7 yaşındaydım, piknikteydik,
büyükler yemek içmek işlerine girişmişken, arkadaşlarım kendilerini o piknik
alanında mutlu edecek ne kadar oyun varsa oynamak ve icat etmek peşindeydiler.
Bense bir köşede tek başımaydım. Hayır, kimse beni oyunlarına almadığı için
değil, tam tersine bilhassa o oyunlardan bile daha çok sevdiğim bir dünyada
kaybolmuş olduğum için. Elimde gazetenin verdiği şarkı sözleri kitapçığı ve o
kitapçığı şarkı sözlerini kendi kendine mırıldanan ve ezberleyen ben… O an
benden mutlusu yoktu. Her türden şarkı vardı o kitapçıkta: Pop, TSM, Halk
Müziği… Tür ayrımı yoktu ve ben kafamda çalan radyonun tek şarkıcısıydım her
türde şarkı söyleyen :).
Benim şu an geniş bir repertuarım varsa, o şarkı sözü kitapçıklarının büyük
yeri vardır, ve o pikniklerin…
Müzik aşkı sonradan olmuyor,
içinizde varsa, yaş filan dinlemeyip bir yerden fırlayıveriyor. Ben öyle bir
çocuktum. Sivas’ın bozkırlarında büyürken, bir kasetçi amcam vardı, her hafta
gider ordan on kaset alır, dinler, ertesi hafta onları götürür yenilerini
alırdım. İlk kompakt diski de bir aile dostunun evinde görmüştüm o yıllarda
(sene 1990 ya da 1991). Biri Leman Sam’ın Livaneli Şarkıları, biri MFÖ’nün Best
Of’u, biri de Coşkun Sabah Anılar/Haykırmak İstiyorum albümü. Çocuk aklımla,
kasetten farklı olan bu değişik yuvarlağa hayretle bakmış, ayna sanmıştım. Bir de
radyonun içinde insanlar olduğuna inanan çocuklardandım.
Müzikle ilişkimde ailemin payı
büyüktü tabi. Babam çocukluğundan beri her türlü enstrümanı çalar, annem de
şarkı söylerdi. Ben çocukken anne babamın arkadaş ortamlarında, babamın çaldığı
keman ve annemin söylediği şarkılar ile büyüdüm. Bana da söyletirlerdi arada. O
yaşta çocuk, “demir attığğm yaalnızlığğaa” diye inlerdim. Bir de Emel Sayın’ın
Son Gülen İyi Güler şarkısı vardır, babam sürekli söyletirdi. Babam bizi saz
çalarak ninnilerle uyuturdu. Şimdi kaybolduğuna çok üzüldüğüm kasetlere
sesimizi çekip beğenmeyip baştan baştan kaydederdik, depremde evin zarar gören
tek eşyası olan otuz küsür yıllık teybimizde.
Benim hayatım müzikti. Tv’de
çıkan müzik programlarını videoya kaydeder, listeleri takip eder, kendim
listeler yapar ve çıkan albümleri alırdım (daha doğrusu aldırtırdım tabi ki, aylin livaneli'nin okulu asardım single'ı alınmadı diye çıngar çıkarıp dayağı yeyip oturmuşluğum da vardır yani :)). İlk kendi aldığım
albüm Zerrin Özer - Dünya Tatlısı idi, ki o zamanlarda bile müzik zevki değişik
bir çocuktum, Sevingül Bahadır, Banu gibi sanatçıları dinlerdim. Arşivciliğe o
zamanlarda başlamıştım. Şimdi üzerinize afiyet 1800 kadar cd ve sayamadığım
kadar çok kasetimin başlangıcıdır o albüm.
Hayatıma giren albümlerle ilgili
o kadar anılarım var ki... Bunları da zaman zaman yazmak istiyorum. Aldığım
albümlerde, özellikle çocukken aldığım albümlerde bazı şarkılar ya da televizyondaki
klipler zamanla benim belleğimde bir kare oluşturur ve ne zaman o şarkıyı
duysam ya da o klibi izlesem o albümü dinlediğim ya da klibi izlediğim tek bir kare
aklımda canlanır, o zamana giderim, böyle anıları olan şarkıları ayrı bir
severim. Mesela bir gün Sivas’ta bir kasırga çıktı. Böyle evlerin çatıları uçtu
filan, göz gözü görmüyor, ben de aşağıda okul servisi bekliyorum saf gibi.
Annem yukarı çağırıyo pencereden bir telaş, eve gidiyorum, hemen teybimin
başına koşuyorum, teypteki kaset Aşkın Nur Yengi-Sevgiliye ve tesadüfe bakın ki
albümün kaldığı yer: “Esiyorken rüzgarlar çılgınca başımda…” Şimdi Öyle Bakma
şarkısı hep o kasırgada, teypte dinlediğim o zamana götürür beni.
Mesela 1995 yılında Kral Tv’de üç
şarkı çok sık aralıklarla ve arka arkaya çalardı, Hazal-Sevdalım, Seçil-Uhde,
Kerim Tekin-Cici Baba. Şimdi bu şarkıları ne zaman duysam, İzmit’teki evimizde
o klipleri izlerken sabahladığım geceye geri dönerim. Yıllar sonra düşününce
bile, şarkıların hayatıma hep bir şekilde dokunmak için var olduklarını
hissediyorum.
900'lü hatlar yeni çıkmıştı, her sanatçının bir 900'lü hattı vardı, banda kaydedilmiş seslerden ibaret bu para tuzakları her müzik delisi çocuk gibi benim de cazibe merkezimdi. Babamların yurtdışında olduğu bir zamandı. Her gün onlarca kez onlarca sanatçıyı arar ve mesela Aşkın Nur Yengi'nin o gün pazardan iki kilo patates aldığını anlattığı bant kaydıyla kendimden geçer, "Aşkın Nur Yengi patates almıııış" nidalarıyla anlamsız bir sevinç duyardım. Bu sanatçıları arama tutkusundan namazında niyazında zavallı babaannem de (nur içinde yatsın) nasiplenir, "gel babaanne seni Zerrin Özer'le tanıştırayım" 'heyecanlarım'a katlanmak zorunda kalırdı. Ayyy hatırlıyorum bir telefon faturası gelmişti, babamlar yurtdışından döndüklerinde şok!! üç sayfa fatura full 900'lü hat (hatta ajda pekkan'ınki 900 900 888'di, o kadar çok aramıştım ki yıllar geçti hala aklımdadır numara). Babam o listedeki aranma sırasına göre bana tam üç sayfa boyu dayak atmıştı (şiddete karşıyız ama hak ettiydim :)) Sonra almıştı beni karşısına ve bu faturayı ödemeyeceğini ve belki de bu yüzden hapse gireceğini, eşyalara haciz geleceğini anlatmıştı sonra, o kadar dayaktan ağlamayan ben hayatımda anlamını bilmediğim ama kötü bi şey olduğunu sezdiğim o haciz kelimesiyle böğüre böğüre ağlamaya başlamıştım, gidip kumbaramdan ne kadar biriktirdiysem eline tutuşturmuştum, babam kızsın mı sevsin mi bilememişti.
Bir gün ablamla müzik
marketteyiz, Tayfunla Tarkan yeni çıkmış, biz de karar vermeye çalışıyoruz
hangisini alsak diye. Ablam piyano öğrencisi o yıllarda Bilkent Konservatuarını
kazanmış filan, müzisyen duyarlılığıyla “Tayfun’u alalım, hem Tarkan tutmaz,
yok makyajı bozulmuş yok çorabı da kaçmış, Tayfun saksafon da çalıyor hem”
deyince, biz iki tane Tayfun kaseti alıp çıktık oradan, evet saf ve salaktık! Karar veremediysen
alsana bir ondan bir ondan J
Aynı ablam, bir gün eve bir geldim ki, benim kasetlerimin kartonetlerini
tırtıklı yerlerinden yırtıyor. Ben de onunla oturup bir güzel o caanım
kartonetleri yırtmıştım, yıllar sonra ablamın itirafı: “ne bilim, o tırtıkların
yırtılmak için olduğunu sanıyodum” Oldu canım, görüşürüz bye J Olan onlarca
kartonetsiz kalan kasetime oldu tabi.
Bir İlhan İrem olayı var ki,
evlere şenlik. Şimdi efenim, İlhan İrem televizyona çıkınca televizyonun sesi
kısılır ve biz ablamla kulağımızı Blaupunkt marka televizyonumuzun hoparlörüne
dayardık, İlhan İrem’in sesinin böyle daha buğulu geldiğine dair saçma bir
inanışımız vardı!
