam olarak yer ediyor. Bu da az başarı değil. FAVORİ ŞARKIM: UÇURTMA BAYRAMLARI


7) NAZAN ÖNCEL – GÖÇ [1995]
Nazan Öncel, 1970’lerin sonlarında tutmayan 45liklerinden sonra 90ların başında “son atımlık barutum” diyerek bir girdi pir girdi ve bu albüm Nazan’ın 90lı yıllardaki tepe noktası ve Nazan’ın söz-müzik yazarı olarak “devler kategorisi”ne girmesini sağlayan albüm oldu. Bu albümü takip eden Nazan Hit 3’lüsünün ilk albümü (Diğerleri Sokak Kızı ve Demir Leblebi). Her şeyin bir zamanı var, sözünü kanıtlarcasına 90’la Nazan için resmen ortalığı yakıp yıktığı yıllar oldu. Nazan tarzı eğlenceli şarkılarına eşlik eden, melankolik şarkıları ve Nazan’ın 100lerce ses arasından seçilen vokali birleştiğinde ortaya klasik bir albümün bütün bileşenleri çıkıyor. FAVORİM: GİDELİM BURALARDAN


8) SEDEN GÜREL – BİR YUDUM SEVGİ [1992]
“Bum bum bum daldan hop dala uçtum, sonunda bir dala kondum, nedir bu daldaki durum?” diyerek beyaz mantar şapkası ve bir dolu çocukla televizyon ekranlarını şenlendirdiğinde sene 1992’ydi ve imaj döneminin ilk örneği olarak aklımıza kazındı (Gerçi sayın postdaş, Neslihan Yargıcı mahsulü olan bu mantar şapka imajının daha önce 1990 Eurovizyon Türkiye yarı Finallerinde İZEL – evet evet bildiğimiz İzel – tarafından denendiğini de buraya not edelim). O dönem için şahane bir PR çalışmasıydı, heyecan verici bir yenilikti, müziğe imaj katkısının hasıydı. İnsanlar deliler gibi dedikodu üretiyordu (Yok Seden kelmiş, şapkanın altında acaba ne varmış? vs. vs.) Çarşaf çarşaf bir ton haber çıkıyordu. Sanırım Seden Gürel bu durumun albümün kalitesine gölge düşürmeye başladığını hissetmiş olacak ki bir gün bir TV programında aniden şapkayı parça pinçik ederek seyircilere fırlattı ve mantar şapkalı kız imajı anında tarih oldu. Şapkanın altında saç olduğunu görünce insanlar da (çok da üstlerine vazifeymiş gibi) derin bir nefes aldılar. Bu olay sadece imajı değil, Neslihan Yargıcı-Seden Gürel ortaklığı ve ilişkisini de tarihin derinliklerine gömdü. (Bence iyi oldu. Yargıcının “yarattığı” imajlar şimdiye kadar kimse bir fayda sağlamadı, bkz. Ajlan-Mine’nin Mine’si). Bu durum Seden’e yaradı aslında, zira insanlar nihayet artık şarkılara odaklanabildiler. Zira bu albümde çok fazla güzel şarkı vardı. Bum Bum ve imajının rüzgarı yüzünden fark edilmesi vakit alan Devlerin Aşkı, Bir Yudum Sevgi, Güllerimi Ver (video klibinde Seden ilk kez şapkasız olarak görünür), Harbiden gibi şarkılarla bu albüm yıllardır başucu albümlerindendir. FAVORİ ŞARKIM: BİR YUDUM SEVGİ


