Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Eylül 2015 Cumartesi

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM... - NİLÜFER-KENDİ CENNETİM

NİLÜFER... YİNE YENİ YENİDEN...

Nilüfer 2015 yılını sıfır şarkılardan oluşan şapşahane albümü "Kendi Cennetim" ile taçlandırdı...


2015 yılı hayatımın ışığı olan pek çok ismin yeni albümleriyle evime, arşivime girdiği bir yıl oldu. Göksel, Nükhet Duru ve Zuhal Olcay’dan sonra Nilüfer de 2015 yılında yepyeni şarkılarıyla arşivime girdi ve girmekle çok iyi etti. Bu yazıda Nilüfer’in yıllar sonra keyifle dinlediğim albümü Kendi Cennetim’den bahsedeceğim. Benim için 2015 yılının en iyi üç albümünden biri olan Kendi Cennetim Mayıs ayında raflara çıktı ve şahsen sevdiğim en son Nilüfer albümü Karar Verdim’den sonra (Düet albümler hariç) Nilüfer’in bence en ‘Nilüfer’ albümü oldu.

Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında birkaç şey söylemeli. Albüm geçen Mayıs ayında DMC’den “Haziran Vakti” adlı Sezen Aksu şarkısıyla çıktı. Kapakta ilkbahar sonu yaz başı cıvıltısına uygun şekilde beyaz-pembe tonlarda fon önünde çiçekler açan bir Nilüfer görüyoruz. Nilüfer’in uzun süredir sıfır şarkılar söylemediği yıllardan sonra, yeniden çiçek açmayı ve yepyeni şarkılarla bizlerle buluşmayı ifade edercesine gülümseyen ve insanın içini açan bir renk kombinasyonu var. Aynı zamanda gözlerinde bir maskeli balo maskesi gibi bir desenle sizi kimi eğlenceli kimi duygusal bir seyahate çıkaracağını söylüyor daha kapakta. İç kapakta da bu temaya uygun bir şekilde yazın (ya da Haziran’ın)) tüm cıvıltısını, coşkusunu ve hazırlığını anlatırcasına gülen ve eskiye el sallayan bir Nilüfer görüyoruz. Adeta zamanı donduran bir dinçlik ve güzellikle bakıyor. Tüm kara bulutlardan, kötü günlerden, hastalıklardan, kayıplardan sonra yepyeni yenilenmiş bir Nilüfer var karşımızda.. Bu açıdan çok anlamlı bir teması var albüm kartonetinin.

Albüm müzikal açıdan da bir hazine gibi. Bir kere müziğin kare asları Sezen Aksu, Nazan Öncel ve Şehrazat’ın güçlerini birleştirdiği bir albüm, ki bu isimler daha önce Emel’in Çok Özel, Aşkın Nur Yengi'nin Yasemin Yağmurları ve Nükhet Duru'nun Tam Zamanında albümünde bir araya gelmişti. Düzenlemelerde Mustafa Ceceli, Febyo Taşel, İskender Paydaş’ın adlarını görmek bile albümün müzikalitesi hakkında fikir veriyor. Müzik sektörünün kalburüstü isimleri ve ağır topları adeta Nilüfer’i ihya etmek için bir araya gelmiş gibi. Albümde Nilüfer denince akla ilk gelen isimlerden Adnan Ergil’in adını görmek beni ayrıca mutlu etti. Albümün en güzel yeri, Nilüfer gibi dev bir ismin albümüne şarkılarını web sitesinde duyurarak yüzlerce şarkı arasında seçerek koyduğu iki amatör şarkı yazarının (Hakan Sancak-Medar Neşet Kırşehirli) şarkısını seslendirmesi oldu, ki o iki şarkı albümdeki birkaç şarkıdan daha çok içime dokundu mesela. Nilüfer’in amatör söz ve şarkı yazarlarına verdiği bu destek ayrıca alkışlanası. Albümde söz yazarları arasında yazılarıyla tanıdığımız ancak müzik yanını da bu sene keşfettiğimiz Onur Baştürk, Gövher Hasanzade, Ayşe Birgül Yılmaz isimlerini de görüyoruz. Nilüfer ve Şebnem Algan ortaklığında yazılmış şarkılar da beni heyecanlandırdı.

Albüm bir Nazan Öncel şarkısıyla başlıyor. Şunu diyebilirim ki, şarkıyı dinlerken kimin yazdığını bilmeseniz bile şıp diye tahmin edebileceğiniz bir Nazan Öncel şarkısı bu. Şarkıda sevdiğine artık gel gel demekten dilinde tüy biten gururlu kadının eeeeh demeden önceki son dönemecindeki seslenişi var: “çık gel her iki sokaktan, öpelim her iki yanaktan, kalk gel özledik işte” Nazan şarkılarında hep gururlu bir kadın vardır, sabırla bekler bekler, kendini yer bitirir, sorgular, sorular sorar ve birden patlayıverir: gelsene artık! “bak gel gel dedirtme, sonra sonrası yok işte anla, anlamıyorsan nokta!” Nazan şarkılarında önce tatlı dille yılanı deliğinden çıkarmaya çalışır, sabrı bittiğinde ise eli belinde bir elinde oklava bir kadın görürüz. Bu şarkı da bu duyguyu Nilüfer sesiyle aldım ben. “Ben seni neden sevdim, bir nedeni yok nedensiz sevdim” … “Ben sana bir söz verdim, ruhumla savaş verdim, yok mu bir diyeceğin, yoksa ben öleceğim kalpten” Şarkı albümün ikinci klibi oldu ve bence çok doğru bir seçimdi. Nilüfer’in iki hareketli şarkıyı arka arkaya çıkarması çok iyi oldu.


Albümün ikinci şarkısı, bir Sezen Aksu şarkısı ve albümün en eleştirilen şarkılarından biri oldu. Eleştiriler çoğunlukla şarkıdaki kişiyle Nilüfer’in bağdaştırılamamasıydı. Nilüfer’in Beyoğlu’na gitmesini “o öyle biri değil ki” diye eleştiriyolar da, Nilüfer illa şarkılarında anlattığı şeyleri yaşamak zorunda değil ki. Bu defa öyle bir kadına sesiyle hayat vermiş ve bence bu ters köşe şarkı Nilüfer’in cıvıltısını ve neşeli tarafını göstermesi bakımından da hoş olmuş. Şarkı aslında pek çok kişinin yapmak isteyip yapamayıp da aklından geçirdiği şeyi dile getiriyor: “Değmez inan bazen yaşamaktır aslolan”. Şarkıdaki kadın hayattaki, aşktaki, ilişkilerindeki tüm kötü bulutları dağıtıp, hayatın tadını çıkarmaya davet ediyor. Kızsanız bilirsiniz ya da kız arkadaşlarımızdan dinlemişizdir ya da dinlemişsinizdir: kız kıza gecelere akılan o gecelerde ne göz yaşları dökülür, ne dertler anlatılır, ne kahkahalar atılır, ne aşklar masaya yatırılır, anlattıkça rahatlanır, rahatladıkça her şey daha güzel gelir. Bazen bizler de demez miyiz, amaaaaan koy rahvan gitsin, üzüntüyü bırak yaşamaya bak. Nilüfer de “kimbilir kaç aşktan yaralı çıktıktan” sonra “devrilmemiş hala ayakta” çünkü “bazen yaşamaktır aslolan”. O da topluyor kızları, aşkları, erkekleri ve benzeri tüm dertleri geride bırakarak -fikir bile olsa- “Beyoğlu’na” akıyor…

3. şarkı Vefa iki açıdan albümün en içime dokunan şarkılarından. Birincisi, yıllar sonra gelen Adnan Ergil-Nilüfer ortaklığının hala tüm dinamikliği ve duygusuyla devam ettiğini görmenin keyfi, ikincisi şarkıyı dinlerken adeta Nilüfer’den Kayahan’a bir veda seslenişi duygusunu almak: “Hiçbir haber vermeden, kimseye görünmeden, gizlice bir gül koyup da geçtin, gönlümün şu bahçesinden”… tüm o kırgınlık dolu yıllar boyunca içinde özlemi ve umudu taşımanın ifadesi gibi geldi bu satırlar. Ve nakarat kısmı direkt duyguların dışa vurumu: “Hasret her şeyden acıymış, sen gidince anladım, vefa bir semtin adıymış derdin, unutmadım”… Şarkının son dizesi ise “Zamansız birden uçup da gittin, avucumdan ellerimden” derken de yıllarca gönül ortaklığında bulunduğu bir dosta yapılan en içten vedaya ses vermiş bence. 2015 yılının benim için en güzel karelerinden biri 14 Şubat’ta Beşiktaş’ta Nilüfer ve Kayahan’ın birlikte verdiği barış konseriydi. İyi ki o konser yapıldı Kayahan aramızdan Nilüfer’le buzları eritmiş olarak ayrıldı. Zira atalarımız bir kez daha haklı çıktı: Eski dost düşman olmaz… Bu şarkı aklıma hep o son konserdeki sarılma karesini getirir.