Bir de Yaşar var tabi ki. Müzikal
yolculuğumun en önemli yanı. Değirmendere sahili henüz denizin dibini
boylamamışken kulağımda valkmenimde Gel Benimle şarkısı kanıma girmişti. O da
mesela bana Değirmendere’de geçirdiğim o güzel günü hatırlatır. O şarkının yeri
ayrıdır bende. Yıllar içinde Yaşar bana her sanatçıdan daha yakın oldu, bir
şarkıcıdan öte, kendimi onda bulduğum, farkında olmasa da dertlerimi dinleyen
ya da sorunlarıma şarkılarıyla çareler bulan bir dost oldu. Ne mutlu bana ki,
yıllar içinde gerçekten dost olduk. Bu yazıyı yazarken ondan bahsetmemek
olmazdı.
Sevgili okuyucu, lafı fazla
uzatmadan sonuca geleyim, buraya kadar sıkılmadan okuduysan, beni ve müziğe
yaklaşımımı anlamışsındır. Bu köşede dinlediğim albümlerden, gittiğim
konserlerden, müzikle ilgili ilginç anılarımdan, dinlediğim şarkıların bende
yarattıklarından aklıma estiği gibi, içimden geldiği gibi, belli bir kalıba
girmeden bahsediyorum kendimce, albüm tavsiyeleri ve listelerimle içimdeki
müziği sana taşımaya çalışıyorum, kısaca seninle müzik üzerinden hayatı paylaşıyorum.
Bu müzik kutusunda her şey var… Okursan ne mutlu… Bu yazı da böyle bir yazı
olsun… Gelecek yazıma kadar hoş çakalın müzikle kalın.
Oyunculuğu kadar müzik yönüyle de benim en içime dokunan
seslerinden Zuhal Olcay da birkaç yıllık suskunluğunu 2015 yılında Başucu
Şarkıları 3 albümüyle bozdu.
Zuhal Olcay benim için en özel kadınlardan biridir. Yıllar
önce bir oyununu izlemiştim, kuliste ayak üstü konuştuğumuz o birkaç dakika ise
bize –aklımdakinin aksine- son derece sıcak ve samimi yaklaşması ve teşekkür
etmesi olmuştu. O zaman bu zamandır Zuhal Olcay benim için farklı bir yerdedir.
Şarkılarında –oyunculuktan da yadigar olsa gerek- hep bir
müzikal tınısı vardır. Normal bir şarkıyı söylerken bile onu sahneden ayrı
hayal edemem. Şarkıları söyleyişiyle insanda bir tiyatro performansı izliyormuş
hissi yaratır ki, tiyatroyu çok seven benim için çifte mutluluk olur bu durum.
Eşine az rastlanır, belki de rastlanmaz bir buğusu vardır Zuhal Olcay’ın
sesinde, o seste kırılganlık da vardır, gurur da, neşenin doruk noktası da
vardır hatta İyisin şarkısında olduğu gibi iğnelemenin en usturuplusu da.
Teatraldir sesi. Karakterlidir ve bin tane ses arasından fark edilebilir.
Bunlar benim bir sanatçıyı sıkılmadan dinlememi sağlayan unsurlar, her bir
şarkıda ayrı duygu yaratabildiği için her şarkısı ayrı bir tiyatro gösterisi
gibidir, heyecanla bir sonraki şarkıyı bekletir. Sıkılmanız mümkün olmaz,
bilakis heyecan duyarsınız acaba şimdi ne gelecek diye.
Bu albümde Zuhal Olcay gene en sevdiği şarkılar 2001 Başucu
Şarkıları ve 2004 Başucu Şarkıları 2’nin ardından –sıfır şarkılardan oluşan
Aşkın Halleri’ni saymazsak-sevdiği şarkıları Zuhalce yorumladığı albümler
serisinin üçüncüsü.
Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında genel birkaç şey
söylemeli. Albüm içeriği gibi sade, Kapağında boğazına kadar siyahlar içindeki
Zuhal Olcay ifadesiz bir yüzle ellerini arkasına almış ileriye bakarken,
kartoneti açtığınızda küçük resmin genişletilmiş versiyonunda yukarıdan beyaz
bir atın dört nala yukarıdan inmekte olduğunu görüyorsunuz ve bütün bu
manzaraya bir kale fon oluşturuyor. Çok sembolik bir fotoğraf. Kale Zuhal
Olcay’ın seçtiği şarkılardaki kadınların (her biri ayrı ayrı 9 tane kadın)
ördüğü duvarlar, Zuhal Olcay siyah kıyafet ve ifadesiz yüzle tarafsızca bu
kadınların hikayelerini anlatan şarkıcı, beyaz at ise karanlıklara inat dört
nala heyecanın ve coşkunun ifadesi, belki kadınların içindeki gücü açığa
çıkarma sembolü. Ellerin arkada birleştirilmesi ve görünmemesi Zuhal Olcay’ın
kapaktaki mesafeli duruşunu tamamlıyor aslında, yani o sadece nötr anlatıcı,
elini uzatmıyor ya da herhangi bir hareket yapmıyor, biz bir duyguyu anlatırken
ellerimizi kullanırız çoğu kez, ama o ellerini gizleyerek duygusunu saklamak
istiyor gibi. Yani daha kapağından teatral bir albümle karşı karşıyayız.
Albümün müzik direktörü ve aranjörü Cem Tuncer, kartonete
baktığımızda zengin bir enstrüman listesi görüyoruz, ki canlı enstrümanlarla
yapılmış albümler hep daha bir lezzetlidir. Gitar, piyano, rhodes, elektrik
bas, kontrbas, davul, perküsyon, saksafon, klarinet, kanun, viyolonsel, keman
ve viyola ile akustik severleri memnun edecek bir müzikal zenginlikle dolu
albüm. Albümün tek fotoğrafı Anthnoy Macri imzalı ve çekerken benim yukarıda
yazdıklarımı hissetti mi bilinmez ama albümün duygusunu çok iyi veren bir
çalışma yapmış gerçekten. Albüm 90lı yılların sonundan bu yanan her albümde
olduğu için Ada Müzik’ten çıkmış.
Teşekkür notu minimal ve sadece Zuhal Olcay’ın 6 kişiye
teşekkür ettiği albüm kadar minimalist. Minimalist olması içeriğinden değil,
müzikal olarak o kadar zengin bir albüm ki, Zuhal Olcay adeta “bu albüm bir
‘saf bir müzik albümü’” diyor adeta, “sadece müziğini dinleyin, geri kalan her
şey detay”. Bu yüzden teşekkür notunun olup olmaması bu albümde çok da önemli
değil zaten aslında.
Albüm Ezginin Günlüğü grubunun klasiği Eksik Bir Şey’le başlıyor…
O grubun müziğiyle Zuhal Olcay’ın ruhunu çok uyuştururum hep. Bu albümde de,
Zuhal Olcay “hayatındaki eksiği keşfeden ve evden terlikleriyle fırlayan,
sonunda aşkı bulan bir kadın”ı canlandırıyor. Bu süreçte kadının kendi kendiyle
konuşmasının monoloğunu yaşatıyor: “Eksik
bir şey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor, eksik bir şey mi var
hayatımda, gökyüzü bazen ciğerime doluyor”. Zuhal Olcay sesinde hayatındaki
o eksik şeyi bulan ve her şeyi bırakarak o halde, hatta ayaklarındaki terlikleriyle
o eksiği tamamlamaya giden kadına ses veriyor. Terlik metaforu hayatında huzuru
bulmanın, hayatındaki eksiği gidermenin, rahatlamanın metaforu. Çünkü terlik
rahat bir şeydir ve mesela yorgun bir iş gününden sonra eve geldiğimizde ilk
olarak terliklerimizi giyer rahatlarız, o ev huzurunu yaşatır terlik insana,
evindesindir ve dinlenmeye geçebilirsin, belki bir çay koyarsın kendine, yani
öyle bir rahatlık kadının hayatında bulduğu. Bu terlik metaforu önemli o
yüzden, zaten şarkının diğer adı Terlikli Şarkı. Ayrıca günlük bir detayı bu
kadar güzel bir şekilde bir şarkıda kullanmak da ancak Ezginin Günlüğü gibi bir
gruptan beklenirdi. Bu şarkı için Nadir Göktürk’e de selam ve alkışlarımızı
göndermeli.
Albümün ikinci şarkısı, albümün de çıkış şarkısı, Tual
grubunun şapşahane şarkısı Pencere –ya da albümdeki adıyla Pencereler Önünde.