9) UMAY UMAY – NAYLON [1996]
Nevi şahsına münhasır kadınlardandır Umay, duyarlıdır, hayata açıktır radarları, şu sıralar sanatsal fotolar çekiyor ve bu albüm de 90lı yıllar Umay albümlerinin tepe noktasıdır. İlk albümün tamamlayıcısıdır. Umay’ın sesi yukarıda Sertab’da yazdığım durumun tersidir. Kusursuz bir sesi yoktur söylerken ama öyle bir söyler ki, sesinin çatallaşması bile karizmatiktir, hissettirir, duygu yüklüdür. “Sen şeker kokarsın anne”, derken, “Sevemedim onları ben bi türlü, naylon öfke kuru gürültü, ört üstümü şimdiden kirlenmeden” derken de sahicidir. Mete Özgencil ortaklığı Düşmedim Daha, Naylon, Anne gibi şarkılarla bu albüm her devrin albümü bence. FAVORİM: NAYLON


10) TEOMAN – O [1998]
Teoman’ın Ne Ekmek Ne De Su ve Papatya gibi şapşahane şarkılarla dolu albümünün hızına yakışır bir ikinci albümle söz-müzikte de varlığını kanıtladı ve 10 şarkının 10’u da muhteşem bir rock albüm çıktı. Klipleri de çok konuşuldu bu albümün, Sus Konuşma, O, Bazı Yalanlar, (bana göre öyle olmasa da) orijinalinden bile daha çok ilgi çeken ve Teoman'a mal olan Gemiler gibi hitlere çekilen klipler ile uzun soluklu bir albüm oldu. Teoman’ın vücutlu, terli, sevişmeli şarkılarından gına gelmediği güzel zamanlardı diye bir de not düşelim. FAVORİM: BAZI YALANLAR



20 Şubat 2012 Pazartesi

"AYSEL'İM" ALBÜMÜ

AYSEL GÜREL "YENİ BİR HAYAT"A UĞURLANIŞININ 4. YILINDA YENİ BİR ALBÜMLE ANILIYOR

Aysel Gürel hakkındaki yazımın mürekkebi kurumadan Aysel Gürel cephesinden beklediğim haber geldi ve beklediğim yeni Aysel Gürel saygı albümü haberinin detayları açıklanmaya başladı. Sevgili müzikdaşım Olcay Tanberken'in yazısından öğrendiğim bilgilere göre, geçtiğimiz hafta ölümünün 4. yılında anılan Aysel Gürel’in anısına, Gürel’in ölümünden yaklaşık iki ay sonra yayınlanan “Çınar-Vol.1″ adlı albümün devamı niteliğindeki bu yeni Aysel Gürel albümünün adı “Ayselim” olarak belirlenmiş. Albümün en büyük sürprizi ise, komşu ülke Yunanistan’ın uluslararası sanatçılarından Anna Vissi’nin de projeye bir şarkıyla katılması.
Olcay'ın yazısından aldığım diğer bilgiler şöyle:
...
Sezen Aksu, Tarkan, Ajda Pekkan, Sertab Erener, Candan Erçetin, Nilüfer, Yaşar, Teoman, Ata Demirer ve Müjde Ar gibi isimlerin yer alacağı albüme bir destek de ‘komşu’dan geldi.
Yunanistan’da ‘gelmiş geçmiş en çok albüm satan Yunan sanatçı’ unvanını koruyan, hayranlarının ‘Thea’ (Tanrıça) adını verdiği Anna Vissi de ‘Ayselim’ adlı albüm projesine katıldı. Vissi, yıllar önce Ayla Dikmen‘in seslendirdiği ‘Olacak Olacak’ adlı şarkıyı söyleyecek. Daha önce Türkiye’de hiç konser vermeye gelmemesi, Türk hayranlarınca eleştirilen Vissi’nin bu proje kapsamında ülkemizi ziyaret edip etmeyeceği de, merak konusu.
Bir süredir şarkı seçimleriyle ilgili karar aşamasında olan sanatçılardan Sertab Erener, Ajda Pekkan ve Ata Demirer-Müjde Ar ikilisi şarkılarını seçti. Sertab Erener, ‘Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam’; Tarkan ‘Hadi Bakalım’; Ata Demirer-Müjde Ar ise ‘Sitem’ adlı Aysel Gürel şarkılarını seslendirecek.
KAYNAK: dikkatmuzik.com

13 Şubat 2012 Pazartesi

WHITNEY HOUSTON'IN ARDINDAN...