Bu duygularla hepimizin boğazını düğümleyen Nilüfer, bir sonraki şarkıda ruhumuzu havalandırıyor. Sözlerini Sibel Algan’la birlikte yazan ve müziğine de imzasını atan Nilüfer, albümün genel umutlu ve pozitif havasına uygun şekilde, tüm olumsuzlukları kötülükleri affedip gönül yüklerinden kurtuluyor: “Affettim gitti seni de kendimi de, boş verdim gitti üzüldüğüm her şeye”… Etrafımız bu kadar olumsuzluklara boğulmuşken, her gün içimizi ruhumuzu sıkacak kavgalar, küslükler, tartışmalar, sinir, stres, sıkıntı ruhumuzu esir almışken, şarkı umut mesajlarını veriyor: “hiç de zor olmaz istenirse mutluluk, olmuyor işte öyle çabuk çabuk, yaşadık hem de ya vurduk ya vurulduk, bir kere sandık kaç kez aşık olduk”. Yani hayat hep bir devinim içinde, Nilüfer’in yıllar önceki Geceler albümündeki bir şarkıda verilen mesajın devamı gibi “bakarsın en acı gün, yarın olur bir düğün, hayat dudaklarda mey, yaşamak ne güzel şey”. Aslında her şey, her şeyi çok ciddiye aldığımız ve anlamsız birçok şeye büyük ve gereksiz anlamlar yüklediğimiz içindir. Nilüfer şarkıda bunun farkına varıyor: “Havalandı ruhum, rüzgara tutuldum, bırakın akışa, kaderin işine karışılmaz malum”… Şarkının müziği Nilüfer’in önceki şarkılarından “Hoşuna Gider Mi”yi çağrıştırdı biraz bana. Kulağımda ikisi yan yana çalıyor. Bu şarkı da onun gibi kolayca dilime dolandı. Yeni klip şarkısı bu olmalı.

Albümün 5. Şarkısı sözü müziği Nilüfer’in websitesi yoluyla duyurarak yüzlerce şarkı arasında seçtiği, amatör şarkı yazarlarından Hakan Sancak’a ait olan ve Nilüfer’in albümüne alarak büyük bir teveccüh gösterdiği Aylar Geçti. Albümün en sağlam şarkılarından olan Aylar Geçti, Nilüfer’in hitlerinden olmaya aday. Hem yorum hem söz hem müzik olarak Nilüfer’in en üst düzey şarkılarından biri olabilir. Şarkının duygusunu Nilüfer çok iyi taşıyor; o özlem, o isyan, o umutsuzluk, o gururlu durmaya çalışan ama yelkenleri suya indirmeye hazır olma durumu, o pişmanlık Nilüfer’in sesinde buluşuyor ve “Aylar geçti sevgilim, gül yüzünü göremedim, içimde yandı bir şeyler, çok özledim” itirafıyla vücut buluyor. Nilüfer’e çok yakışan bir şarkı olmuş. Kesinlikle kliplenmesi gereken şarkılardan…

Albüm Aylar Geçti’deki umutsuzluğun ardından, silkinip kendine geldiği ve yeniden çiçek açtığı Sezen Aksu imzalı Haziran Vakti ile devam ediyor. Albümün çıkış şarkısı da olan Haziran Vakti, albümden önce yayınlandı ve benim için güzel bir yaza hazırlık şarkısı oldu. Bu şarkı da gene umut var, yeniden coşan, taşan duygular var, yeniden hayat bulma, yeniden çiçek açma ve hayattan, aşktan korktuğu günlere dair pişmanlık var. Aşkı korkarak yaşadığı hayatında sınandıktan sonra bir yaz günü karşısına çıkan aşkla hayata dönen ve bulduğu aşkı korumak için o aşkla kendinden beklemediği bir güçle adeta bir savaşçıya dönüşen bir kadını resmeden Nilüfer bu aşkla dünyanın derdine rest çekip kendini aşkın kollarına bırakıyor ve eski yaralarını sarıp kapatıyor: “Çıktın geldin Haziran vakti, ben de çiçeklendim yine, bitmez ki bu dünyanın derdi, biz bir sevişelim hele”. Sonrasında güüüç onda artık: “Çiğnenmek için bütün kurallar gel, ruhum da bedenim de hür”  İlk duyduğumda “ay ne kadar Sezen sözler” demiştim, hakkaten de Sezen şarkısıymış. Tek eleştirim klibinin biraz daha neşeli ve hareketli bir Nilüfer görmekti. Ya da Nilüfer hareket etmeyecektiyse birkaç kişi ya da mesela sanatçı arkadaşlarının ya da fanlarının görünmesi olabilirdi. Kareler, resimler, renkler, çiçekler, Nilüfer hepsi çok güzel görüntüler ama şarkının duygusuna göre durağan kalmıştı.

Albümün ikinci yarısı gümbür gümbür bir Şehrazat şarkısıyla başlıyor. Şehrazat gerçekten sanatçının kumaşına göre şarkı yazabilen nadir kalemlerden. Daha genç ve popüler isimlere verdiği şarkıların yanı sıra, Nilüfer’e verdiği şarkıya bakınca bunu çok iyi görebiliyorsunuz. Albümde dinlediğimden beri Hesap Ver’in 2015 model kardeşi dediğim, öyle sağlam, öyle gümbür gümbür bir hesap sorma şarkısı bu. Şarkıdaki sitem çok güçlü bir şekilde ifade ediliyor. Hani bazen ne yaparsan yap olmaz, bile bile bi şeylerin bittiğini kabul etmez insan, öte yandan karşısındaki kişi duvarları o kadar sağlam örmüştür ki, terk edilenin feryadı uzaklardan bir uğultu gibi gelir. Terkedilen, gücenmişlikle karışık çaresizlikle sesini duyurmaya çalışır ve bir an gelir o da pes eder: Elimden gelen bu kadardı… Artık elinde bi şeyleri kurtarmak için her yolu denemiş birinin gücü vardır ve sitem etmekte yerden göğe hakkı vardır: Gel dedin de gelmedim mi, sev dedin de sevmedim mi, öl dedin de ölmedim mi, elimden gelen bu kadardı. Tabi bu şarkıda Nilüfer’in yorumu da devleşiyor. Nilüfer’in sesinin artık yorulduğuna dair eleştirilerde bulunanlara nispet yaparcasına, tüm duygusuyla haykırıyor elimden gelen bu kadardı diye. Bu şarkı Nilüfer- Şehrazat ortaklığının yüz akı olarak Nilüfer diskografisindeki yerini alıyor. Bu şarkı kliplenmeden albüm kapanmamalı…

Sonra bir Nazan Öncel şarkısı geliyor. Usul usul akan Nazan şarkılarından olan bu ayrılık şarkısı, açıkçası albümde en mesafeli olduğum, ısınamadığım şarkı oldu. Şarkı bir ayrılık sabahında yalnızlığıyla baş başa kalan bir kadının kendi kendisiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Daha önce bir sevdiği varken bir sabah baktığında sevdiğinin artık yanında olmadığını görüyor, ayrılanlar ve özleyenler tarafına geçiyor. Kendiyle diyalog kuruyor,  kendisiyle konuşuyor, ve kendi kendine: “Ayrılanlar bu tarafa, özleyenler bu tarafa, sizi şöyle alalım bu tarafa” diyerek yalnızlık denen tarafa geçiyor. Söyleyecek çok şey varken, artık kelimeler anlamsız kalıyor, çok özlese de, çok sevse de, artık yanında olmadığı için, hiçbir anlamı kalmıyor, özlemenin de sevmenin de. Gene de özlüyor, gene de seviyor. Her şeyin farkında: “özlüyoruz da ne oluyor sanki, bir şey olacağı yok olsa bari.” Böyle avutup mutlu ediyor belki kendini. Ama gene de kendini davet ediyor: “ayrılanlar bu tarafa, özleyenler bu tarafa, sizi şöyle alalım, bu tarafa”.

Hürriyet gazetesi yazarı Onur Baştürk’ün müzik yönünü bu sene çıkardığı albümle gördük. Ancak daha önce birkaç sanatçı dostunun albümünde söz müzik kısmında adını görmüştük. Nilüfer’e verdiği şarkıda Bir ilişki bittiğinde derler ya, ayrıldığım kişiyle dost kalamam diye, ben hep şuna inanırım: Neden dost kalınamasın ki, bir süre boyunca birlikte olduğum, birlikte güzel günler, geceler, anlar, paylaşımlar yaşadığım, beni benden iyi tanıyan, bir bakışımla hissettiğim ve demek istediğim her şeyi anlayan ve bir duyguyu paylaştığım insanı neden hayatımdan çıkarayım ki? Beni ondan iyi kim anlar, aramızdaki duygusal iletişim bitti diye neden geçmişe gömeyim? Belli bir görüşmeme süresinden sonra gayet de dost kalınabiliyor. Şarkı benim bu düşüncemi doğrularcasına: “yine aynı yerlerde karşılaştığımızda, yine aynı kelimelerle tutulduğumuzda, ne olur sessiz sedasız geçip gitmeyelim, ne olur iki eski sevgili olduk demeyelim” Albümün en benim hissettiklerime tercüman olan şarkısı bu oldu.