Burada bir eleştiri getirmek isterim, gözden kaçan büyük bir hata, bu şarkı
sözü-müziği İskender Türsen’e (Tual) aitken, albümde Erhan Güleryüz yazıyor.
Hukuki boyutu ve davası olan bir şarkı aslında. Bu albüm yazısına bu konuya çok
girmeyeceğim. Ben sözü müziği Erhan Güleryüz değil, İskender Türsen’in olarak
alıyorum. Albümün yeni baskılarında da bu hatanın giderilmesini umuyorum tabi
ki. Neyse, şarkı ilk kez 2001 yılında Tual grubunun ikinci albümüne adını veren
parça olarak çıktı. Orada bir adamın giden sevgilinin ardından pencereler
önünde yıllarca sevgiliyi beklemesi konu ediliyordu. Adamın geç bulduğu aşkı
çabuk kaybetmesi ve kaybettiği bu sevgiyle birlikte, ümitlerini, gülmeyi,
yaşama isteğini de kaybetmesi anlatılıyordu. Çünkü kaybedilen sevgili, adamın “ne sevdalar ne ümitler gömdükten sonra, aşkı
yalansız duygulardan ördüğü bir” aşktı ve o kadar aşıktı ki, sevdiği
gözünde “çıldırmış şairlerin titreyen
mısralarında bahsettiği o periydi”, ancak o gittikten sonra kalan karede
adam bir “pencerenin önünde yapayalnız”:
“Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”.
Buraya kadar bir adamın duygularını anlattım, şarkıdaki adam Tual grubu
aracılığıyla bunları anlattığında sene 2001’di, İşte şimdi Zuhal Olcay 2015’te
bu duyguların kadın bakışını anlatıyor. Zuhal Olcay’ın sesinde, şarkıda
anlatılan duygu, hayal kırıklığı ve incinmişlik daha bir yerini buluyor. Yıllar
geçmiş, kadın yaş almış ve hala pencereler önünde “sevdiğine ağlıyor”, bir yandan
yıllar geçiyor, kadın en güzel yıllarını bu aşkın hayaline ağlayarak geçirmiş
ve biraz da yaş almanın getirdiği duygu değişikliklerinin sonucu olsa gerek,
geç bulduğu ve çabuk kaybettiği bu aşkla birlikte son ümitlerini de pencereden
atıyor: “Yapayalnızım şimdi eski bir
resimde”. (Bu yaş mevhumunda, erkekler kadınlardan biraz daha avantajlı
galiba, her yaşın ayrı bir güzelliği olsa da, erkek ve kadın yıllar geçtikçe
fiziksel olarak yaştan farklı etkileniyorlar. Erkekler yaş aldıkça duygusal
konularda çok fazla çabalamadan hayatlarını aynı çizgide sürdürebiliyor ya da
kadınlarda yaş almayla aynada gördüğü yüzü beğenmeme/kabullenememe duygusu ve
buna bağlı duygusal değişimler daha yoğun olabiliyor. Bu şarkıdaki kadın da bu
yaş değişimlerinin farkında ve bunun da üzüntüsünü yaşıyor gibi hissettim “pencereler önünde çürürken o güzelim
yıllarım, hayalin gözlerinin önünde bize ağlıyorum” derken… Hülasa, Zuhal
Olcay bu şarkıda aşkını kaybetmiş orta yaşın üstünde bir kadını canlandırıyor.
Kumsalda şarkısı zaten şarkının içinde ambiyansı anlatıyor.
Atilla Engin’e ait bu şarkıda, aşık bir kadının sevgilisiyle dolaştığı kumsalın
portresi çiziliyor. Kumsalda yanında sevdiğiyle ve başka hiç kimse olmadan,
rahat ve huzurlu bir anın tasviri. “Bir
kenarda ağları çeken balıkçılar, bir yanda aşağılara süzülen güneş, karşıda
unutmaya çalışan sarhoşlar ve biz yapayalnızız kumsalda.” Dünya yansa,
sevdiğinin yanında bütün dünyaya karşı duracak kadar güvende ve güçlü
hissediyor. Burada dünya dertleri, hayat telaşesi, üzüntüler yok, sadece “ayaklarının altında süt liman deniz” ve
“Bir de hiç durmadan çarpan sevişen
kalpleri” var, (bir de dış ses olarak onların mutluluklarıyla mutlu olan
dostları-lay lalay lalay kısmında böyle düşünmek hoşuma gitti). Bu şarkıda
huzurlu ve aşık bir kadın oluyor Zuhal Olcay.
Zuhal Olcay şimdi Gündoğarken’in Ağlıyor İstanbul şarkısında
biten bir yazın ardından İstanbul’a dönen ve bir yaz aşkının ardından ağlayan henüz
yirmilerinde bir kadını oynuyor. Şarkıda yaşadığı yazı tasvir eden kadın (İkindi vakitlerinde akşam sefaları, kapı
muhabbetlerinde komşu cefaları, yan gelip de yattığım taşlar, sabaha karşı
camlarda sarhoş nidaları, etine dolgun dulların genç kız edaları, yem verip
sevaplandığım kuşlar), o günleri anımsadıktan sonra hüzünleniyor ve –yağan
yağmurlara atıfta bulunurcasına- İstanbul ile birlikte o günlere ağlayarak bir
veda öpücüğü konduruyor. Selamı kesti
arkadaşlar demesi, yazın sabahlara varan geceler boyu muhabbetin dibine
vurulduğu arkadaşlara da öbür yaza kadar veda etmesini getirdi aklıma. (Tabi ki
şarkının yazılma motifi bambaşka bir şey olabilir, ama ben burada Zuhal
Olcay’ın sesinden şarkıdan hissettiğimi yazdım).
Zuhal Olcay’ın albümünün sürprizi 1993 çıkışlı Oyuncu albümünden
Zuhal Olcay’ın da 90ların fenomenlerinden olmasını sağlayan İyisin şarkısının
caz düzenlemesi oldu. Çok sevdim bu düzenlemeyi. Şarkının bu versiyonunda Zuhal
Olcay, gelir düzeyi yüksek, akşamları bir kadeh bir şey içmek için bir otelin
roofundaki bara giden, bakımlı, ekonomik gücü olan, güçlü, kendisini beğenmeyen
adamı nezaketle iğneleyen ve eğlenen şehirli cool kadını canlandırıyor. Şarkıda
hitap edilen adam da gene gelir düzeyi yüksek, şımartılmış, kadınları çok
önemsemeyen bir tip ama karşısındaki kadın da kolay lokma değil ki, susup
pıssın. Hatta sen bana fazla iyisin
diyerek nezaketi elden bırakmadan, laflarıyla döverek adama haddini bildiriyor.
Orijinal pop versiyondaki kadın çok büyük bir maddi durumu olmasa da ortalama
bir hayat yaşayan daha rahat bir kadındı, bu caz versiyondaki kadın ise zengin
ve cool. Bir şarkı iki düzenlemede iki ayrı kadının dünyasını anlatır gibi
olmuş. Aynı şarkıdan bambaşka iki şarkı çıkmış resmen. Albümün de en iyi
düzenlemesi bence. Saksafon dokunuşu enfes olmuş.
Zuhal Olcay bir Cem Karaca şarkısına ses verdiği Sevda Kuşun
Kanadı’nda şarkısında, sırtında abası aşkın ve hayatın anlamının peşinde diyar
diyar, dağ dağ dolaşan gezgin kadını canlandırıyor. Buradaki aşkı duygusal
olarak değil, ilahi bir aşkı arayan kadın olarak yorumladım ben. Bu anlamda bu
kadına gezgin bir derviş de diyebiliriz. Kadın bu süreçte yaşadıklarını
anlatıyor ve hayatı da sorguluyor. Ak sakallı bu yorumlamada yol gösterici
oluyor. Zira dini metaforlarda, insanların rüyasına girip onlara yardım eden
yol gösteren bir ak sakallı dede vardır ya, bu ak sakallıyla karşılaşan kadın
hayata ve aşka dair bazı dersler çıkarıyor. Önceki kadınlardan tamamen farklı
bir kadın çiziliyor bu şarkıda. Burada Cem Karaca’nın felsefik sözlerine de
alkış tutmak gerekiyor.
