Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Mayıs 2013 Cumartesi

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - "WE WILL ROCK YOU - QUEEN MÜZİKALİ"

WE WILL ROCK YOU: BİR MÜZİKALDEN FAZLASI

Sevgili postdaşım,

Müzik küçüklük zamanlarımdan beri benim için bir tutku iken, aklım yetmeye başlayıp daha derinlemesine indikçe, müziğin içinde kaybolmaktan asla bıkmayacağım dipsiz bir kuyu olduğunu anladım. Güzel ve hayatı yaşanılır kılan şarkıları dinledikçe, kendimi de dinledim, yönümü buldum ve blogumun hayatıma girmesiyle bambaşka bir ivme kazandı müzik sevgim. Gidebildiğim her konser, aldığım her albüm, iletişime geçtiğim her sanatçı benim için başka kapılar açtı ve hayatımı şekillendirdi. Bu yazı da, bilhassa beni çok etkileyen bir etkinlikten bahsedicem, ama açıkçası nerden başlayacağımı bilmiyorum. :)


Konuyu çok uzattığımın farkındayım, çünkü bugünkü yazı konum benim için çok kıymetli bir o kadar da dile getirmesi zor bir konu. Kelimelerim yeterli olur mu ya da yeterli derecede ifade edebilir miyim bilemem, ancak deneyeceğim. (Durun, şimdi bir yere bağlayacağım.) Bugünkü yazımın konusu, çok uzun süredir görmeyi heyecanla beklediğim, Freddie Mercury ve efsanevi grup Queen’in şarkılarından oluşan "We Will Rock You" müzikali...

Müzikal 10 küsur yıldır dünyanın her tarafında kapalı gişe oynamış, bir ton ödül almış, İzlenimlerimi yazmadan önce biraz bilgi vermek istiyorum. Çeşitli kaynaklardan topladığım bilgiler şunlar:

* We Will Rock You’nun temel fikri, 1996'da Venice Film Festivali’nde Brian May ve Roger Taylor'ın Robert De Niro ile tanışması ile ortaya çıkar. Kızı sıkı bir Queen hayranı olan De Niro'nun ikiliye ''sizin şarkılarınızdan oluşan bir müzikal yapmayı düşünür müsünüz?'' demesi ile müzikalinin temeli atılır.

* 2000 yılında komedyen, yazar ve yönetmen Ben Elton; Brian May ve Roger Taylor ile görüşerek projeyi başlatır.

* 2002 yılında, 2. Elizabeth’in 50. yıl kutlamaları kapsamında Buckingham Sarayı’nın bahçesinde yapılan gösteriye 12.000 kişi katılmış, yüzbinlerce kişi sarayın dışından izledi ve 200 milyon kişi de gösteriyi televizyondan takip etti.

* Aynı yıl müzikal “Yılın En İyi Müzikali” dahil 5 ödül aldı.

* 2003 yılında 5 ayrı dalda, En iyi Müzikal, En İyi Müzikal Aktörü, En İyi Aktris, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Yönetmen ödülü dahil toplam 20 ödülün sahibi oldu.

* 2003'te, İspanya'da tamamı İspanyolca bir gösteri hazırlandı ve İspanya EMI müzikale platinum disk ödülü verdi.

* 1 yıl içinde 405 kez sahnelendi ve 800.000 kişi tarafından izlendi.

* 2005 yılında WWRY ekibi 1000. gösterisine imza attı.

* 2008'de Asya turu yaptı ve 38 performans sergiledi.


Biletlerini 5 ay öncesinden aldığımız müzikal için can arkadaşım Bircan ile Ülker Sports Arena’nın yolunu tutuyoruz. Biletlerimizi birer ay arayla almış olmamıza rağmen (O benden tam bir ay önce almıştı) yanyana bilet bulmak da evrenin bize bir hediyesiydi. Biraz aradıktan sonra buluyoruz ve biraz oyalandıktan sonra içeri giriyoruz. (Bu noktada bir üzüntümü belirtmek isterim. Böyle büyük büyük bir etkinlik için koca İstanbul’da bir büyük tiyatro-opera-sahne sanatları binası olmaması, bu etkinliğin bir basketbol sahasında yapılmak zorunda olması da bu ülkenin kültür ayıbıdır bence!) İçeri girer girmez ilk işimiz –benim yıllardır peşinde olduğum- We Will Rock You tişörtü ile Müzikalin sınırlı sayıda basım CD’sinden almak oluyor.

Koltuklarımız sahneden dört beş sandalye geride ve önümüzdeki sandalye de boş! Bundan büyük keyif olur mu? Ve yavaş yavaş perde açılırken Innuendo yankılanmaya başlıyor.