Günahkar Zaman (Neyleyim) Gövher Hasanzade’ye ait bir ayrılık ağıtı ve sözlerde Gövher HHasanzade’nin yanı sıra Ayşe Birgül Yılmaz ve Nilüfer’in de adını görüyoruz. Giden sevgilinin ardından hayalkırıklığının, çaresizliğin, ümitsizliğin, sitemin haykırışı Nilüfer’in sesinde hayat buluyor ve son ümit gördüğü bir aşkın sona ermesiyle şarkıdaki kadın için hayat duruyor: “söyle şimdi neyleyim, hiç ayrılmayız demiştin, söyle şimdi neyleyim, seni son ümit bilirdim, biçare yollardayım, uçurum kenarındayım ben”. Albüm temasının en aykırı şarkısı bu, adeta albümdeki tüm pozitifliği ve umudu diğer şarkılara dağıtıp umutsuzluğu kendinde toplayan bir şarkı. Şarkıdaki kadın için hiçbir çıkış yok, yıkılmış, melankolik, kendine acıyan, kendine kahreden biri ve asla bir çıkış yolu düşünmüyor, adeta acıdan zevk alıyor gibi. Bu yüzden sözleri itibariyle bana uzak, ama melodisi ve armonisi bakımından gümbür gümbür bir şarkı.


11. şarkı müziği Dimitris Dekos’a ait bir Yunanca şarkıya Rena Kamari’nin sözlerini yazdığı Seninim. Albümün en güzel slovlarından olan ve Türkçe sözlerini Nilüfer ile Sibel Algan’ın yaptığı şarkı, şairin çünkü ayrılanlar hala sevdalı çünkü ayrılık da sevdaya dahil dizesini doğrularcasına, ayrılsalar da “seni sevdiğim belli, çok istediğim belli, bir ömür boyunca, seninim temelli” diyerek ayrılığı reddediyor. Yalnızlığı içinde ayrılığa inanmadan ve sevdiğinin geri döneceğine dair inancını kaybetmeden bekliyor ve sevdiğine geri dön diyor: Gel artık gel, sevincim nefesim dön geri…. Usul usul akan şarkıda Nilüfer’in sesi de yormadan su gibi akıyor. O doksanlı yıllardaki Nilüfer şarkılarının tınısını duyuyorum. Kulağa hemen dolan melodisi ile albümde en sevdiğim şarkılardan biri.


Albümdeki ikinci Adnan Ergil şarkısında, artık sevdiğinin yalanlarına, vaatlerine karnı doyan kadın resti çekiyor: “Gelme istemem gelme, dönme beklemem seni, sevme istemem sevme, dönme beklemem seni.” Çünkü yıllar yılı belki zaaftan, belki çok sevmekten “vazgeçmek çok zor senden” diyordu. Ama bir yerden sonra artık o da isyan bayrağını açıyor ve “döndürme beni o yıllara geri, hiç kandırma boş yere boş vaatlerle yeni, yaşatma bana o anları bir kez daha, hiç çağırma boş yere artık inanmam sana” diyerek meydan okuyor. Sevdiği onu cepte sanıp, nasılsa benden vazgeçemez derken, bu çalımla şarkıdaki kadın onu ters köşe yapıyor.

Albüm albümdeki ikinci amatör şarkı yazarı Medar Neşet Kırşehirli’ye ait Hazan parçasıyla sona eriyor. “Buralarda hazan oldu, Eylül bitti Ekim oldu, Sonu gelmez ah ayrılık ah, Zora düştüm olan oldu, can yoldaşım zaman oldu, ne bitmezmiş bu ayrılık ah” diyerek giden sevgilinin arkasından günleri sayan bir kadının hüznünü anlatan şarkıyla albüm kapanıyor.

Albümdeki şarkılar arasında tutarlılık var aslında, ayrılık şarkıları ayrılığın ardından toparlanamayan, yıkılan kadını, hareketli şarkılar gururlu, boş vermiş, umutlu, pozitif kadınları temsil ediyor. Nilüfer’in şahsi olarak en sevmediğim albümü Hayal’den sonra bu albüm ilaç gibi geldi. Nilüfer sıfır şarkılara ara verdiği yıllardan sonra 2015 yılının en dinlemekten keyif aldığım albümüyle 2015 yılında arşivlik bir albüm hediye etmiş.

Bu ülkede Nilüfer pamuklara sarılası, el üstünde tutulası, kıymetini bilinesi ilk üç sanatçıdan biri… Bu albümle Nilüfer eşsiz yorumuyla gene kalpleri sarıyor. Benim 2015 yılının en sevdiğim ve beğenerek dinlediğim ilk 3 albümden biri oldu. Şimdi gözlerim kulaklarım konserler ve kliplerde…

Nilüfer’i sosyal medyada takip etmek için:
adreslerine bakabilirsiniz.




7 Eylül 2015 Pazartesi

TUNCA'NIN MÜZİK KUTUSU...

Tunca’nın Müzik Kutusu
Bana dair birkaç kelam

7 yaşındaydım, piknikteydik, büyükler yemek içmek işlerine girişmişken, arkadaşlarım kendilerini o piknik alanında mutlu edecek ne kadar oyun varsa oynamak ve icat etmek peşindeydiler. Bense bir köşede tek başımaydım. Hayır, kimse beni oyunlarına almadığı için değil, tam tersine bilhassa o oyunlardan bile daha çok sevdiğim bir dünyada kaybolmuş olduğum için. Elimde gazetenin verdiği şarkı sözleri kitapçığı ve o kitapçığı şarkı sözlerini kendi kendine mırıldanan ve ezberleyen ben… O an benden mutlusu yoktu. Her türden şarkı vardı o kitapçıkta: Pop, TSM, Halk Müziği… Tür ayrımı yoktu ve ben kafamda çalan radyonun tek şarkıcısıydım her türde şarkı söyleyen :). Benim şu an geniş bir repertuarım varsa, o şarkı sözü kitapçıklarının büyük yeri vardır, ve o pikniklerin…

Müzik aşkı sonradan olmuyor, içinizde varsa, yaş filan dinlemeyip bir yerden fırlayıveriyor. Ben öyle bir çocuktum. Sivas’ın bozkırlarında büyürken, bir kasetçi amcam vardı, her hafta gider ordan on kaset alır, dinler, ertesi hafta onları götürür yenilerini alırdım. İlk kompakt diski de bir aile dostunun evinde görmüştüm o yıllarda (sene 1990 ya da 1991). Biri Leman Sam’ın Livaneli Şarkıları, biri MFÖ’nün Best Of’u, biri de Coşkun Sabah Anılar/Haykırmak İstiyorum albümü. Çocuk aklımla, kasetten farklı olan bu değişik yuvarlağa hayretle bakmış, ayna sanmıştım. Bir de radyonun içinde insanlar olduğuna inanan çocuklardandım.

Müzikle ilişkimde ailemin payı büyüktü tabi. Babam çocukluğundan beri her türlü enstrümanı çalar, annem de şarkı söylerdi. Ben çocukken anne babamın arkadaş ortamlarında, babamın çaldığı keman ve annemin söylediği şarkılar ile büyüdüm. Bana da söyletirlerdi arada. O yaşta çocuk, “demir attığğm yaalnızlığğaa” diye inlerdim. Bir de Emel Sayın’ın Son Gülen İyi Güler şarkısı vardır, babam sürekli söyletirdi. Babam bizi saz çalarak ninnilerle uyuturdu. Şimdi kaybolduğuna çok üzüldüğüm kasetlere sesimizi çekip beğenmeyip baştan baştan kaydederdik, depremde evin zarar gören tek eşyası olan otuz küsür yıllık teybimizde.
Benim hayatım müzikti. Tv’de çıkan müzik programlarını videoya kaydeder, listeleri takip eder, kendim listeler yapar ve çıkan albümleri alırdım (daha doğrusu aldırtırdım tabi ki, aylin livaneli'nin okulu asardım single'ı alınmadı diye çıngar çıkarıp dayağı yeyip oturmuşluğum da vardır yani :)). İlk kendi aldığım albüm Zerrin Özer - Dünya Tatlısı idi, ki o zamanlarda bile müzik zevki değişik bir çocuktum, Sevingül Bahadır, Banu gibi sanatçıları dinlerdim. Arşivciliğe o zamanlarda başlamıştım. Şimdi üzerinize afiyet 1800 kadar cd ve sayamadığım kadar çok kasetimin başlangıcıdır o albüm.



Hayatıma giren albümlerle ilgili o kadar anılarım var ki... Bunları da zaman zaman yazmak istiyorum. Aldığım albümlerde, özellikle çocukken aldığım albümlerde bazı şarkılar ya da televizyondaki klipler zamanla benim belleğimde bir kare oluşturur ve ne zaman o şarkıyı duysam ya da o klibi izlesem o albümü dinlediğim ya da klibi izlediğim tek bir kare aklımda canlanır, o zamana giderim, böyle anıları olan şarkıları ayrı bir severim. Mesela bir gün Sivas’ta bir kasırga çıktı. Böyle evlerin çatıları uçtu filan, göz gözü görmüyor, ben de aşağıda okul servisi bekliyorum saf gibi. Annem yukarı çağırıyo pencereden bir telaş, eve gidiyorum, hemen teybimin başına koşuyorum, teypteki kaset Aşkın Nur Yengi-Sevgiliye ve tesadüfe bakın ki albümün kaldığı yer: “Esiyorken rüzgarlar çılgınca başımda…” Şimdi Öyle Bakma şarkısı hep o kasırgada, teypte dinlediğim o zamana götürür beni.