Tivitırdaki lanet olası ölüm tivitleri bu kez gerçek oldu ne yazık ki. Haftanın benim açımdan en üzücü haberi Whitney Houston’un ölümü oldu. M.J. ve Amy Winehouse’tan sonra üçüncü bir şok üçüncü bir yıkım benim için. Dünya dev bir sesi kaybetti, ben çocukluğumdan bir parça kaybettim, o dönemin benim için önemli olan her kaybında olduğu gibi.
 
Whitney ile ilk karşılaşmam, bu yazıyı okuyan postdaşlarımın %99.9’unun olduğunu tahmin ettiğim üzere, Bodyguard filmi ile oldu. 9 yaşındaydım ve Sivas’ta ilk kültür merkezi açılmıştı. Bodyguard o kültür merkezinde gösterilen ilk filmdi. Çocuk aklımla yarım yamalak anlamakla birlikte çok etkilendiğimi ve özellikle müzikleri ile çok ilgilendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar üniversite lojmanlarından Amerika kökenli bir komşumuz, bize albümü kasete çekip vermişti. Kasetin A yüzü tamamen Whitney şarkılarından oluşuyordu B yüzünde o zamanlar için ablamla anlamadığımız, tanımadığımız, bunun için de bir türlü sevemediğimiz Kenny G ve Lisa Stansfield filan vardı. Biz sarıp sarıp Whitney’li kısmı dinliyorduk. Çekme kasedin ilk yüzü Run To You ile başlıyordu. O yüzden I Will Always Love You’dan önce Run To You girmişti kanıma. O sene, bütün yaz Bodyguard şarkılarıyla geçmişti.

Gel zaman git zaman, yaş büyümeye ve başka müziklere ilgi duymaya başladıkça Whitney’e ilgim, eskisi kadar olmasa da, albümlerini takip ettiğim kişilerden biri olarak devam etti. Başka insanlar, başka müzikler dinledim. Yeni albümler aldım, kimi gelip geçici oldu, albümüne bir daha bakmadım bile, kimini ise başucu sanatçım yaptım, kalbime yerleştirdim. Şarkıdaki gibi kimler geldi, kimler geçti ama karakteri olan ve 100 ses arasına koysanız hemen seçilebilecek seslerin hayranı olan benim için, Whitney’in sesi hep derin bir hayranlık duyduğum seslerden oldu.

O evlilik sonucunda hayatı çöküşe geçtiğinde, özel hayatı, şarkılarının ve kariyerinin önüne geçtiğinde bile Whitney’nin hep bir gün gene toparlanacağını düşünürdüm. Hani hep bi mucize, bi şey olsun da yeniden toparlansın, gene liste başı şarkılarla dönsün dersin, umudunu kesmek istemezsin. Whitney öyleydi benim için. Dergilerde haberlerde uyuşturucu haberleri çıktığında hep aklımdan hep bunlar geçerdi. Özeldi benim için, hep orada olacak dediğim seslerdendi. MJ gibi, Amy Winehouse gibi ve daha birçok üstat gibi. 2009 yılında ben Hollanda’dayken Whitney’nin I Look To You albümüyle bomba gibi bir geri dönüş yaptığı haberi beni bu yüzden sevinçten deliye döndürmüştü.
 
Şimdi Whitney, M.J. ve Amy Winehouse’la birlikte bizim duyamadığımız nice düetler yapıyor ve hepsi de gittikleri yerde mutlu! Buna inanmak istiyorum. Belki daha güzel bi yerde, hiç ölmeyecekleri başka bir evrende şarkılarını söylemekteler. Ama üzüntüm bizim bu evrende bi daha onların seslerini duyamayacak olmamız… O da gitti, içimdeki Ruuuun Tooo Youu diye haykıran ses sustu.