Konusu, uzak uzak gelecekte, canlı müziğin ve enstrümanların yasaklandığı, kişisel tüm özgürlüklerin kraliçe tarafından alındığı bir dünyada geçer. Bu dünyada her şey dijitaldir, canlı müzik kat’a yasaktır ve herkes uyuşturulmuş, bu düzene uydurulmuş ve tektipleştirilmiş, duygusuz, sorgulamayan, hissiz makineler haline getirilmiştir. Dünya üzerinde tek bir enstrüman kalmıştır ve kraliçeden kurtulmanın yolu, henüz “doğru kişinin” kendisi olduğunu bilmeyen işsiz güçsüz, avare bir delikanlıdadır. Delikanlı kafasında sürekli anlam veremediği sesler işitmekte ve delirdiğini düşünmektedir (sesler Queen şarkılarının sözleridir aslında) delikanlı bu seslerin ne olduğunu bilememekle birlikte, aynı zamanda kim olduğunu da bilmemektedir.



Delikanlının yolu bir gün, tek tip kızlardan farklı olduğu, düşünebildiği, tektipleştirmeye direnen, asi kızla -Scaramouche- kesişir. (Kızın başına üşüşüp farklı olduğu için onu aşağılayan kızlar ve gülüşleri hala beni kafamın içinde sinir etmekte :) ) Başta güvensizlik ve birbirine sinir olma şeklinde bu ilişki, zamanla aşka döner ve kız delikanlının aklındaki boşlukları tamamlarken, delikanlı da neler olup bittiğini yavaş yavaş kavramaya başlar. İkilinin yolu kraliçenin zulmünden kaçıp sığınaklarda yaşam mücadelesi veren "Bohemler"le kesişir ve birlikte kraliçeyi alt edecek enstrümanı bulmak üzere kafa kafaya verirler. Zira Bohemler, Yaşayan Kaya’da gömülü enstrümanı bulacak kahramanı beklemektedir ve o kahraman birden karşılarında bitiverir.


Müzikalde oyunculuklar şahaneydi, özellikle kraliçe rolündeki oyuncunun mimikleri bizi gülme krizine soktu. Bohemlerin her birine o zamanlar için geçmişte kalan bir şarkıcının adı verilmekle birlikte, zaman zaman bazı espirilerle hakikaten kahkahadan öldürdü bizi. Mesela karakterlerden biri, ad olarak kendine tam olarak kim olduğunu bilmediği halde artık eskiye ait bir kişi ve eski bir hayal olan Britney Spears adını takmıştı ve onun söylediği sözler Spears olarak söylendiği zaman gerçekten komik geldi. Mesela, bir sahnede Spears karakteri “aşk öldü” diyordu, bunu bir kişi diğerine aktarırken “Britney Spears aşk öldü dedi” demesi müzikalin en güldüren ince esprilerindendi, salondan da kahkaha seslerinin yükselmesi buna işaret.

Müzikalde, gerçek müziğin ölmesine ithafen gerçek müziğin peşinde olup bugün aramızda olmayan sanatçıların sayıldığı sahne çok dokunaklıydı. Amy Winehouse, Kurt Cobain, Jimmy Hendrix, Jim Morrison ve tabi Freddy gibi isimlerin adlarının anılması ile salonda alkış tufanı koptu.

Yerel espriler de unutulmamış, bir sahnede kraliçe yardımcısına giydiği pahalı kıyafetlerle ilgili yorum yaparken, yardımcısının Türkçe olarak "Salı pazarından” demesi,üstüne kaliteyi yükseltmişler” demesi, enfes bir ayrıntıydı, gülümsetti.

Müzikalde Freddy Mercury’nin dehasının her bir zerresine tanık oluyorsunuz. Adam 91 yılında öldü ama öyle şarkılar yazmış ki, adeta bugünün müzik ortamını o zamanda öngören bir kahinmiş resmen diyorsunuz. Konu esasında zaten bugünün ortamına bir eleştiri ama Freddy'nin sözleriyle bağdaşınca cuk oturuyor.

Işıklar, görseller, seçilen şarkılar, konu, işleniş… Senkronize danslar, enfes vokaller, bir an bile kesilmeyen heyecan ve aksamayan trafiği ile bu müzikalin neden ödüle doymadığına ve her seferinde kapalı gişe oynadığına şaşırmıyorsunuz, sadece böyle prodüksiyonların neden bizde olmadığını düşünüp kızgınlıkla karışık bir üzüntü duyuyorsunuz. Bu büyüleyici gösterinin içine girip, orayı yaşıyorsunuz. Oyuncuların zaman zaman sahneden seyirciye laf atması, oyuna çekmesi ile sadece seyirci deneyimi yaşamıyorsunuz, oyunun bir parçası oluyorsunuz. Görseller gözlerinizi kamaştırıyor. Bilhassa Kraliçe (kitapçıktaki oyunculardan hangisi olduğunu çıkaramadım :) ), Meat Loaf rolündeki Lucy Jones (adından emin değilim), Scaramouche rolündeki Michelle Crook, Brit rolündeki Rolan Bell ve Pop rolündeki Dean Read’in performanslarını çok çok iyi buldum. Başrol oyuncusu olan Galileo Figaro (MIG Ayesa) önceleri biraz tutuk kaldı sanmıştık, meğer rolü gereği öyleymiş, eziği oynuyormuş, sonradan kendine güven kazanan yapıya bürününce sesinin muhteşemliğini ve oyun yeteneğini de gördük.