Mesela 1995 yılında Kral Tv’de üç şarkı çok sık aralıklarla ve arka arkaya çalardı, Hazal-Sevdalım, Seçil-Uhde, Kerim Tekin-Cici Baba. Şimdi bu şarkıları ne zaman duysam, İzmit’teki evimizde o klipleri izlerken sabahladığım geceye geri dönerim. Yıllar sonra düşününce bile, şarkıların hayatıma hep bir şekilde dokunmak için var olduklarını hissediyorum.

900'lü hatlar yeni çıkmıştı, her sanatçının bir 900'lü hattı vardı, banda kaydedilmiş seslerden ibaret bu para tuzakları her müzik delisi çocuk gibi benim de cazibe merkezimdi. Babamların yurtdışında olduğu bir zamandı. Her gün onlarca kez onlarca sanatçıyı arar ve mesela Aşkın Nur Yengi'nin o gün pazardan iki kilo patates aldığını anlattığı bant kaydıyla kendimden geçer, "Aşkın Nur Yengi patates almıııış" nidalarıyla anlamsız bir sevinç duyardım. Bu sanatçıları arama tutkusundan namazında niyazında zavallı babaannem de (nur içinde yatsın) nasiplenir, "gel babaanne seni Zerrin Özer'le tanıştırayım" 'heyecanlarım'a katlanmak zorunda kalırdı. Ayyy hatırlıyorum bir telefon faturası gelmişti, babamlar yurtdışından döndüklerinde şok!! üç sayfa fatura full 900'lü hat (hatta ajda pekkan'ınki 900 900 888'di, o kadar çok aramıştım ki yıllar geçti hala aklımdadır numara). Babam o listedeki aranma sırasına göre bana tam üç sayfa boyu dayak atmıştı (şiddete karşıyız ama hak ettiydim :)) Sonra almıştı beni karşısına ve bu faturayı ödemeyeceğini ve belki de bu yüzden hapse gireceğini, eşyalara haciz geleceğini anlatmıştı sonra, o kadar dayaktan ağlamayan ben hayatımda anlamını bilmediğim ama kötü bi şey olduğunu sezdiğim o haciz kelimesiyle böğüre böğüre ağlamaya başlamıştım, gidip kumbaramdan ne kadar biriktirdiysem eline tutuşturmuştum, babam kızsın mı sevsin mi bilememişti.

Bir gün ablamla müzik marketteyiz, Tayfunla Tarkan yeni çıkmış, biz de karar vermeye çalışıyoruz hangisini alsak diye. Ablam piyano öğrencisi o yıllarda Bilkent Konservatuarını kazanmış filan, müzisyen duyarlılığıyla “Tayfun’u alalım, hem Tarkan tutmaz, yok makyajı bozulmuş yok çorabı da kaçmış, Tayfun saksafon da çalıyor hem” deyince, biz iki tane Tayfun kaseti alıp çıktık oradan, evet saf ve salaktık! Karar veremediysen alsana bir ondan bir ondan J Aynı ablam, bir gün eve bir geldim ki, benim kasetlerimin kartonetlerini tırtıklı yerlerinden yırtıyor. Ben de onunla oturup bir güzel o caanım kartonetleri yırtmıştım, yıllar sonra ablamın itirafı: “ne bilim, o tırtıkların yırtılmak için olduğunu sanıyodum” Oldu canım, görüşürüz bye J Olan onlarca kartonetsiz kalan kasetime oldu tabi.

Bir İlhan İrem olayı var ki, evlere şenlik. Şimdi efenim, İlhan İrem televizyona çıkınca televizyonun sesi kısılır ve biz ablamla kulağımızı Blaupunkt marka televizyonumuzun hoparlörüne dayardık, İlhan İrem’in sesinin böyle daha buğulu geldiğine dair saçma bir inanışımız vardı!

Bir de Yaşar var tabi ki. Müzikal yolculuğumun en önemli yanı. Değirmendere sahili henüz denizin dibini boylamamışken kulağımda valkmenimde Gel Benimle şarkısı kanıma girmişti. O da mesela bana Değirmendere’de geçirdiğim o güzel günü hatırlatır. O şarkının yeri ayrıdır bende. Yıllar içinde Yaşar bana her sanatçıdan daha yakın oldu, bir şarkıcıdan öte, kendimi onda bulduğum, farkında olmasa da dertlerimi dinleyen ya da sorunlarıma şarkılarıyla çareler bulan bir dost oldu. Ne mutlu bana ki, yıllar içinde gerçekten dost olduk. Bu yazıyı yazarken ondan bahsetmemek olmazdı.
Sevgili okuyucu, lafı fazla uzatmadan sonuca geleyim, buraya kadar sıkılmadan okuduysan, beni ve müziğe yaklaşımımı anlamışsındır. Bu köşede dinlediğim albümlerden, gittiğim konserlerden, müzikle ilgili ilginç anılarımdan, dinlediğim şarkıların bende yarattıklarından aklıma estiği gibi, içimden geldiği gibi, belli bir kalıba girmeden bahsediyorum kendimce, albüm tavsiyeleri ve listelerimle içimdeki müziği sana taşımaya çalışıyorum, kısaca seninle müzik üzerinden hayatı paylaşıyorum. Bu müzik kutusunda her şey var… Okursan ne mutlu… Bu yazı da böyle bir yazı olsun… Gelecek yazıma kadar hoş çakalın müzikle kalın. 


11 Haziran 2015 Perşembe

ALDIM DİNLEDİM YAZDIM - ZUHAL OLCAY - BAŞUCU ŞARKILARI 3

ZUHAL OLCAY: ASALETİN KADINI...

Oyunculuğu kadar müzik yönüyle de benim en içime dokunan seslerinden Zuhal Olcay da birkaç yıllık suskunluğunu 2015 yılında Başucu Şarkıları 3 albümüyle bozdu.

Zuhal Olcay benim için en özel kadınlardan biridir. Yıllar önce bir oyununu izlemiştim, kuliste ayak üstü konuştuğumuz o birkaç dakika ise bize –aklımdakinin aksine- son derece sıcak ve samimi yaklaşması ve teşekkür etmesi olmuştu. O zaman bu zamandır Zuhal Olcay benim için farklı bir yerdedir.

Şarkılarında –oyunculuktan da yadigar olsa gerek- hep bir müzikal tınısı vardır. Normal bir şarkıyı söylerken bile onu sahneden ayrı hayal edemem. Şarkıları söyleyişiyle insanda bir tiyatro performansı izliyormuş hissi yaratır ki, tiyatroyu çok seven benim için çifte mutluluk olur bu durum. Eşine az rastlanır, belki de rastlanmaz bir buğusu vardır Zuhal Olcay’ın sesinde, o seste kırılganlık da vardır, gurur da, neşenin doruk noktası da vardır hatta İyisin şarkısında olduğu gibi iğnelemenin en usturuplusu da. Teatraldir sesi. Karakterlidir ve bin tane ses arasından fark edilebilir. Bunlar benim bir sanatçıyı sıkılmadan dinlememi sağlayan unsurlar, her bir şarkıda ayrı duygu yaratabildiği için her şarkısı ayrı bir tiyatro gösterisi gibidir, heyecanla bir sonraki şarkıyı bekletir. Sıkılmanız mümkün olmaz, bilakis heyecan duyarsınız acaba şimdi ne gelecek diye.

Bu albümde Zuhal Olcay gene en sevdiği şarkılar 2001 Başucu Şarkıları ve 2004 Başucu Şarkıları 2’nin ardından –sıfır şarkılardan oluşan Aşkın Halleri’ni saymazsak-sevdiği şarkıları Zuhalce yorumladığı albümler serisinin üçüncüsü.

Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında genel birkaç şey söylemeli. Albüm içeriği gibi sade, Kapağında boğazına kadar siyahlar içindeki Zuhal Olcay ifadesiz bir yüzle ellerini arkasına almış ileriye bakarken, kartoneti açtığınızda küçük resmin genişletilmiş versiyonunda yukarıdan beyaz bir atın dört nala yukarıdan inmekte olduğunu görüyorsunuz ve bütün bu manzaraya bir kale fon oluşturuyor. Çok sembolik bir fotoğraf. Kale Zuhal Olcay’ın seçtiği şarkılardaki kadınların (her biri ayrı ayrı 9 tane kadın) ördüğü duvarlar, Zuhal Olcay siyah kıyafet ve ifadesiz yüzle tarafsızca bu kadınların hikayelerini anlatan şarkıcı, beyaz at ise karanlıklara inat dört nala heyecanın ve coşkunun ifadesi, belki kadınların içindeki gücü açığa çıkarma sembolü. Ellerin arkada birleştirilmesi ve görünmemesi Zuhal Olcay’ın kapaktaki mesafeli duruşunu tamamlıyor aslında, yani o sadece nötr anlatıcı, elini uzatmıyor ya da herhangi bir hareket yapmıyor, biz bir duyguyu anlatırken ellerimizi kullanırız çoğu kez, ama o ellerini gizleyerek duygusunu saklamak istiyor gibi. Yani daha kapağından teatral bir albümle karşı karşıyayız.

