Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Haziran 2015 Perşembe

ALDIM DİNLEDİM YAZDIM - ZUHAL OLCAY - BAŞUCU ŞARKILARI 3

ZUHAL OLCAY: ASALETİN KADINI...

Oyunculuğu kadar müzik yönüyle de benim en içime dokunan seslerinden Zuhal Olcay da birkaç yıllık suskunluğunu 2015 yılında Başucu Şarkıları 3 albümüyle bozdu.

Zuhal Olcay benim için en özel kadınlardan biridir. Yıllar önce bir oyununu izlemiştim, kuliste ayak üstü konuştuğumuz o birkaç dakika ise bize –aklımdakinin aksine- son derece sıcak ve samimi yaklaşması ve teşekkür etmesi olmuştu. O zaman bu zamandır Zuhal Olcay benim için farklı bir yerdedir.

Şarkılarında –oyunculuktan da yadigar olsa gerek- hep bir müzikal tınısı vardır. Normal bir şarkıyı söylerken bile onu sahneden ayrı hayal edemem. Şarkıları söyleyişiyle insanda bir tiyatro performansı izliyormuş hissi yaratır ki, tiyatroyu çok seven benim için çifte mutluluk olur bu durum. Eşine az rastlanır, belki de rastlanmaz bir buğusu vardır Zuhal Olcay’ın sesinde, o seste kırılganlık da vardır, gurur da, neşenin doruk noktası da vardır hatta İyisin şarkısında olduğu gibi iğnelemenin en usturuplusu da. Teatraldir sesi. Karakterlidir ve bin tane ses arasından fark edilebilir. Bunlar benim bir sanatçıyı sıkılmadan dinlememi sağlayan unsurlar, her bir şarkıda ayrı duygu yaratabildiği için her şarkısı ayrı bir tiyatro gösterisi gibidir, heyecanla bir sonraki şarkıyı bekletir. Sıkılmanız mümkün olmaz, bilakis heyecan duyarsınız acaba şimdi ne gelecek diye.

Bu albümde Zuhal Olcay gene en sevdiği şarkılar 2001 Başucu Şarkıları ve 2004 Başucu Şarkıları 2’nin ardından –sıfır şarkılardan oluşan Aşkın Halleri’ni saymazsak-sevdiği şarkıları Zuhalce yorumladığı albümler serisinin üçüncüsü.

Şarkılara geçmeden önce albüm hakkında genel birkaç şey söylemeli. Albüm içeriği gibi sade, Kapağında boğazına kadar siyahlar içindeki Zuhal Olcay ifadesiz bir yüzle ellerini arkasına almış ileriye bakarken, kartoneti açtığınızda küçük resmin genişletilmiş versiyonunda yukarıdan beyaz bir atın dört nala yukarıdan inmekte olduğunu görüyorsunuz ve bütün bu manzaraya bir kale fon oluşturuyor. Çok sembolik bir fotoğraf. Kale Zuhal Olcay’ın seçtiği şarkılardaki kadınların (her biri ayrı ayrı 9 tane kadın) ördüğü duvarlar, Zuhal Olcay siyah kıyafet ve ifadesiz yüzle tarafsızca bu kadınların hikayelerini anlatan şarkıcı, beyaz at ise karanlıklara inat dört nala heyecanın ve coşkunun ifadesi, belki kadınların içindeki gücü açığa çıkarma sembolü. Ellerin arkada birleştirilmesi ve görünmemesi Zuhal Olcay’ın kapaktaki mesafeli duruşunu tamamlıyor aslında, yani o sadece nötr anlatıcı, elini uzatmıyor ya da herhangi bir hareket yapmıyor, biz bir duyguyu anlatırken ellerimizi kullanırız çoğu kez, ama o ellerini gizleyerek duygusunu saklamak istiyor gibi. Yani daha kapağından teatral bir albümle karşı karşıyayız.

Albümün müzik direktörü ve aranjörü Cem Tuncer, kartonete baktığımızda zengin bir enstrüman listesi görüyoruz, ki canlı enstrümanlarla yapılmış albümler hep daha bir lezzetlidir. Gitar, piyano, rhodes, elektrik bas, kontrbas, davul, perküsyon, saksafon, klarinet, kanun, viyolonsel, keman ve viyola ile akustik severleri memnun edecek bir müzikal zenginlikle dolu albüm. Albümün tek fotoğrafı Anthnoy Macri imzalı ve çekerken benim yukarıda yazdıklarımı hissetti mi bilinmez ama albümün duygusunu çok iyi veren bir çalışma yapmış gerçekten. Albüm 90lı yılların sonundan bu yanan her albümde olduğu için Ada Müzik’ten çıkmış.

Teşekkür notu minimal ve sadece Zuhal Olcay’ın 6 kişiye teşekkür ettiği albüm kadar minimalist. Minimalist olması içeriğinden değil, müzikal olarak o kadar zengin bir albüm ki, Zuhal Olcay adeta “bu albüm bir ‘saf bir müzik albümü’” diyor adeta, “sadece müziğini dinleyin, geri kalan her şey detay”. Bu yüzden teşekkür notunun olup olmaması bu albümde çok da önemli değil zaten aslında.