Zuhal Olcay’ın bu albümde canlandırdığı kadınlardan biri bir
Ahmet Kaya şarkısında çıkıyor karşımıza. Yalan Da Olsa şarkısında, protest, sosyalist,
aktivist bir kadın kimliğiyle çıkıyor karşımıza ve gece yarısı vardiyada tedirgin ve üşümekte olan işçilerin, ya da
gece yarısı evine yine geç dönen ve
cebinde taksi parası bile olmayan bir müzisyenin sesi olmaya çalışıyor,
herkesin dikkatini çekmek istiyor. Ve insanların ikiyüzlülüklerini yüzlerine
vuruyor; “yalan da olsa ‘haklılar’
diyoruz ama bu da yetmiyor” derken, bu manzaraya sahte bir acımayla bakıp,
ah vah etmekle yetinen ve “ehmm onlar da haklı ama canım” deyip de başka bir
hiçbir şey yapmadan gazetenin diğer sayfasına geçen veya kanalı değiştiren,
kendilerini mutlu etmek için başka mutsuzluklara bakan o insanlara atıfta
bulunuyor. İnsanlar yalandan mutlu dünyalarında tüm bu dertleri bir gazete
haberinden ibaret sanırken, oturdukları yerden “o işçiler, o müzisyen, o
kadınlar haklılar” demesi sorunu çözmüyor sadece kendi vicdanlarını aklıyorlar,
sözleriyle onların “tarafında ve yanlarında” olduklarını göstererek. Bunu da “Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor”
demeleri kanıtlıyor. Ahmet Kaya’yı da her zaman sevgi ve minnetle anıyorum, bir
toplum eleştirisini nasıl da nezaketle ve incelikle yapmış…
Bir sonraki şarkı, bir Ülkü Aker şarkısı, ilk kez
Nilüfer’den ’84 albümünde dinlediğimiz Söyleyemedim. Nükhet Duru’nun gene bu
yıl çıkan son albümü Aşkın N Hali’nde de yer alan şarkıda, zamanında biriyle
adı tam konulamamış bir şeyler yaşayan, ama bunu o zaman söyleyemeyen (güzel bir söz vardı dilimde, çok istedim
söyleyemedim) ve sonra başka hayatlara savrulan, yıllar sonra
karşılaştıklarında bunu ona itiraf eden orta yaşlı bir kadını canlandırıyor.
Aradan çok yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış ve artık ruh
dinginliğiyle adama o zamanki hislerini ve pişmanlıklarını anlatıyor: Seninle şöyle bir gün baş başa, konuşmak
isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden. O
zamanlar hiç yaşlanmayacakmış gibi geçen günler baş döndürücü bir hızla
geçerken ellerine geçen fırsatı değerlendirememenin pişmanlığı ile
yaşanabilecekken yaşanamamış bir aşkın itirafı oluyor Zuhal Olcay’ın çizdiği
kadının sesinde bu şarkı. Ama artık “ne
sen o sen ne ben o eski ben biz miydik yoksa zaman mı değişen” diyerek son
noktayı koyuyor, çünkü artık ikisi için de çok geçtir ve her şey değişmiş,
duygular değişmiş, zaman değişmiş ve tabi onlar da değişmiştir: ne sen o sen ne ben o eski ben, hani o
gözler aşkla gülen. Gene de tatlı bir anı olarak içinde tutup saklıyor o
günleri.
Albümün kapanışı bir Marc Aryan şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun
sözlerini yazdığı bir Ajda Pekkan klasiği ve Türk Pop Müziğinin en kalburüstü
klasiklerinden Dünya Dönüyor. Bu şarkıda Zuhal Olcay, sevdiğinin bekleyen
sitemkar ve melankolik orta yaşlı kadını canlandırıyor. Sevdiği çoktan gitmiş,
ama kadın ümidini kırmadan bekliyor, atlıkarıncanın döndüğü gibi, dünyanın
döndüğü gibi, çiçeklerin güneşe döndüğü, gurbet yolcusunun döndüğü gibi,
başının döndüğü gibi, ayrılanların döndüğü gibi onun da dönmesini bekliyor, ama
sevdiği dönmüyor… Bir süre sonra buruk ve sitemkar sesleniyor: bir haber de mi gönderemezdin, hiç değilse
bileyim sen nerdeydin, yoksa sen de kalpsiz miydin, yoksa kalbin elbet
sevemezdin. Sonra gene kıyamıyor, içindeki ümidi yeşertiyor: bekliyorum hep sen neredesin.
Bu şarkıyla dokuz kadının hikayesi tamamlanıyor ve siz
kadehinizde kalan son şarap yudumunu içerken, boğazınızda tatlı bir mayhoşluk,
aklınızda bu dokuz kadının yaşadığı hikayelerin kendinize yonttuğunuz versiyonları
ile geceyi bitiriyorsunuz. Aklınızda gelmiş geçmiş, yaşanmış ve yaşanacaklar
ile bir gün daha bitiyor ve albümü kişisel anı defteriniz gibi kalbinizin
dolaplarında size özel kilitli bir çekmeceye yerleştiriyorsunuz, sık sık
çıkarıp hayatınızı okumak üzere…
2015 yılı benim için müzik açısından hayli verimli başladı.
Uzun süredir albüm bakımından seslerine soluklarına hasret kaldığım nice dev
isim bu sene arka arkaya albümleriyle arşivlerimin gönlümün raflarındaki
yerlerini aldılar. Bu yazı, bu dev isimlerin en önde gelenlerinden Nükhet
Duru’nun kariyeri boyunca söylemeyi en sevdiği şarkılardan oluşan Aşkın N Hali
albümü ile ilgili.
Bu bir “cover” albümü gibi görünse de aslında şarkılara bir
Nükhet dokunuşu. İnsan Nükhet Duru gibi yılların süzgecinden hep iyi işlerle ve
saygın bir isimle geçince istediği şarkıları söyleme hakkını ve keyfini yaşıyor
gönlünce. Bu albüm de böyle. Albüm kartonetinde de yazdığı gibi “Sevdiğim şarkıları seçtim. Bana yıllar
içinde dokunmuş ya da son zamanlarda dinleyip kalbime aldığım şarkıları”…
Tek fark Nükhet Duru şarkıları yeniden söylemiyor, yeniden yaşıyor ve birçoğu
genç isimlere ait şarkıları zamanından süzgecinden geçmiş bir kadının
hisleriyle söylüyor. Bu yüzden bu albüme bir cover albümü demek haksızlık olur
bence. Tanımlama yapacak olursak bu albüm şarkıları Nükhetleme albümü…
Şarkılara geçmeden önce biraz albüm detaylarından bahsetmek
istiyorum. Bir kere daha albümün kapağı rafta gördüğünüzde dikkatinizi çekiyor,
Mor fonlu kapağın ortasında Nükhet Duru –ki kadın yaşlanmıyor, yaşlanmıyor,
yaşlanmıyor, adeta Benjamin Button gibi zamanı dondurmuş gibi otuz önce önceki
Nükhet dinçliğinde ve güzelliğinde- tüm zarafeti ile adeta şarkıları dinleyip
mest olmuş bir yüz ifadesiyle gözleri kapalı duruyor ki bu albümün havasını en
iyi yansıtan da bu duruş aslında. Her şeyi anlatıyor, bu albümü şarap eşliğinde
mumlar yanmış halde dinlediğimi hayal ediyorum ve gözlerimi kapattığımda, her
şarkı beni farklı yerlere götürüyor, 2000’lerden 70’lere bir zaman tüneline
girerken, o şarkıları Nükhet Duru –belki kendi yaşanmışlıklarını hatırlayarak-
seslendirirken, size de kendi hikayelerinizi hatırlama alanı sunuyor. Hem
nostaljik hem de modern ve dinamik bir yerlerde bırakıyor sizi. Albümü
dinlediğiniz 38 dakika boyunca yaşamınızın her dönemine bir girip çıkıyorsunuz.
Mor renk asaletin, vakurluğun, olgunluğun rengidir. Bu albüm
de bu rengin kullanılması, gene bunu doğrularcasına, her biri klasik olmuş
şarkıları olgun bir yorum ve hisle seslendirilmesine atıfta bulunuyor gibi.
Nükhet Duru seviyor bu rengi, daha önce de Gece Saat On İki albümünde de
gene Mor tonlarla çıkmıştı raflara ve şüphesiz bu renk çok yakışıyor Nükhet
duygusuna.