Albümün müzik direktörü ve aranjörü Cem Tuncer, kartonete baktığımızda zengin bir enstrüman listesi görüyoruz, ki canlı enstrümanlarla yapılmış albümler hep daha bir lezzetlidir. Gitar, piyano, rhodes, elektrik bas, kontrbas, davul, perküsyon, saksafon, klarinet, kanun, viyolonsel, keman ve viyola ile akustik severleri memnun edecek bir müzikal zenginlikle dolu albüm. Albümün tek fotoğrafı Anthnoy Macri imzalı ve çekerken benim yukarıda yazdıklarımı hissetti mi bilinmez ama albümün duygusunu çok iyi veren bir çalışma yapmış gerçekten. Albüm 90lı yılların sonundan bu yanan her albümde olduğu için Ada Müzik’ten çıkmış.

Teşekkür notu minimal ve sadece Zuhal Olcay’ın 6 kişiye teşekkür ettiği albüm kadar minimalist. Minimalist olması içeriğinden değil, müzikal olarak o kadar zengin bir albüm ki, Zuhal Olcay adeta “bu albüm bir ‘saf bir müzik albümü’” diyor adeta, “sadece müziğini dinleyin, geri kalan her şey detay”. Bu yüzden teşekkür notunun olup olmaması bu albümde çok da önemli değil zaten aslında.

Albüm Ezginin Günlüğü grubunun klasiği Eksik Bir Şey’le başlıyor… O grubun müziğiyle Zuhal Olcay’ın ruhunu çok uyuştururum hep. Bu albümde de, Zuhal Olcay “hayatındaki eksiği keşfeden ve evden terlikleriyle fırlayan, sonunda aşkı bulan bir kadın”ı canlandırıyor. Bu süreçte kadının kendi kendiyle konuşmasının monoloğunu yaşatıyor: “Eksik bir şey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor, eksik bir şey mi var hayatımda, gökyüzü bazen ciğerime doluyor”. Zuhal Olcay sesinde hayatındaki o eksik şeyi bulan ve her şeyi bırakarak o halde, hatta ayaklarındaki terlikleriyle o eksiği tamamlamaya giden kadına ses veriyor. Terlik metaforu hayatında huzuru bulmanın, hayatındaki eksiği gidermenin, rahatlamanın metaforu. Çünkü terlik rahat bir şeydir ve mesela yorgun bir iş gününden sonra eve geldiğimizde ilk olarak terliklerimizi giyer rahatlarız, o ev huzurunu yaşatır terlik insana, evindesindir ve dinlenmeye geçebilirsin, belki bir çay koyarsın kendine, yani öyle bir rahatlık kadının hayatında bulduğu. Bu terlik metaforu önemli o yüzden, zaten şarkının diğer adı Terlikli Şarkı. Ayrıca günlük bir detayı bu kadar güzel bir şekilde bir şarkıda kullanmak da ancak Ezginin Günlüğü gibi bir gruptan beklenirdi. Bu şarkı için Nadir Göktürk’e de selam ve alkışlarımızı göndermeli.

Albümün ikinci şarkısı, albümün de çıkış şarkısı, Tual grubunun şapşahane şarkısı Pencere –ya da albümdeki adıyla Pencereler Önünde. Burada bir eleştiri getirmek isterim, gözden kaçan büyük bir hata, bu şarkı sözü-müziği İskender Türsen’e (Tual) aitken, albümde Erhan Güleryüz yazıyor. Hukuki boyutu ve davası olan bir şarkı aslında. Bu albüm yazısına bu konuya çok girmeyeceğim. Ben sözü müziği Erhan Güleryüz değil, İskender Türsen’in olarak alıyorum. Albümün yeni baskılarında da bu hatanın giderilmesini umuyorum tabi ki. Neyse, şarkı ilk kez 2001 yılında Tual grubunun ikinci albümüne adını veren parça olarak çıktı. Orada bir adamın giden sevgilinin ardından pencereler önünde yıllarca sevgiliyi beklemesi konu ediliyordu. Adamın geç bulduğu aşkı çabuk kaybetmesi ve kaybettiği bu sevgiyle birlikte, ümitlerini, gülmeyi, yaşama isteğini de kaybetmesi anlatılıyordu. Çünkü kaybedilen sevgili, adamın “ne sevdalar ne ümitler gömdükten sonra, aşkı yalansız duygulardan ördüğü bir” aşktı ve o kadar aşıktı ki, sevdiği gözünde “çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında bahsettiği o periydi”, ancak o gittikten sonra kalan karede adam bir “pencerenin önünde yapayalnız”: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. Buraya kadar bir adamın duygularını anlattım, şarkıdaki adam Tual grubu aracılığıyla bunları anlattığında sene 2001’di, İşte şimdi Zuhal Olcay 2015’te bu duyguların kadın bakışını anlatıyor. Zuhal Olcay’ın sesinde, şarkıda anlatılan duygu, hayal kırıklığı ve incinmişlik daha bir yerini buluyor. Yıllar geçmiş, kadın yaş almış ve hala pencereler önünde “sevdiğine ağlıyor”, bir yandan yıllar geçiyor, kadın en güzel yıllarını bu aşkın hayaline ağlayarak geçirmiş ve biraz da yaş almanın getirdiği duygu değişikliklerinin sonucu olsa gerek, geç bulduğu ve çabuk kaybettiği bu aşkla birlikte son ümitlerini de pencereden atıyor: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. (Bu yaş mevhumunda, erkekler kadınlardan biraz daha avantajlı galiba, her yaşın ayrı bir güzelliği olsa da, erkek ve kadın yıllar geçtikçe fiziksel olarak yaştan farklı etkileniyorlar. Erkekler yaş aldıkça duygusal konularda çok fazla çabalamadan hayatlarını aynı çizgide sürdürebiliyor ya da kadınlarda yaş almayla aynada gördüğü yüzü beğenmeme/kabullenememe duygusu ve buna bağlı duygusal değişimler daha yoğun olabiliyor. Bu şarkıdaki kadın da bu yaş değişimlerinin farkında ve bunun da üzüntüsünü yaşıyor gibi hissettim “pencereler önünde çürürken o güzelim yıllarım, hayalin gözlerinin önünde bize ağlıyorum” derken… Hülasa, Zuhal Olcay bu şarkıda aşkını kaybetmiş orta yaşın üstünde bir kadını canlandırıyor.

Kumsalda şarkısı zaten şarkının içinde ambiyansı anlatıyor. Atilla Engin’e ait bu şarkıda, aşık bir kadının sevgilisiyle dolaştığı kumsalın portresi çiziliyor. Kumsalda yanında sevdiğiyle ve başka hiç kimse olmadan, rahat ve huzurlu bir anın tasviri. “Bir kenarda ağları çeken balıkçılar, bir yanda aşağılara süzülen güneş, karşıda unutmaya çalışan sarhoşlar ve biz yapayalnızız kumsalda.” Dünya yansa, sevdiğinin yanında bütün dünyaya karşı duracak kadar güvende ve güçlü hissediyor. Burada dünya dertleri, hayat telaşesi, üzüntüler yok, sadece “ayaklarının altında süt liman deniz” ve “Bir de hiç durmadan çarpan sevişen kalpleri” var, (bir de dış ses olarak onların mutluluklarıyla mutlu olan dostları-lay lalay lalay kısmında böyle düşünmek hoşuma gitti). Bu şarkıda huzurlu ve aşık bir kadın oluyor Zuhal Olcay.

Zuhal Olcay şimdi Gündoğarken’in Ağlıyor İstanbul şarkısında biten bir yazın ardından İstanbul’a dönen ve bir yaz aşkının ardından ağlayan henüz yirmilerinde bir kadını oynuyor. Şarkıda yaşadığı yazı tasvir eden kadın (İkindi vakitlerinde akşam sefaları, kapı muhabbetlerinde komşu cefaları, yan gelip de yattığım taşlar, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları, etine dolgun dulların genç kız edaları, yem verip sevaplandığım kuşlar), o günleri anımsadıktan sonra hüzünleniyor ve –yağan yağmurlara atıfta bulunurcasına- İstanbul ile birlikte o günlere ağlayarak bir veda öpücüğü konduruyor. Selamı kesti arkadaşlar demesi, yazın sabahlara varan geceler boyu muhabbetin dibine vurulduğu arkadaşlara da öbür yaza kadar veda etmesini getirdi aklıma. (Tabi ki şarkının yazılma motifi bambaşka bir şey olabilir, ama ben burada Zuhal Olcay’ın sesinden şarkıdan hissettiğimi yazdım).