Cem Özer’in şahane tiviti bu yazıyı bitirmekte birebir: “Houston, we have a problem. We don’t have Whitney anymore!”

Whitney Houston... gittiğin yerde mutluysan, mutluyum…

Bir rica: Lütfen “testi”, “su” ve “kırılmak” kelimelerinden oluşan lanet cümleler dolaşmasın gene etrafta. LÜTFEN!








BİR PROFİL - AYLİN ASLIM

Ona ilk kez bir müzik dergisinde rastladım. (Blue Jean-Aralık 2000) Elinde küreye benzeyen bi şey tutuyordu. (Hatta “Ne o elindeki acaba?” diye uzun uzun düşünmüşlüğüm vardır :) Jetonum köşeli, sevgili postdaş, kınamayınız! :) :) ) Saçları kısaydı.

Bir ilandı bu ve Power Records’un Yeni Yıldızı Aylin Aslım’ın ilk albümü “Gelgit”in müzik marketlerde olduğunu belirtiyordu. Herhangi sıradan bir ilandı benim için ilk etapta. Zira onlarca yeni isim çıkıyordu ve ben öğrenci harçlığımla yetişemiyordum hepsine. Aylin Aslım’ı keşfetmem video klibini ilk izlememle oldu.

Koskoca bir metropolün ortasında, mavi elbisesiyle duran bu genç kız, kırılgan sesiyle “Senin gibi, beni kimse sevmedi” derken o kadar sahici, o kadar samimiydi ki, insanın canına sarası ya da onu bu koca şehirde yapayalnız bırakan adamı bulup tekme tokat dalası geliyordu. Bu albüm içinde “4 gün 4 gece” ve “Zor Günler” gibi şapşahane, mupmuazzam (anlayın sayın postdaş, kelimeler kafi değil anlatmaya) şarkılar kliplendi. Özellikle 4 gün 4 gece benim Hollanda günlerimde sony walkmanimin en sık çalınan konuklarından oldu.

Albüm o zamana kadar 90lar popu olarak bilinen müzik türünün aksine, 2000’li yılların yeni müzik akımının rock, elektronik ve deneysel müziğe olacağına dair ipucu veriyordu. Everything But The Girl grubunun 90’larda yaptığının 2000’li yıllardaki modenize edilmiş versiyonu gibiydi. Yeniydi, ilginçti ve heyecan vericiydi. Ve her yeni heyecan verici müzik olayında olduğu gibi, o zaman Türkiye’de elektronik ve deneysel tarzın ilk örneği olarak lanse edilen bu albüme Türkiye hazır değildi sanırsam (neden şaşırmadım acaba? Türkiye yeni bir şeylere ne hazır ki zaten?) Zira rüzgarı fazla sürmeden Aylin Aslım kabuğuna çekildi. (Ya da biz öyle sandık!). Zira bu sürede Aylin Aslım kendini geliştirmekteydi ve ilk çıkışın yıldızı, ancak Aylin Aslım, 2005 yılında, Nurhan Damcıoğlu ile özdeşleşen “Ben Kalender Meşrebim” kantosunun rock versiyonuyla bir kez daha müzikseverlerin karşısına çıktığında parladı. 2001 yılında Power Records’tan çıkan albüm, 2006 yılında Pasaj Müzik etiketiyle yeniden müzik marketlerdeki yerini alırken, Aylin Aslım geçen 4 yılda biriktirdiklerini “Aylin Aslım ve Tayfası (Sütlü)” adıyla çıkardığı ikinci albümü “Gülyabani” ile paylaşınca tabiri caizse Aylın Aslım fırtınası koptu.

Gülyabaniyim ben, pek yabaniyim ben, girerim rüyanıza hepinizi yerim ben” derken, rock’a yelken açan Aslım, aslında bu şarkıda rockçılara yapılan eleştirilere bir cevap verir gibi gelir bana hep. Ben evde kendi kendime “gülyabaniyim ben” diye dönenirken annemin “ne söylüyosun sen öyle garip garip” demesi de ayrı bir yazı konusu olur yani :) .