Nükhet Duru’nun dinleyicilere hitaben yazdığı yazı ise
samimiliğiyle Nükhet Duru’yu gördüğüm yerde sarılma hissi yarattı. O yazıda
müzikteki 40 yıllık yolculuğuna sığdırdığı bütün duyguları, “heyecanı,
mutlululuğu, yalnızlığı, özlemi, acısı” ile bizim paylaşmanın ve bir yerde
bizim –çoğumuzu tanımasa da- sırdaşımız olmasının ona verdiği sevinci okudum ve
hoşuma gitti. Zaten var olan kitlesinin yanı sıra ilk kez Nükhet Duru’yu
tanıyacak olan müzikseverleri de es geçmemesini ise ayrıca alkışlanacak bir şey
olarak görüyorum. Ben teşekkür notlarında çok dikkat ederim, o albümü alan
kişileri de bir notla albüm sürecine dahil eden sanatçılar bende hep ayrı bir
hayranlık uyandırır. Bu mektup çok samimi ve sahici bir paylaşım…
Albümün dikkat çekici bir yanı, Nükhet Duru’nun şarkı
seçtiği günümüzden isimler… Şebnem Ferah, Halil Sezai, Doğan Duru, Yüksek
Sadakat ve Cem Adrian gibi günümüz müzik dünyasının en popüler isimlerinden
şarkı seçmesi, albümü ilk elime alıp henüz dinlememişken “nasıll yani” diye
meraklardan meraklara savurdu. Müzikte sürekli ilerlemenin ve çağa uymanın en
güzel örneğini verdi Nükhet Duru bu albümle. Ben hiç Nükhet’ten bir Şebnem Ferah şarkısı dinleyeceğimi
düşünmezdim mesela. Nükhet bu seçimleriyle yeni müzik dinleyicisine de el
sallıyor. Kimbilir belki bir Halil Sezai fanı, şarkıyı dinleyince Nükhet
Duru’nun önceki albümlerini de merak edecek ve daha önce Nükhet Duru dinlememiş
bir müziksever (var mı ki öyle bir ihtimal) Nükhet Duru’nun müzikal
zenginliğini keşfedecek… Zamansızlık böyle bir şey aslında… Eski(mez) ile yeni
arasında incelikli bir köprü…
Albüm Cengiz Erdem/Deniz Erdem yapımcılığında Avrupa
Müzik’ten çıktı ve albümde Nükhet Duru’yu aynı zamanda Prodüktör olarak da
görüyoruz. müzik dünyasının en usta isimlerinden Osman İşmen’in müzik direktörü
olduğu albümde, Nükhet’i albümün tamamını anlatan zarafet ve duyguyla
yansıttığı için stylingi yapan Gülşah Saraçoğlu ve fotoğrafları çeken Müjdat
Kupşi’ye de alkışları göndermeli. Grafik tasarımı ise Özlem Semiz’e emanet
edilmiş.
Albümde çalan müzisyenlere baktığımda klavyelerde Osman
İşmen, davulda OrhanTopçuoğlu, bas gitarda Hami Barutçu, gitarda Erdem Sökmen,
vurmalı çalgılarda Müşfik Galip Uzun, keman/mandolinde Özcan Yılmaz, saksafonda
Çağdaş Oruç, buzukide Erdinç Şenyaylar veçelloda Hakkı Öztürk’ten oluşan gene
dev bir kadro görüyoruz. Albüm teknolojiden minimumda yararlanılmakla birlikte
akustik olarak kaydedilmiş, bu da şarkıları Nükhet Duru yanı başınızda
söylüyormuş gibi hissettiriyor.
Şarkılara geldiğimizde: Albüm Şebnem Ferah’ın hit olmuş
şarkısı, 2004 yılı Kelimeler Yetse albümünde yer alan Gözlerimin Etrafındaki
Çizgiler ile açılıyor. Albümün de çıkış şarkısı olarka bu şarkı seçilmiş. Aslında
bıçak sırtı bir şarkı, çünkü bu şarkı Şebnem Ferah denince akla ilk gelen
şarkılardan biri olduğu için koyu Şebnem fanları ilk başta yadırgayabilir.
Benim albümdeki en favori Nükhet yorumlardan biri olmamakla birlikte şarkıya
Nükhet yorumunun enfes bir dokunuş olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor.
Nükhet Duru’nun bu söylemesi zor şarkıyı seslendirmesi çok cesurca ve Nükhet’in
yeni gençliği yakalaması anlamında çok alkışlanası bir seçim. Orijinalinde 30larındaki
genç bir Şebnem duygusunu taşıyan şarkı, olgun bir Nükhet Duru duygusunda
bambaşka bir havaya bürünüyor. Aradaki piyano ve kemanlı ara geçişe ise
bayıldımmmm…. Bu albümde daha fazla sevdiğim Nükhet yorumları var lakin, bunu
da belirtmeden geçemeyeceğim.
2000’lerde bizi gezintiye çıkaran Nükhet Duru, albümü
Hümeyra klasiği Sessiz Gemi ile 1975 yılına götürüyor. Şarkı klasik ama
bahsettiği konu zamansız, bu dünyanın belki de değişmeyen tek gerçeği bu yüzden
ne zaman söylenirse söylensin hep güncelliğini koruyor. Bu dünyadan göçmeyi
konu eden şarkı, bilhassa arka arkaya büyük değerleri kaybettiğimiz bu yılda
biraz daha etkili oluyor. Yabancı bir şarkıya bu kadar cuk oturan Yahya Kemal
Beyatlı dizeleri bu hayatta belli sözlerin belli melodiler için yazılmışlığının
evrenselliğini gösteriyor. Şarkıdaki keman düzenlemeleri şarkıyı resmen
uçurmuş, Nükhet’in bu şarkıyı söylerken aklından, çoğu hepimizin gönlünde yer
eden, bu dünyadan göçmüş dostlarını düşündüğünü hissediyorsunuz (Ben öyle
hissettim en azından). İsyan yerine kabulleniş var sesinde “birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler
geçti, çok seneler geçti, dönen yok seferinden” derken. Özlemle karışık bir
kabulleniş.
Albümün üçüncü şarkısı, sesi ve yorumuyla asla
dinleyemediğim Halil Sezai’den Sonbahar parçası, Nükhet Duru yorumuyla
albümdeki ikinci favorim oldu. Şarkı resmen sıfır şarkı gibi tınlıyor Nükhet
Duru’nun sesinde. Şarkıyı dinlerken, “Vay bee ne güzel sözleri varmış, hatta ne
güzel şarkıymış bu” diyorsunuz. Halil Sezai’nin ağzının içinde yuvarladığı
sözleri Nükhet Duru anlamanızı sağlıyor ve mutsuz bir insanın kendiyle
dertleşmesini hissediyorsunuz. Şarkıdaki hüzün Sonbahar üzerinden anlatılıyor,
orijinalde kendiyle ve insanlarla derdini bir adamın hissiyatıyla dinlerken, bu
defa konuya bir kadın bakışıyla bakıyorsunuz Nükhet Duru yorumuyla. Enfes saksafon
introsu, fonda piyano ve keman geçişi de şarkıya hoş bir caz havası katıyor.
Buzuki girişleri ile müzikal zenginliğe güzel bir katkı. Halil Sezai’nin
kalemini anlıyorsunuz. Onun yorumunu da çok beğenenler var muhakkak ama ilk kez
bir şarkıyı orijinal şarkıcısı yerine başka bir sesten dinlemeyi daha fazla
sevdim. Albümde üzerine oynanması gereken ve klip çekilmesi şart şarkılardan…
Albümün en iyilerinden…
Sıradaki şarkı çok özel şarkılardan Dario Moreno ve Tanju
Okan gibi büyük ustaların klasiklerinden Sarhoşum Ben, 2015 yılında Nükhet Duru
yorumuyla albümde yer alıyor. Bu şarkıda Nükhet Duru sevdadan ve düşünmekten
bitap düşmüş bir kadını canlandırıyor. Canlandırıyor diyorum çünkü şarkıyı
dinlerken kulağımda adeta sahnelenen bir müzikalden bir sahne canlandı.
Gözünüzü kapattığınızda o meyhane sahnesini görüyorsunuz. Şarkının arasında
Tanju Okan’a selamı ise çok hoş bir detay olmuş. Bu selamla, Sessiz Gemi’de
bahsettiğim göçmüş büyük müzisyenlere selam konusu somutlanıyor. Dario Moreno’yu
da ansaydı diye geçti içimden ama ona da selamı ben yollayayım burdan. Tabi söz
yazarı Fecri Ebcioğlu’na gitsin dualarla alkışlar…
Albüm bir Nilüfer klasiği Söyleyemedim ile devam ediyor. Sözleri
Ülkü Aker’e ait bu şarkı benim için özel şarkılardandır. Olgun bir kadının yıllar
sonra gelen itiraf ve pişmanlığını anlattığı şarkıda Nükhet Duru’nun duygusu
içimize işliyor. Şarkıdaki hikayeyi anlatan kadın, taa eskilerden bir zamanlar çok
yakını olan ama artık uzak düştüğü, bir türlü aralarındaki ilişkinin adını
koyamadığı ve/veya bir türlü duygularını açamadığı adamla yıllar sonra
karşılaştıklarında nihayet dilindeki ağzındaki baklayı çıkarıyor “Seninle şöyle bir gün başbaşa, konuşmak
isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden”. Ama
biliyor ki, ikisi için artık çok geç ve köprünün altından çok sular akmış.