Zuhal Olcay’ın albümünün sürprizi 1993 çıkışlı Oyuncu albümünden Zuhal Olcay’ın da 90ların fenomenlerinden olmasını sağlayan İyisin şarkısının caz düzenlemesi oldu. Çok sevdim bu düzenlemeyi. Şarkının bu versiyonunda Zuhal Olcay, gelir düzeyi yüksek, akşamları bir kadeh bir şey içmek için bir otelin roofundaki bara giden, bakımlı, ekonomik gücü olan, güçlü, kendisini beğenmeyen adamı nezaketle iğneleyen ve eğlenen şehirli cool kadını canlandırıyor. Şarkıda hitap edilen adam da gene gelir düzeyi yüksek, şımartılmış, kadınları çok önemsemeyen bir tip ama karşısındaki kadın da kolay lokma değil ki, susup pıssın. Hatta sen bana fazla iyisin diyerek nezaketi elden bırakmadan, laflarıyla döverek adama haddini bildiriyor. Orijinal pop versiyondaki kadın çok büyük bir maddi durumu olmasa da ortalama bir hayat yaşayan daha rahat bir kadındı, bu caz versiyondaki kadın ise zengin ve cool. Bir şarkı iki düzenlemede iki ayrı kadının dünyasını anlatır gibi olmuş. Aynı şarkıdan bambaşka iki şarkı çıkmış resmen. Albümün de en iyi düzenlemesi bence. Saksafon dokunuşu enfes olmuş.

Zuhal Olcay bir Cem Karaca şarkısına ses verdiği Sevda Kuşun Kanadı’nda şarkısında, sırtında abası aşkın ve hayatın anlamının peşinde diyar diyar, dağ dağ dolaşan gezgin kadını canlandırıyor. Buradaki aşkı duygusal olarak değil, ilahi bir aşkı arayan kadın olarak yorumladım ben. Bu anlamda bu kadına gezgin bir derviş de diyebiliriz. Kadın bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor ve hayatı da sorguluyor. Ak sakallı bu yorumlamada yol gösterici oluyor. Zira dini metaforlarda, insanların rüyasına girip onlara yardım eden yol gösteren bir ak sakallı dede vardır ya, bu ak sakallıyla karşılaşan kadın hayata ve aşka dair bazı dersler çıkarıyor. Önceki kadınlardan tamamen farklı bir kadın çiziliyor bu şarkıda. Burada Cem Karaca’nın felsefik sözlerine de alkış tutmak gerekiyor.

Zuhal Olcay’ın bu albümde canlandırdığı kadınlardan biri bir Ahmet Kaya şarkısında çıkıyor karşımıza. Yalan Da Olsa şarkısında, protest, sosyalist, aktivist bir kadın kimliğiyle çıkıyor karşımıza ve gece yarısı vardiyada tedirgin ve üşümekte olan işçilerin, ya da gece yarısı evine yine geç dönen ve cebinde taksi parası bile olmayan bir müzisyenin sesi olmaya çalışıyor, herkesin dikkatini çekmek istiyor. Ve insanların ikiyüzlülüklerini yüzlerine vuruyor; “yalan da olsa ‘haklılar’ diyoruz ama bu da yetmiyor” derken, bu manzaraya sahte bir acımayla bakıp, ah vah etmekle yetinen ve “ehmm onlar da haklı ama canım” deyip de başka bir hiçbir şey yapmadan gazetenin diğer sayfasına geçen veya kanalı değiştiren, kendilerini mutlu etmek için başka mutsuzluklara bakan o insanlara atıfta bulunuyor. İnsanlar yalandan mutlu dünyalarında tüm bu dertleri bir gazete haberinden ibaret sanırken, oturdukları yerden “o işçiler, o müzisyen, o kadınlar haklılar” demesi sorunu çözmüyor sadece kendi vicdanlarını aklıyorlar, sözleriyle onların “tarafında ve yanlarında” olduklarını göstererek. Bunu da “Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor” demeleri kanıtlıyor. Ahmet Kaya’yı da her zaman sevgi ve minnetle anıyorum, bir toplum eleştirisini nasıl da nezaketle ve incelikle yapmış…

Bir sonraki şarkı, bir Ülkü Aker şarkısı, ilk kez Nilüfer’den ’84 albümünde dinlediğimiz Söyleyemedim. Nükhet Duru’nun gene bu yıl çıkan son albümü Aşkın N Hali’nde de yer alan şarkıda, zamanında biriyle adı tam konulamamış bir şeyler yaşayan, ama bunu o zaman söyleyemeyen (güzel bir söz vardı dilimde, çok istedim söyleyemedim) ve sonra başka hayatlara savrulan, yıllar sonra karşılaştıklarında bunu ona itiraf eden orta yaşlı bir kadını canlandırıyor. Aradan çok yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış ve artık ruh dinginliğiyle adama o zamanki hislerini ve pişmanlıklarını anlatıyor: Seninle şöyle bir gün baş başa, konuşmak isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden. O zamanlar hiç yaşlanmayacakmış gibi geçen günler baş döndürücü bir hızla geçerken ellerine geçen fırsatı değerlendirememenin pişmanlığı ile yaşanabilecekken yaşanamamış bir aşkın itirafı oluyor Zuhal Olcay’ın çizdiği kadının sesinde bu şarkı. Ama artık “ne sen o sen ne ben o eski ben biz miydik yoksa zaman mı değişen” diyerek son noktayı koyuyor, çünkü artık ikisi için de çok geçtir ve her şey değişmiş, duygular değişmiş, zaman değişmiş ve tabi onlar da değişmiştir: ne sen o sen ne ben o eski ben, hani o gözler aşkla gülen. Gene de tatlı bir anı olarak içinde tutup saklıyor o günleri.

Albümün kapanışı bir Marc Aryan şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı bir Ajda Pekkan klasiği ve Türk Pop Müziğinin en kalburüstü klasiklerinden Dünya Dönüyor. Bu şarkıda Zuhal Olcay, sevdiğinin bekleyen sitemkar ve melankolik orta yaşlı kadını canlandırıyor. Sevdiği çoktan gitmiş, ama kadın ümidini kırmadan bekliyor, atlıkarıncanın döndüğü gibi, dünyanın döndüğü gibi, çiçeklerin güneşe döndüğü, gurbet yolcusunun döndüğü gibi, başının döndüğü gibi, ayrılanların döndüğü gibi onun da dönmesini bekliyor, ama sevdiği dönmüyor… Bir süre sonra buruk ve sitemkar sesleniyor: bir haber de mi gönderemezdin, hiç değilse bileyim sen nerdeydin, yoksa sen de kalpsiz miydin, yoksa kalbin elbet sevemezdin. Sonra gene kıyamıyor, içindeki ümidi yeşertiyor: bekliyorum hep sen neredesin.

Bu şarkıyla dokuz kadının hikayesi tamamlanıyor ve siz kadehinizde kalan son şarap yudumunu içerken, boğazınızda tatlı bir mayhoşluk, aklınızda bu dokuz kadının yaşadığı hikayelerin kendinize yonttuğunuz versiyonları ile geceyi bitiriyorsunuz. Aklınızda gelmiş geçmiş, yaşanmış ve yaşanacaklar ile bir gün daha bitiyor ve albümü kişisel anı defteriniz gibi kalbinizin dolaplarında size özel kilitli bir çekmeceye yerleştiriyorsunuz, sık sık çıkarıp hayatınızı okumak üzere…

10 Haziran 2015 Çarşamba

ALDIM DİNLEDİM YAZDIM... - NÜKHET DURU - AŞKIN N HALİ

AŞKIN ŞARKILARINA NÜKHETÇE BİR DOKUNUŞ...

2015 yılı benim için müzik açısından hayli verimli başladı. Uzun süredir albüm bakımından seslerine soluklarına hasret kaldığım nice dev isim bu sene arka arkaya albümleriyle arşivlerimin gönlümün raflarındaki yerlerini aldılar. Bu yazı, bu dev isimlerin en önde gelenlerinden Nükhet Duru’nun kariyeri boyunca söylemeyi en sevdiği şarkılardan oluşan Aşkın N Hali albümü ile ilgili.

Bu bir “cover” albümü gibi görünse de aslında şarkılara bir Nükhet dokunuşu. İnsan Nükhet Duru gibi yılların süzgecinden hep iyi işlerle ve saygın bir isimle geçince istediği şarkıları söyleme hakkını ve keyfini yaşıyor gönlünce. Bu albüm de böyle. Albüm kartonetinde de yazdığı gibi “Sevdiğim şarkıları seçtim. Bana yıllar içinde dokunmuş ya da son zamanlarda dinleyip kalbime aldığım şarkıları”… Tek fark Nükhet Duru şarkıları yeniden söylemiyor, yeniden yaşıyor ve birçoğu genç isimlere ait şarkıları zamanından süzgecinden geçmiş bir kadının hisleriyle söylüyor. Bu yüzden bu albüme bir cover albümü demek haksızlık olur bence. Tanımlama yapacak olursak bu albüm şarkıları Nükhetleme albümü…

Şarkılara geçmeden önce biraz albüm detaylarından bahsetmek istiyorum. Bir kere daha albümün kapağı rafta gördüğünüzde dikkatinizi çekiyor, Mor fonlu kapağın ortasında Nükhet Duru –ki kadın yaşlanmıyor, yaşlanmıyor, yaşlanmıyor, adeta Benjamin Button gibi zamanı dondurmuş gibi otuz önce önceki Nükhet dinçliğinde ve güzelliğinde- tüm zarafeti ile adeta şarkıları dinleyip mest olmuş bir yüz ifadesiyle gözleri kapalı duruyor ki bu albümün havasını en iyi yansıtan da bu duruş aslında. Her şeyi anlatıyor, bu albümü şarap eşliğinde mumlar yanmış halde dinlediğimi hayal ediyorum ve gözlerimi kapattığımda, her şarkı beni farklı yerlere götürüyor, 2000’lerden 70’lere bir zaman tüneline girerken, o şarkıları Nükhet Duru –belki kendi yaşanmışlıklarını hatırlayarak- seslendirirken, size de kendi hikayelerinizi hatırlama alanı sunuyor. Hem nostaljik hem de modern ve dinamik bir yerlerde bırakıyor sizi. Albümü dinlediğiniz 38 dakika boyunca yaşamınızın her dönemine bir girip çıkıyorsunuz.