Müzikal insanı düşündürmeden edemiyor. Ciddi bir sistem eleştirisi var. İnternet çağında insanların birer makineye dönüşmesini, iletişimlerini sanal dünya üzerinde yaparken gerçek insan ilişkilerinden uzaklaşmalarını, aynı şeyleri yiyip, aynı şeyleri giyip, aynı şeyleri dinleyerek özbenliklerinden uzaklaşmaları ve gerçek yaşama artık dokunamamalarını, sanal dünyanın düşünme yetilerine ipotek konulmuş kurbanları olmalarını ve bunu düşünemeyecek kadar başka şeylerle ilgilenmeleri sağlanmış organizmalar haline gelmelerini eleştiriyor bir yandan. Mesela baş kahramanın adı Galieo Figaro, bu Bohemian Rhapsody’de geçen bir isim aslında ama karakterin yaşadıkları ile bağdaştırınca, orijinal Galileo Galilei geliyor aklıma, o dünyanın yuvarlak olduğunu söylediği için cezalandırılmıştı, bu Galileo da canlı müziği ve özgürlüğü savunduğu için.


Ekranın iki yanındaki Türkçe çeviriler de İngilizceye hakim olmayanlar için iyi düşünülmüş, ben de zaman zaman hem nasıl çevirmişler diye baktım (meslek hastalığı işte :) ) hem de İngiliz ingilizcesi ve şivesinden kaynaklı anlamadığım yerleri anlama imkanım oldu.

Oyunda geri kalan Queen üyeleri ile şaka yolu dalga geçilmesi de bir diğer hoş ayrıntıydı.

Oyunda kazanan canlı ve gerçek enstrümanlarla çalınan müzik, dijitale galip geliyor ve böylece canlı müzik dijitali alt ediyor. Bu noktada We are the Champions ve We Will Rock You’nun arka arkaya gelmesi müzikalin kalbine son neşteri vuruyor.

Kısacası sevgili postdaşım, bir müzikal izledim hayatım değişti. Yıllardır gelmesini beklediğim müzikali, tam da hayal ettiğim gibi izlemek ve bambaşka deneyimler yaşamak, şu fani dünyamın müthiş renklerinden biri oldu. Bir daha ne zaman gelir bilinmez ama sizin için dileyebileceğim, inşallah siz de bu görsel ve işitsel şöleni izleme şansını yakalarsınız…






Freddie Mercury hakkında:


Freddie Mercury’yi nasıl bilirsiniz bilmem ama ben onu üç kelimeyle tanımlasam, dahi, çılgın ve bu dünyaya bahşedilmiş bir armağan derdim. Sırf ölürken söylediği son sözleri bile ayrı bir saygınlık duyma sebebi: “Bu hayatta istediğim her şeyi yaptım ve hiçbir pişmanlığım yok”, Bunu söyleyebilme lüksünü kaç kişi yaşayabilir?


Freddy Mercury, ince zekası, gözlem yeteneği, müzikal dehası ve ustalıkla şarkı sözleri ile bir devrin ve gelecek devirlerin müzik anlayışını değiştirdi, sahneye şov, dinamizm ve özgünlük getirdi. Neyse o olarak yaşadı ve öldü. Ölürken yanı başında son altı yılını geçirdiği ve HIV pozitif çıkan Jim Hutton ve ayrılsalar da bütün ömrü boyunca yanından hiç ayırmadığı ve “benim tek aşkım” dediği Mary Austin vardı.

Freddy Mercury cinselliğini ve biseksüel kimliğini de hiç saklamadı, onu da sonuna kadar yaşadı ve o meşum hastalığa yakalandığını ilan ettiğinde bile, "show must go on” gibi bir hediye bırakarak göğüsledi hastalığını. Adam nerden baksanız hayata nanik yaparak gitti yani. Belki de bu dünya üzerinde yapacak fazla bir şey kalmadığını hissetti ve öte dünyayı da biraz heyecan getirmek istedi, kimbilir. Şarkılarında şu anın saçma müzik ortamına değindi "All we hear is Radio GaGa" derken ya da günah çıkardı “We are the champions”ta “I paid my dues, time after time, I got my sentence but committed no crime, And bad mistakes, I made a few, I've had my share of sand kicked in my face - But I've come through*” derken ve bütün yaşadıkları için kendini şampiyon addetti. Ya da “I want to break free” derken, özgür olma isteğini haykırdı. Her şeyi geçin, müzik tarihine “Bohemian Rhapsody” gibi türler, çağlar, müziklerüstü bir taşlama şarkı kazandırması bile başlı başına yeter. Bu şarkı Dünya Müzik Tarihinin ilk üç en üst şarkısından biridir.






FREDDIE ve MARY AUSTIN

Freddy Mercury 1991 yılında AIDS'ten öldüğünde 45 yaşındaydı. Bu linkte bazı diğer ayrıntıları öğrenebilirsiniz: FREDDIE MERCURY'NİN HAYATI







1 yorum:

seda kara dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş böyle güzellikleri böylesine güzel bir şekilde bizlerle paylaştığın için teşekkürler harikasın:)