Biraz da bunun rahatlığıyla artık daha sakin yaklaşıyor duruma, “ne sen o ne ben o eski ben, biz miydik yoksa
zaman mı değişen” derken. Bence tam bu yaşların şarkısı bu şarkı. Nükhet
duygusuna çok yakışan bir şarkı olmuş. Nükhet Duru usul usul anlatıyor ve
söylerken gözündeki şefkati bile hissediyorsunuz. Bu şarkı son zamanlarda çok
revaçta sanırım belli bir yaşa gelen kadın sanatçılar arasında, zira şarkıyı
Nükhet’in albümünden bir ay kadar önce çıkan Başucu Şarkıları 3 albümünde Zuhal
Olcay da söyledi. Albümün en iyilerinden.
Daha gitar girişiyle beni benden alan, gene sözleri Ülkü
Aker’e ait O Günler, adeta bir önceki şarkı Söyleyemedim’i tamamlıyor ve o
şarkıdaki kadının o şarkıda “söyleyemediği”
veya dışa vuramadığı şeyleri bu şarkıda söylüyor: “O günler, o günler, şimdi yabancı gibiler, bir günlük mutluluğa, bir
ömür alıp gittiler, ne günlerdi ah o günler” Demek ki, önceki şarkıdaki
kadın, şarkıda bahsedilen adamla kısa ama güzel bir şey yaşamış ve şimdi kadın
o günlerin nostaljisini yaşıyor, gülümseyerek anıyor ve kadın diyor ki şimdiki
aklıyla: “Bir daha dönülse, şu yalancı
dünyaya, bir ömür verirdim ben yine, seninle bir günlük mutluluğa” Bir
önceki şarkının pişmanlığı bu şarkıda yerini buluyor. Nükhet Duru’nun usul usul
yormayan yorumu şarkı bittiğinde insanda bir “ahh” duygusu yaratıyor.
Albümün 7. Şarkısı Yalnızlığım, Zuhal Olcay’ın ilk albümü
Küçük Bir Öykü Bu’dan bir Mehmet Teoman-Vedat Sakman şarkısı ve bu albümde yer
alması isabet şarkılardan biri olmuş. Duygusuyla albüme seçilen şarkılarla bir
bütünlük taşıyor. Zira albüm boyunca genel olarak “yalnız” bir kadın çizen
Nükhet Duru’nun bunu en net ortaya koyduğu şarkı. Yalnızlığıyla dertleşen
kadın, önceki şarkılarla tutarlı şekilde, bu dünyadan göçüp gitmiş
sevdiklerinin, ya da bir türlü sevdiğini söylemediği adamın arkasından kendi
kendine kalışını, bunun onda yarattığı duyguları ve kendiyle ilgili yeni yeni
fark ettiği bazı şeyleri anlatıyor. Tepeden tırnağa hüzün şarkısı olan bu
şarkıda, kadın yalnızlığını kabullenmiş ve onunla bir dost gibi konuşuyor, her
yaşanmışlıktan sonra gene kendi kendine kalmasını “Yeni tanıştık belki de, ama kimbilir belki de hep vardın, eşlik
ediyordun, sessiz ve sinsice, belki de, Şimdi seni anlıyorum kurnazca ayırdın
beni belki de, lime lime savurdun sevdiklerimi belki de” sözleriyle
anlatırken, şarkının devamında bunca zaman kendi kadının aslında içten içe
yalnızlığını sevdiğini ve alışık olduğunu anlıyoruz: “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin”, “Yalnızlığım, tek bilebildiğim sen benim
vazgeçilmezimsin” Çünkü kendine kalıyor insan eninde sonunda, şarkıda
Nükhet Duru, bütün bu özlemler, yaşanmışlıklar, keyifli anlar, hüzünler,
aşklar, sevdalardan insanın gene en nihai sonuca yani yalnızlığına döneceğini
söylüyor. Nükhet Duru’ya Melankoli ile birlikte çok yakıştırdığım bir diğer
şarkı oldu bu.
Ve geldik albümdeki favorilerimin favorisi şarkıya… Müzikal
olarak herkesin çok beğendiği, benimse bir sebepten ısınamayıp hiç dinleyemediğim
Cem Adrian’a ait “Ben Seni Çok Sevdim” şarkısı albümün incisi… Şarkı tıpkı
Sonbahar gibi adeta sıfır şarkı gibi duruyor. Ben de şarkıyı daha önce Cem
Adrian’dan dinlemediğim için benim için Nükhet Duru yorumu tektir. Cem
Adrian’ın kelimeleri ve metaforları kullanışı çok ustaca, bu şarkıda bunu net
görüyoruz, ama bu şarkıya Nükhet dokunuşu, “ben seni çok sevdim” derken sesine
yerleşen o acı, beklenti, duyulma isteği aynı zamanda karşısındaki kişiye
verdiği kıymet, gözünden sakınma duygusu insanın boğazını düğümlüyor. Bu
şarkıda da bir itiraf var aslında, şimdiye kadar sevdiğini sözle söyleyemeyen
bir kişinin “söyleyemeyesem de gözlerime bak da anla” yakarışı bu şarkı.
Bazıları öyledir ya, sevdiğini söyleyemez, nasıl göstereceğini bilemez, ama
aslında saçının bir teli için dünyaları yakmaya hazırdır, bu şarkı o
insanlardan birini anlatıyor aslında. Nükhet Duru bu şarkıyla yorumculuğunun da
zirvelerini aşıyor… Klip klip klip…
Sıradaki şarkı albümde Nükhet Duru yorumuyla içine giremediğim
tek şarkı: Yüksek Sadakat’ten Döneceksin Diye Söz Ver. Şarkı giden birinin
ardından yazılmış bir özlem şarkısı ve ben şarkıyı dinlediğimde gene bu gidişin
bu dünyadan göçüp gitmiş birinin gidişi gibi yorumluyorum (hatta nedense bu
şarkıyı dinlerken aklıma hep Barış Akarsu gelir). Nükhet Duru gene iyi
yorumluyor ama ben nedense duygusu ile örtüştüremedim. Olmasa olur şarkılardan
benim için. Dinlemem lazım daha çok.
Doğan Duru’nun kalemi zaten çok lezzetlidir, bir de Nükhet
Duru yorumuyla birleşince enfes bir chilling tarzı şarkı olmuş. Bu şarkının
yanında bir şey içilecekse şampanya ya da beyaz şarap olurdu. Sahilde, akşam
üstü, güneş batıyor, kumlarda elinde kadeh, kumlar ayaklarından kayarken onu
hatırlamak ve hüzünlenmek, boğazının düğümlenmesi… Bu şarkı güzel bir anıda
akla gelen bir çocuğu akla getiriyor, belki de geçmiş günlerdeki çocukluğa bir
özlem, geçmişten bir kare, bir an… Şarkı usul usul akıyor gidiyor ve uzatmadan
bitiriyor.
Nükhet Duru albümü
gene kendisinin 1978 yılında hayat verdiği Ali Kocatepe şarkısı Hayat Umutla
Başlar ile kapatıyor ve bu sene 37 yaşına basan şarkıya, umuda özellikle çok
ihtiyacımız olan bu dönemlerde modern bir dokunuş yapıyor. Baştan sona umut ve
pozitif duygular aşılayan şarkı bir yerde bize en can sıkıcı anlarda bile
içimizdeki umutla her şeyin üstesinden gelebileceğimize inandırıyor. Ali
Kocatepe’nin naif ve hep gülümseyen kalemine sesini veren Nükhet Duru albümü ne
olursa olsun umut etmekten, sevmekten, dostluktan vazgeçme diyerek önceki tüm
umutsuzluk duygularını silerek kapatıyor. Yorumu su gibi, akıp gidiyor,
yormadan ve kulaklarımızda bir tatlı seda bırakarak bitiriyor albümü, insanda
“hadi bir daha hadi bir daha” isteği uyandırarak, ve bir bakıyorsunuz albümün
en başına dönüvermişssiniz.