Mor renk asaletin, vakurluğun, olgunluğun rengidir. Bu albüm de bu rengin kullanılması, gene bunu doğrularcasına, her biri klasik olmuş şarkıları olgun bir yorum ve hisle seslendirilmesine atıfta bulunuyor gibi. Nükhet Duru seviyor bu rengi, daha önce de Gece Saat On İki albümünde de gene Mor tonlarla çıkmıştı raflara ve şüphesiz bu renk çok yakışıyor Nükhet duygusuna.

Nükhet Duru’nun dinleyicilere hitaben yazdığı yazı ise samimiliğiyle Nükhet Duru’yu gördüğüm yerde sarılma hissi yarattı. O yazıda müzikteki 40 yıllık yolculuğuna sığdırdığı bütün duyguları, “heyecanı, mutlululuğu, yalnızlığı, özlemi, acısı” ile bizim paylaşmanın ve bir yerde bizim –çoğumuzu tanımasa da- sırdaşımız olmasının ona verdiği sevinci okudum ve hoşuma gitti. Zaten var olan kitlesinin yanı sıra ilk kez Nükhet Duru’yu tanıyacak olan müzikseverleri de es geçmemesini ise ayrıca alkışlanacak bir şey olarak görüyorum. Ben teşekkür notlarında çok dikkat ederim, o albümü alan kişileri de bir notla albüm sürecine dahil eden sanatçılar bende hep ayrı bir hayranlık uyandırır. Bu mektup çok samimi ve sahici bir paylaşım…

Albümün dikkat çekici bir yanı, Nükhet Duru’nun şarkı seçtiği günümüzden isimler… Şebnem Ferah, Halil Sezai, Doğan Duru, Yüksek Sadakat ve Cem Adrian gibi günümüz müzik dünyasının en popüler isimlerinden şarkı seçmesi, albümü ilk elime alıp henüz dinlememişken “nasıll yani” diye meraklardan meraklara savurdu. Müzikte sürekli ilerlemenin ve çağa uymanın en güzel örneğini verdi Nükhet Duru bu albümle. Ben hiç Nükhet’ten  bir Şebnem Ferah şarkısı dinleyeceğimi düşünmezdim mesela. Nükhet bu seçimleriyle yeni müzik dinleyicisine de el sallıyor. Kimbilir belki bir Halil Sezai fanı, şarkıyı dinleyince Nükhet Duru’nun önceki albümlerini de merak edecek ve daha önce Nükhet Duru dinlememiş bir müziksever (var mı ki öyle bir ihtimal) Nükhet Duru’nun müzikal zenginliğini keşfedecek… Zamansızlık böyle bir şey aslında… Eski(mez) ile yeni arasında incelikli bir köprü…

Albüm Cengiz Erdem/Deniz Erdem yapımcılığında Avrupa Müzik’ten çıktı ve albümde Nükhet Duru’yu aynı zamanda Prodüktör olarak da görüyoruz. müzik dünyasının en usta isimlerinden Osman İşmen’in müzik direktörü olduğu albümde, Nükhet’i albümün tamamını anlatan zarafet ve duyguyla yansıttığı için stylingi yapan Gülşah Saraçoğlu ve fotoğrafları çeken Müjdat Kupşi’ye de alkışları göndermeli. Grafik tasarımı ise Özlem Semiz’e emanet edilmiş.

Albümde çalan müzisyenlere baktığımda klavyelerde Osman İşmen, davulda OrhanTopçuoğlu, bas gitarda Hami Barutçu, gitarda Erdem Sökmen, vurmalı çalgılarda Müşfik Galip Uzun, keman/mandolinde Özcan Yılmaz, saksafonda Çağdaş Oruç, buzukide Erdinç Şenyaylar veçelloda Hakkı Öztürk’ten oluşan gene dev bir kadro görüyoruz. Albüm teknolojiden minimumda yararlanılmakla birlikte akustik olarak kaydedilmiş, bu da şarkıları Nükhet Duru yanı başınızda söylüyormuş gibi hissettiriyor.

Şarkılara geldiğimizde: Albüm Şebnem Ferah’ın hit olmuş şarkısı, 2004 yılı Kelimeler Yetse albümünde yer alan Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler ile açılıyor. Albümün de çıkış şarkısı olarka bu şarkı seçilmiş. Aslında bıçak sırtı bir şarkı, çünkü bu şarkı Şebnem Ferah denince akla ilk gelen şarkılardan biri olduğu için koyu Şebnem fanları ilk başta yadırgayabilir. Benim albümdeki en favori Nükhet yorumlardan biri olmamakla birlikte şarkıya Nükhet yorumunun enfes bir dokunuş olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Nükhet Duru’nun bu söylemesi zor şarkıyı seslendirmesi çok cesurca ve Nükhet’in yeni gençliği yakalaması anlamında çok alkışlanası bir seçim. Orijinalinde 30larındaki genç bir Şebnem duygusunu taşıyan şarkı, olgun bir Nükhet Duru duygusunda bambaşka bir havaya bürünüyor. Aradaki piyano ve kemanlı ara geçişe ise bayıldımmmm…. Bu albümde daha fazla sevdiğim Nükhet yorumları var lakin, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

2000’lerde bizi gezintiye çıkaran Nükhet Duru, albümü Hümeyra klasiği Sessiz Gemi ile 1975 yılına götürüyor. Şarkı klasik ama bahsettiği konu zamansız, bu dünyanın belki de değişmeyen tek gerçeği bu yüzden ne zaman söylenirse söylensin hep güncelliğini koruyor. Bu dünyadan göçmeyi konu eden şarkı, bilhassa arka arkaya büyük değerleri kaybettiğimiz bu yılda biraz daha etkili oluyor. Yabancı bir şarkıya bu kadar cuk oturan Yahya Kemal Beyatlı dizeleri bu hayatta belli sözlerin belli melodiler için yazılmışlığının evrenselliğini gösteriyor. Şarkıdaki keman düzenlemeleri şarkıyı resmen uçurmuş, Nükhet’in bu şarkıyı söylerken aklından, çoğu hepimizin gönlünde yer eden, bu dünyadan göçmüş dostlarını düşündüğünü hissediyorsunuz (Ben öyle hissettim en azından). İsyan yerine kabulleniş var sesinde “birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti, çok seneler geçti, dönen yok seferinden” derken. Özlemle karışık bir kabulleniş.

Albümün üçüncü şarkısı, sesi ve yorumuyla asla dinleyemediğim Halil Sezai’den Sonbahar parçası, Nükhet Duru yorumuyla albümdeki ikinci favorim oldu. Şarkı resmen sıfır şarkı gibi tınlıyor Nükhet Duru’nun sesinde. Şarkıyı dinlerken, “Vay bee ne güzel sözleri varmış, hatta ne güzel şarkıymış bu” diyorsunuz. Halil Sezai’nin ağzının içinde yuvarladığı sözleri Nükhet Duru anlamanızı sağlıyor ve mutsuz bir insanın kendiyle dertleşmesini hissediyorsunuz. Şarkıdaki hüzün Sonbahar üzerinden anlatılıyor, orijinalde kendiyle ve insanlarla derdini bir adamın hissiyatıyla dinlerken, bu defa konuya bir kadın bakışıyla bakıyorsunuz Nükhet Duru yorumuyla. Enfes saksafon introsu, fonda piyano ve keman geçişi de şarkıya hoş bir caz havası katıyor. Buzuki girişleri ile müzikal zenginliğe güzel bir katkı. Halil Sezai’nin kalemini anlıyorsunuz. Onun yorumunu da çok beğenenler var muhakkak ama ilk kez bir şarkıyı orijinal şarkıcısı yerine başka bir sesten dinlemeyi daha fazla sevdim. Albümde üzerine oynanması gereken ve klip çekilmesi şart şarkılardan… Albümün en iyilerinden…

Sıradaki şarkı çok özel şarkılardan Dario Moreno ve Tanju Okan gibi büyük ustaların klasiklerinden Sarhoşum Ben, 2015 yılında Nükhet Duru yorumuyla albümde yer alıyor. Bu şarkıda Nükhet Duru sevdadan ve düşünmekten bitap düşmüş bir kadını canlandırıyor. Canlandırıyor diyorum çünkü şarkıyı dinlerken kulağımda adeta sahnelenen bir müzikalden bir sahne canlandı. Gözünüzü kapattığınızda o meyhane sahnesini görüyorsunuz. Şarkının arasında Tanju Okan’a selamı ise çok hoş bir detay olmuş. Bu selamla, Sessiz Gemi’de bahsettiğim göçmüş büyük müzisyenlere selam konusu somutlanıyor. Dario Moreno’yu da ansaydı diye geçti içimden ama ona da selamı ben yollayayım burdan. Tabi söz yazarı Fecri Ebcioğlu’na gitsin dualarla alkışlar…