Bu albümde artık 4 yaş daha olgun, müziğinin farkında olan, kalemi daha gelişmiş, sözleri daha eleştirel ve daha hayata dair bir şeyler söyleyen bir Aylin Aslım vardı. (Burada parantez açalım: Aylin Aslım’ın müzikal gelişimi, bu anlamda Alanis Morissette’in gelişimini aklıma getirir. Takip eden bilir Alanis Morissette, müzik dünyasına dancing queen tarzı şarkılarla girmiş, 3 albümü Jagged Little Pill ile “tamamdır, işte Alanis Müziği” denilen tarzını bulmuştur.) Aylin bu tarzı 2. albümünde buldu. Daha sert sözler ve müzikler yazan Aylin’in salt aşka ve acısına dair şarkılarının yanı sıra “Güldünya” gibi şarkılarla hayata kayıtsız kalmayan ve bir duruşu olan yönü de ön plana çıkmaya başladı. Dört sene sonunda “senin gibi beni kimse sevmedi” diye ağlayan kızdan “ben kalender meşrebim, güzel çirkin aramam” diyen güçlü kadın figürü çıkaran ve bu geçişi de gayet eli yüzü düzgün bir albümle kotaran bir Aylin vardı. Bu albümde bir “Ahh” vardır ki, gerçekten öyle bir aşkı yaşayan insana “Ahh” dedirtir!

Bak yine burdayım
Sana nazır is kokulu göğsümle
Yanındayım
Bak karşındayım
Bu dudaktan son defa öptüm
Farkındayım

Ahh bu tenin altında
Açılmış yaralarla
Giden bir can aslında
Ahh yine son kurşunla
Vurulmuş kanatlarla
Düşen bir can aslında

3. albümü “Canını Seven Kaçsın” ile Aylin yerini iyice sağlamlaştırdı. Sen Mi, Hoşuna Gitmedi Mi ve Aşk Geri Gelir parçaları kliplendirilen albüm güzel bir albümdü; bir parça Gülyabani’nin gölgesinde kaldıysa da, özellikle “Aşk Geri Gelir” parçası Aylin klasikleri arasındaki yerini çoktan aldı bile.

Aylin’in adı töre cinayetine kurban giden Güldünya için yapılan kampanyalarda ve albümlerde, nükleer santrallere karşı yapılan eylemlere katılmak için Samsun’a konser vermeye giden grubun içinde, Savaşa Hiç Gerek Yok albümünde, Van’daki depreme yönelik yapılan yardım konseri olan Van İçin Rock’ta, çeşitli sanatçıların albümlerinde konuk olarak hep görülür/anılır oldu. Şu sıralarda da SON isimli diziyle oyunculuğa adım attı, bir yandan da Mehmet Çağçağ ile Pazar geceleri Habertürk’te Ses Bir-Ki-Üç isimli müzik programını hazırlayıp sunuyor. Aylin Aslım sürekli konserler veriyor ve söz yazıp bestelemeye devam ediyor.

 
İşine gerçekten inandığı ve hissettiği doğrultuda devam eden insanın yaptığı her iş eninde sonunda başarıya ulaşır. Aylin Aslım da çok daha büyük işler yapmak için ivme kazandığı bir dönemde. Aylin Aslım’a saygı duyuyorum, zira söz-müziklerini kendisi yazan, kendisi söyleyen, söyleyecek sözü olan ve bu konuda kimseye eyvallah’ı olmayan ve müziklerini hayata ve insanlara karşı duyarlılığıyla birleştiren ve her eline klavye alanın şövalye kesildiği ve eleştiri ile hakaret arasındaki ince noktanın farkında olmayanlarla dolu sanal medyada gelen eleştirileri de serinkanlılığını ve görgüsünü bozmadan çok da iyi geri püskürtebilen kaç kişi kaldı ki?