Hülasa, Nükhet Duru, albümün adını da doğrularcasına,
Aşkın Nükhet Haline sesini veriyor. Bu arşivlik albümü sakin yaz akşamlarında
dinleyin, bilhassa güneş batarken ayrı bir keyifli olur dinlemesi. Nükhet Duru
benim için 2015 yılının en üst düzey albümlerinden birine imza atmış, bana da
oturup hissettirdiklerini yazmak düştü. İyi ki bu ülkede Nükhet Duru var…
Sesiyle yorumuyla şarkılarıyla başka bir ülkenin sanatçısı olsa çok
kıskanırdım…
8 Mayıs'ta müzik
yazarı ve idolüm Tolga Akyıldız’ın geleneksel hale gelen %100 Açık
Sahnesinin 6.'sı için garaj istanbul'daydım. Daha önceki yazımı da okumuş olanlar bilir, bu gece müzik
dünyasında yer etmiş usta isimler ile müzik piyasasında yeni yeni varlık
göstermeye çalışan yetenekli ve sesini duyurmak isteyen müzisyenlerin aynı
sahnede bir araya geldiği ve sesini kalabalık bir kitleye duyurabildikleri bir
platform ve adeta bir festival havasında geçiyor.
8
Mayıs’ta Garajİstanbul’da yapılan bu gece pek çok bakımdan ilkleri barındırdı.
Detaylarını aşağıda okuyacaksınız ancak diyeceğim şu ki, geleneksel hale gelmiş
bu gecenin bir tanesine katılmanızı tavsiye ederim.
Bu
gecenin ilk konuğu Ars Longa’ydı. Aslında uzunca sayılabilecek bir süredir
verdiği konserlerle belli bir kitlenin takipçisi olduğu ve yıllar süren
bekleyişi Mart 2015’te çıkardıkları Günler albümüyle sona erdiren grubu ilk kez
dinledim. Ars Longa adı Hipokrat’ın bir sözü olan “Ars longa, vita brevis”’ten geliyor ve “sanat
uzun, hayat kısa” anlamına geliyor. Grup bu gece için Günler ve Ağlayan Gelin
parçalarını söyledi. Grup ilk etapta bana vokal olarak zayıf geldi, canlı
performansta içine giremedim şarkıların, ancak salonda hayli takipçisi varmış.
Eşlik edenler olduğunu gördüm. Grubun müziğini nette biraz araştırdım,
dinledikten sonra hoşuma gitti.
Ars Longa’nın ardından yeni gruplardan biri olan Yedinci Ev sahne aldı. Yedinci
Ev; 2011 yılının bahar aylarında Turgay Gülaydın, Hazar Aşçı ve Birkan
Nasuhoğlu tarafından kuruldu. Uzun bir süre kendi stüdyosunda müzik
çalışmalarını sürdüren grup, 2012 yılının Eylül ayında Alen Konakoğlu
prodüktörlüğünde ilk albümünü kaydetmeye başladı. Grubun canlı kayıt tekniği
ile 2 ayda tamamladığı bu ilk stüdyo albümünde bulunan 10 şarkının söz ve
müziği Birkan Nasuhoğlu’ na, düzenlemeleri ise Yedinci Ev’ e aittir. Athena’dan
Turgay’ı görmek beni şaşırttı, onu Athena’dan sonra bir grupta daha görmüştüm,
şimdi yeni grubu ile sahnede görünce eski bir dostu görmüş gibi oldum. Yedinci
Ev de albümlü gruplardan 2013 yılında çıkardığı albümleri “Şimdi”den “Eninde
Sonunda” ve “Kalbim Seni Arıyor” parçalarını seslendirdiler. Alttan alta tango
ritimleri bezeli sound’u ilgi çekiciydi.
İki grubun arkasından, müzik dünyasının en kült gruplarından
Kesmeşeker’in solisti olan ve solo olarak yoluna devam eden Cenk Taner sahne
aldı. Açıkçası iki grubun ardından, Cenk Taner’in müziği bana çok iyi geldi.
Sahnede resmen bir gitar şov vardı. Cenk Taner “Tek Sorumlu” ve “Duymuştum
Şehirdeydim” şarkılarında herkes eğlendirdikleri kadar kendileri de sahnede çok
eğlendiler. Bir ara gitaristin parmakları tellerin üzerinde uçarken takip
edemedim, bu arada eski Kargo üyesi M.Ş.S.’yi görmek mutlu etti. Onları sahnede
izlerken, insanın neden isim sahibi olduğunu, bir yere geliyorsa boş yere gelmediğini
anlıyorsunuz. Sahnede seyirciyi avuçlarının içine alırlarken, kendileri de
sahnede eğlenmeleri en önemlisiydi. Benim çok fazla “hard rock”la alakam
olmamasına rağmen, ben bile gözlerimi kırpmadan bu şöleni izledim. Seyirciyle
diyalogu da çok hoşuma gitti Cenk Taner’in.
Bu Cenk Taner fırtınasının ardından, biraz durulmanın vaktidir diye
düşünüyordum ki, Melis Danişmend’in sahneye çıkmasıyla dileklerim gerçekleşti
adeta. Melis Danişmend’i daha önce Aylin Aslım konserine konuk olduğunda
izlemiştim. Sahnesini seviyorum, usul usul ve kendini vererek söyler
şarkılarını. Bu gece için –adeta gecenin sürprizine gönderme yaparcasına- bir
Mavi Sakal yeniden yorumu “İki Yol” ile herkesi esas sürprize hazırlarken,
ardından sakin ve dinlendirici yorumuyla çok beğendiğim “Masa” ile ruhumuzu
dinlendirdi.
Danişmend
yerini bir diğer dev topluluğa Emrah Karaca solistliğindeki Moğollar’a bıraktı.
Cahit Berkay müziğiyle yirmi otuz sene önceki müzikseverleri nasıl avcunun
içine alıyorsa, 2015 yılında da aynı coşku ve ilgiyle her yaştan insanı kendine
hayran bırakıyor. Bu da müziğinin evrenselliğinden, zamansızlığından ve
ustalıklı armonisinden geliyor. Önce klasik oğlu klasik Selvi Boylum Al
Yazmalım melodileri salonu doldururken, Türk filmlerinde sürekli kullanılan
ancak onlara ait olduğu pek bilinmediğini söyledikleri 7/8 9/8 parçasıyla
sürpriz yaptılar. Alkış kıyamet giderken, Emrah Karaca’nın mikrofonu alıp Cem
Karaca klasiği Tamirci Çırağı’na girmesiyle bütün salon onun bile sesini
bastırdı.
Moğollar
herkesin kulaklarında tatlı melodilerle sahneden ayrılırken, bir diğer önemli
isim –ki benim özellikle beklediğim isimlerden olan- Demir Demirkan sahne aldı.
Adam fena karizma, yapacak bi şey yok, bu gece için içimden iki parça geçiyordu
Demir Demirkan’dan. Biri Zaferlerim’di, bu şarkının armonisi, sözleri, sertliği
bu şarkıyı benim için her zaman özel şarkılardan biri yapmıştır. 2004 İstanbul
albümünün en üst düzey şarkılarından olmasının yanı sıra bence Türk Rock
tarihinin de en sağlam şarkılarından. Ve şimdi Demir Demirkan bilmişim gibi o
şarkıyı söyledi sahnede, ayy ben nasıl kendimden geçmek… Bağıra çağıra “Yok
olup gitsem de sonumu bilsem, ölümü tatsam da, yenilmem yine de, senin için
bütün zaferlerim” derken Demir Demirkan’ın bile bir ara bana bakıp “Helal olsun”
dediğini hatırlıyorum. Zaferlerim’in yarattığı adrenalin, gene o albümün en
sağlam şarkılarından Kahpe ile tavan yaptı. “Yürüsün üstüme gelen gelsin,
bırakıp ortada giden gitsin, olan olmuş diyen sussun, vurdum ben bu dünyanın
dibine” derken Demirkan da en az bizim kadar eğlendi sahnede. Gitar soloları
ayrı bir olay olan Demirkan’ı izlemek benim için gecenin olayı oldu.
Demirkan’dan
sonra gecenin asıl sürprizi, daha doğrusu günler öncesinden anons edilen bir
yeniden birleşmeye tanık oldu Garaj İstanbul. Geceyi izlemeye gelen yaşı biraz
büyük olan kişiler için tarihi bir ana tanıklık etmekti Mavi Sakal’ı orijinal
kadrosuyla sahnede görmek. M.Ş.S’nin de katılmasıyla Mavi Sakal solistleri Genç
Osman’ın verdiği yeniden birleşme ve albüm müjdesiyle gecenin en önemli
anlarını oluşturdu. 1980 yılında kurulan ancak Mavi Sakal efsanesinin
oluşmasını sağlayan Çektir Git (1992), Mavi Sakal 2 (1993) ve Kan Kokusu (1998)
albümleriyle müziğin kült isimlerinden olan Mavi Sakal grubu adeta mini konser
verirken, özellikle ne kadar özlendiklerini herkesin bir ağızdan hatta
solistleri Genç Osman’ı bastırırcasına şarkılarına eşlik etmelerinden anlamak mümkündü.