Albüm bir Nilüfer klasiği Söyleyemedim ile devam ediyor. Sözleri Ülkü Aker’e ait bu şarkı benim için özel şarkılardandır. Olgun bir kadının yıllar sonra gelen itiraf ve pişmanlığını anlattığı şarkıda Nükhet Duru’nun duygusu içimize işliyor. Şarkıdaki hikayeyi anlatan kadın, taa eskilerden bir zamanlar çok yakını olan ama artık uzak düştüğü, bir türlü aralarındaki ilişkinin adını koyamadığı ve/veya bir türlü duygularını açamadığı adamla yıllar sonra karşılaştıklarında nihayet dilindeki ağzındaki baklayı çıkarıyor “Seninle şöyle bir gün başbaşa, konuşmak isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden”. Ama biliyor ki, ikisi için artık çok geç ve köprünün altından çok sular akmış. Biraz da bunun rahatlığıyla artık daha sakin yaklaşıyor duruma, “ne sen o ne ben o eski ben, biz miydik yoksa zaman mı değişen” derken. Bence tam bu yaşların şarkısı bu şarkı. Nükhet duygusuna çok yakışan bir şarkı olmuş. Nükhet Duru usul usul anlatıyor ve söylerken gözündeki şefkati bile hissediyorsunuz. Bu şarkı son zamanlarda çok revaçta sanırım belli bir yaşa gelen kadın sanatçılar arasında, zira şarkıyı Nükhet’in albümünden bir ay kadar önce çıkan Başucu Şarkıları 3 albümünde Zuhal Olcay da söyledi. Albümün en iyilerinden.


Daha gitar girişiyle beni benden alan, gene sözleri Ülkü Aker’e ait O Günler, adeta bir önceki şarkı Söyleyemedim’i tamamlıyor ve o şarkıdaki kadının o şarkıda “söyleyemediği” veya dışa vuramadığı şeyleri bu şarkıda söylüyor: “O günler, o günler, şimdi yabancı gibiler, bir günlük mutluluğa, bir ömür alıp gittiler, ne günlerdi ah o günler” Demek ki, önceki şarkıdaki kadın, şarkıda bahsedilen adamla kısa ama güzel bir şey yaşamış ve şimdi kadın o günlerin nostaljisini yaşıyor, gülümseyerek anıyor ve kadın diyor ki şimdiki aklıyla: “Bir daha dönülse, şu yalancı dünyaya, bir ömür verirdim ben yine, seninle bir günlük mutluluğa” Bir önceki şarkının pişmanlığı bu şarkıda yerini buluyor. Nükhet Duru’nun usul usul yormayan yorumu şarkı bittiğinde insanda bir “ahh” duygusu yaratıyor.

Albümün 7. Şarkısı Yalnızlığım, Zuhal Olcay’ın ilk albümü Küçük Bir Öykü Bu’dan bir Mehmet Teoman-Vedat Sakman şarkısı ve bu albümde yer alması isabet şarkılardan biri olmuş. Duygusuyla albüme seçilen şarkılarla bir bütünlük taşıyor. Zira albüm boyunca genel olarak “yalnız” bir kadın çizen Nükhet Duru’nun bunu en net ortaya koyduğu şarkı. Yalnızlığıyla dertleşen kadın, önceki şarkılarla tutarlı şekilde, bu dünyadan göçüp gitmiş sevdiklerinin, ya da bir türlü sevdiğini söylemediği adamın arkasından kendi kendine kalışını, bunun onda yarattığı duyguları ve kendiyle ilgili yeni yeni fark ettiği bazı şeyleri anlatıyor. Tepeden tırnağa hüzün şarkısı olan bu şarkıda, kadın yalnızlığını kabullenmiş ve onunla bir dost gibi konuşuyor, her yaşanmışlıktan sonra gene kendi kendine kalmasını “Yeni tanıştık belki de, ama kimbilir belki de hep vardın, eşlik ediyordun, sessiz ve sinsice, belki de, Şimdi seni anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de, lime lime savurdun sevdiklerimi belki de” sözleriyle anlatırken, şarkının devamında bunca zaman kendi kadının aslında içten içe yalnızlığını sevdiğini ve alışık olduğunu anlıyoruz: “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin”, “Yalnızlığım, tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” Çünkü kendine kalıyor insan eninde sonunda, şarkıda Nükhet Duru, bütün bu özlemler, yaşanmışlıklar, keyifli anlar, hüzünler, aşklar, sevdalardan insanın gene en nihai sonuca yani yalnızlığına döneceğini söylüyor. Nükhet Duru’ya Melankoli ile birlikte çok yakıştırdığım bir diğer şarkı oldu bu.

Ve geldik albümdeki favorilerimin favorisi şarkıya… Müzikal olarak herkesin çok beğendiği, benimse bir sebepten ısınamayıp hiç dinleyemediğim Cem Adrian’a ait “Ben Seni Çok Sevdim” şarkısı albümün incisi… Şarkı tıpkı Sonbahar gibi adeta sıfır şarkı gibi duruyor. Ben de şarkıyı daha önce Cem Adrian’dan dinlemediğim için benim için Nükhet Duru yorumu tektir. Cem Adrian’ın kelimeleri ve metaforları kullanışı çok ustaca, bu şarkıda bunu net görüyoruz, ama bu şarkıya Nükhet dokunuşu, “ben seni çok sevdim” derken sesine yerleşen o acı, beklenti, duyulma isteği aynı zamanda karşısındaki kişiye verdiği kıymet, gözünden sakınma duygusu insanın boğazını düğümlüyor. Bu şarkıda da bir itiraf var aslında, şimdiye kadar sevdiğini sözle söyleyemeyen bir kişinin “söyleyemeyesem de gözlerime bak da anla” yakarışı bu şarkı. Bazıları öyledir ya, sevdiğini söyleyemez, nasıl göstereceğini bilemez, ama aslında saçının bir teli için dünyaları yakmaya hazırdır, bu şarkı o insanlardan birini anlatıyor aslında. Nükhet Duru bu şarkıyla yorumculuğunun da zirvelerini aşıyor… Klip klip klip…

Sıradaki şarkı albümde Nükhet Duru yorumuyla içine giremediğim tek şarkı: Yüksek Sadakat’ten Döneceksin Diye Söz Ver. Şarkı giden birinin ardından yazılmış bir özlem şarkısı ve ben şarkıyı dinlediğimde gene bu gidişin bu dünyadan göçüp gitmiş birinin gidişi gibi yorumluyorum (hatta nedense bu şarkıyı dinlerken aklıma hep Barış Akarsu gelir). Nükhet Duru gene iyi yorumluyor ama ben nedense duygusu ile örtüştüremedim. Olmasa olur şarkılardan benim için. Dinlemem lazım daha çok.

Doğan Duru’nun kalemi zaten çok lezzetlidir, bir de Nükhet Duru yorumuyla birleşince enfes bir chilling tarzı şarkı olmuş. Bu şarkının yanında bir şey içilecekse şampanya ya da beyaz şarap olurdu. Sahilde, akşam üstü, güneş batıyor, kumlarda elinde kadeh, kumlar ayaklarından kayarken onu hatırlamak ve hüzünlenmek, boğazının düğümlenmesi… Bu şarkı güzel bir anıda akla gelen bir çocuğu akla getiriyor, belki de geçmiş günlerdeki çocukluğa bir özlem, geçmişten bir kare, bir an… Şarkı usul usul akıyor gidiyor ve uzatmadan bitiriyor.

Nükhet Duru  albümü gene kendisinin 1978 yılında hayat verdiği Ali Kocatepe şarkısı Hayat Umutla Başlar ile kapatıyor ve bu sene 37 yaşına basan şarkıya, umuda özellikle çok ihtiyacımız olan bu dönemlerde modern bir dokunuş yapıyor. Baştan sona umut ve pozitif duygular aşılayan şarkı bir yerde bize en can sıkıcı anlarda bile içimizdeki umutla her şeyin üstesinden gelebileceğimize inandırıyor. Ali Kocatepe’nin naif ve hep gülümseyen kalemine sesini veren Nükhet Duru albümü ne olursa olsun umut etmekten, sevmekten, dostluktan vazgeçme diyerek önceki tüm umutsuzluk duygularını silerek kapatıyor. Yorumu su gibi, akıp gidiyor, yormadan ve kulaklarımızda bir tatlı seda bırakarak bitiriyor albümü, insanda “hadi bir daha hadi bir daha” isteği uyandırarak, ve bir bakıyorsunuz albümün en başına dönüvermişssiniz.

Hülasa, Nükhet Duru, albümün adını da doğrularcasına, Aşkın Nükhet Haline sesini veriyor. Bu arşivlik albümü sakin yaz akşamlarında dinleyin, bilhassa güneş batarken ayrı bir keyifli olur dinlemesi. Nükhet Duru benim için 2015 yılının en üst düzey albümlerinden birine imza atmış, bana da oturup hissettirdiklerini yazmak düştü. İyi ki bu ülkede Nükhet Duru var… Sesiyle yorumuyla şarkılarıyla başka bir ülkenin sanatçısı olsa çok kıskanırdım…