Bunlar arasında yaşı büyük olanlar olduğu gibi, yaşı çok genç ve Mavi Sakal’ı
Mavi Sakal olduğu günlerde tanıması mümkün olmayan kişilerin de olması
şaşırtıcıydı ama tabi ki hep dediğim gibi “iyi müzik zamandan bağımsızdır ve
her zaman gideceği kalpleri bulur.” Mavi Sakal ve Türk Rock müziği klasiği “İki
Yol” ile “birdenbire boşalan yolların ortasında”yken, “Ne Kadar” ile yılların
yorgunluğunu silip attılar üzerlerinden. Sonra bu “Balta”ya sap olmayanlar
olarak Mavi Sakal’a eşlik ettik bir ağızdan. Bu gecede bu ana tanıklık etmek
benim için ayrı bir güzellikti.
Sonrasında
gene fren yapıp durulduk. Nilipek adlı adıyla müsemma bir müzisyen çıktı
sahneye. Çıtıpıtı sevimli bir müzisyen olan Nilipek, şarkıda “kıpır kıpır içim”
dediğinin aksine ninni gibi dinlendirici bir tonu var. Biraz Fransız şanson
şarkıcılarını andırıyor tarzı. Daha sonra “Gömülür” ile müzikte minimalizmin
sınırlarını zorladı. Dünya müziğinde olsa “chilling” türü diyeceğimiz bu türde
Nilipek, gitar sololarıyla dönen başlarımız için bir soluklanma molası oldu.
Sonra
müziğin son dönem yıldız gruplarından Pinhani sahne aldı. Bilindik birkaç
şarkısını söylerler diyordum ama sanırım son dönemde takip etmediğim için
kaçırdığım yeni şarkılarından biri olan Günaydın Sevgilim’i söylediler. Solist Sinan Kaynakçı önce heyecanından
bahsetti (sahnede konuşma yaparken hakkaten heyecanlanıyor, daha önce izlediğim
başka bir performansında da tanık olmuştum) sonra Ars Longa’dan bahsetti biraz.
Eski arkadaşları olduğunu söyledi ve “Bizden
daha önce hazırdılar, ama bizden sonra çıktılar, ben de çok izlemek istiyordum”
diyerek desteğini bildirdi. Sonra şarkılarına devam ettiler, ama beklediğim
şarkıları söylemediler, Neşet Ertaş türküsü “Gönül Dağı”nı seslendirdikten
sonra, “Yitirmeden” diyerek eskilere götürdüler.
Sırada
gecenin bir diğer yıldızı, sürpriz bir performans sergiledi. Şahsen adını konuk
sanatçılar listesinde gördüğümde herhalde yer gök yıkılır diye düşündüğüm ve
sahnede bu defa nasıl bir atraksiyon yapacak diye meraklardan merak beğendiğim
Hayko Cepkin, gene ters köşe yaparak sadece piyano eşliğinde akustik bir mini
konser verdi. “Sandık” şarkısıyla “dinlensin artık bu yürek” derken, “Yol
gözümü dağlıyor”un akustik versiyonu ile lezzetli bir unplugged ortamı yarattı.
Arada gündeme dair Haykoca güzel bir laf geçirdi, burda yazmıyım, ama yerini
buldu. “Ölüyorum” ile performansına devam eden Hayko Cepkin sahnesini “Melekler
(Bir Olsun Gönlümde)” ile bitirdi. Hayko Cepkin’in daha önce performanslarını
izlemiş biri olarak, benim için alışılmadık ama hoş bir performans oldu. Zaten
bu gecelerin amacı ve güzel yanlarından biri de sanatçıların her zaman
görmediğimiz performanslarına ve sahne hallerine tanık olmak.
Arkasından
tempo müziğin yeni isimlerinden Emir Yargın’la yükseldi birden. 2015 yılında
Geri Dönüşüm Kutusundaki Anılar albümüyle “avantgard pop” olarak tanımladığı
müziğini sundu. Ben daha önce duymamıştım. Ancak sahnede müziği kadar
sözleriyle çok eğlendiren bir performans izledim. Çok Avrupai bir stili olan ve
sahneye girdiği andan çıktığı ana kadar tempoyu düşürmeyen Emir Yargın, bir şov
adamı olarak ileride daha çok adını duyacağımız bir isim olacak. İlginç şarkı
adlarıyla dikkatimi çeken Emir Yargın, Günsu Ünal ile düet yaptığı “Kalple
Beynin Savaşı” ve “Sakın Bebeğime Yaklaşmayın” gibi ilginç adlı şarkılarıyla
milenyum çağının unsurlarını kullandığı şarkılarını seslendirdi. Seyirciyle
teması da ihmal etmeyip sahneden eşliğe davet eden Yargın gecenin en ilginç
performanslarından biriydi.
Sonrasında
gene hız kesip, parçalarının adlarını söylemedikleri için bilemediğim
enstrümantal parçalarıyla Alpman sahne aldı. Güneş Alpman, Umut Çetin, Ali
Somay, Baran Göksu’dan oluşan Alpman and the Midnight Walkers (tam adı bu
grubun) psychedelic müzik yapıyor. Grubun müziği kadar frontmaninin imajı da
ilginç hem Retro hem modern hem bu sahnede ne işi var diye düşünürken enstrüman
çalışıyla dikkatinizi çekiyor. Daha yeni yeni yola çıkmalarına rağmen her yeni
grup gibi arkasında girişimler, denemeler, çabalar, çalışmalar ve konserler
bırakmış bir grup. Gecenin son konuğu Redd’den önce bir intro gibi oldu.
Müziğinde folk motifler de dikkat çekici.
Gecenin
son konuğu Redd oldu. Kalan seyircilerle (ki biçoğu Hayko Cepkin’den sonra
gitmişti) –ve Tolga Akyıldız’ın artık belli
bir süre ve şarkı olmadan istedikleri kadar çalabileceklerini söylemesinden
sonra- Redd o gece Ankara’da başka bir performanstan gelmiş olmalarına rağmen
mini bir konser verdiler. Önce “Hala Aşk Var Mı?” diye sorarak performanslarına
başlayan Redd sonra 2009 yılından “Seni Buldum” parçalarını seslendirdikten
sonra yeni tekli müjdesi vererek “Ben Senden Vazgeçeli Çok Oldu” parçasının bir
kısmını söyledi. Sonra sırayla “Hayat Kaçık Bir Uykudur” ve “Ellerini Kaldır”
ile devam etti. Ben oradan çıkarken Redd son şarkısını söylüyordu.
Gecenin
sunucusu İpek Atcan işi gayet güzel kotardı, verdiği paslar ve anons öncesi
konuşmalarıyla iyi idare etti bu özel geceyi. Genel olarak gecenin erkek
konukları kitleleri azdırıcı, gaza getirici iken, kadın konuklar dindirici
sakinleştiriciydi. Gözlemim bu. Sesler bu defa daha iyiydi, geçen Açık Sahnede
mesela Aydilge’yi hiç duyamamıştım ama bunda böyle ses sorunları olmadı. İzleyicilerden
bazıları son derece saygısızdı ve ben orda şarkıları dinlemeye çalışırken lak lak lak bağıra çağıra sohbettelerdi. Arada bilhassa uyarmak için kafamı çevirip baksam da bundan anlayabilecek medeniyet seviyesine sahip değillerdi ne yazık ki. Bu da gecenin tek nazar boncuğu olsun. Hülasası, gene pek çok ilklerle birlikte keyifli ve kaçırılmayacak bir gece oldu. Ben yedincisinde de orda olup gözlemlerimi yazıcam. Sizlerle yedinci %100 Açık Sahne’de görüşmek üzere… Ve tabi en büyük alkış, bu giriştiği organizasyonla müziğe çok önemli bir katkı yapan ve doğru dürüst imkan ve sahne bulamayan müzisyenleri hem hayranı oldukları müzisyenlerle hem de kitleleriyle buluşturan Tolga Akyıldız’a…
Not: Telimin şarjı bittiği için çekemediğim fotoğrafları, gördüğünüz üzere garajistanbul'un sayfasından aldım. Bunu da bildirmek isterim.