Albüm Ezginin Günlüğü grubunun klasiği Eksik Bir Şey’le başlıyor… O grubun müziğiyle Zuhal Olcay’ın ruhunu çok uyuştururum hep. Bu albümde de, Zuhal Olcay “hayatındaki eksiği keşfeden ve evden terlikleriyle fırlayan, sonunda aşkı bulan bir kadın”ı canlandırıyor. Bu süreçte kadının kendi kendiyle konuşmasının monoloğunu yaşatıyor: “Eksik bir şey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor, eksik bir şey mi var hayatımda, gökyüzü bazen ciğerime doluyor”. Zuhal Olcay sesinde hayatındaki o eksik şeyi bulan ve her şeyi bırakarak o halde, hatta ayaklarındaki terlikleriyle o eksiği tamamlamaya giden kadına ses veriyor. Terlik metaforu hayatında huzuru bulmanın, hayatındaki eksiği gidermenin, rahatlamanın metaforu. Çünkü terlik rahat bir şeydir ve mesela yorgun bir iş gününden sonra eve geldiğimizde ilk olarak terliklerimizi giyer rahatlarız, o ev huzurunu yaşatır terlik insana, evindesindir ve dinlenmeye geçebilirsin, belki bir çay koyarsın kendine, yani öyle bir rahatlık kadının hayatında bulduğu. Bu terlik metaforu önemli o yüzden, zaten şarkının diğer adı Terlikli Şarkı. Ayrıca günlük bir detayı bu kadar güzel bir şekilde bir şarkıda kullanmak da ancak Ezginin Günlüğü gibi bir gruptan beklenirdi. Bu şarkı için Nadir Göktürk’e de selam ve alkışlarımızı göndermeli.

Albümün ikinci şarkısı, albümün de çıkış şarkısı, Tual grubunun şapşahane şarkısı Pencere –ya da albümdeki adıyla Pencereler Önünde. Burada bir eleştiri getirmek isterim, gözden kaçan büyük bir hata, bu şarkı sözü-müziği İskender Türsen’e (Tual) aitken, albümde Erhan Güleryüz yazıyor. Hukuki boyutu ve davası olan bir şarkı aslında. Bu albüm yazısına bu konuya çok girmeyeceğim. Ben sözü müziği Erhan Güleryüz değil, İskender Türsen’in olarak alıyorum. Albümün yeni baskılarında da bu hatanın giderilmesini umuyorum tabi ki. Neyse, şarkı ilk kez 2001 yılında Tual grubunun ikinci albümüne adını veren parça olarak çıktı. Orada bir adamın giden sevgilinin ardından pencereler önünde yıllarca sevgiliyi beklemesi konu ediliyordu. Adamın geç bulduğu aşkı çabuk kaybetmesi ve kaybettiği bu sevgiyle birlikte, ümitlerini, gülmeyi, yaşama isteğini de kaybetmesi anlatılıyordu. Çünkü kaybedilen sevgili, adamın “ne sevdalar ne ümitler gömdükten sonra, aşkı yalansız duygulardan ördüğü bir” aşktı ve o kadar aşıktı ki, sevdiği gözünde “çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında bahsettiği o periydi”, ancak o gittikten sonra kalan karede adam bir “pencerenin önünde yapayalnız”: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. Buraya kadar bir adamın duygularını anlattım, şarkıdaki adam Tual grubu aracılığıyla bunları anlattığında sene 2001’di, İşte şimdi Zuhal Olcay 2015’te bu duyguların kadın bakışını anlatıyor. Zuhal Olcay’ın sesinde, şarkıda anlatılan duygu, hayal kırıklığı ve incinmişlik daha bir yerini buluyor. Yıllar geçmiş, kadın yaş almış ve hala pencereler önünde “sevdiğine ağlıyor”, bir yandan yıllar geçiyor, kadın en güzel yıllarını bu aşkın hayaline ağlayarak geçirmiş ve biraz da yaş almanın getirdiği duygu değişikliklerinin sonucu olsa gerek, geç bulduğu ve çabuk kaybettiği bu aşkla birlikte son ümitlerini de pencereden atıyor: “Yapayalnızım şimdi eski bir resimde”. (Bu yaş mevhumunda, erkekler kadınlardan biraz daha avantajlı galiba, her yaşın ayrı bir güzelliği olsa da, erkek ve kadın yıllar geçtikçe fiziksel olarak yaştan farklı etkileniyorlar. Erkekler yaş aldıkça duygusal konularda çok fazla çabalamadan hayatlarını aynı çizgide sürdürebiliyor ya da kadınlarda yaş almayla aynada gördüğü yüzü beğenmeme/kabullenememe duygusu ve buna bağlı duygusal değişimler daha yoğun olabiliyor. Bu şarkıdaki kadın da bu yaş değişimlerinin farkında ve bunun da üzüntüsünü yaşıyor gibi hissettim “pencereler önünde çürürken o güzelim yıllarım, hayalin gözlerinin önünde bize ağlıyorum” derken… Hülasa, Zuhal Olcay bu şarkıda aşkını kaybetmiş orta yaşın üstünde bir kadını canlandırıyor.

Kumsalda şarkısı zaten şarkının içinde ambiyansı anlatıyor. Atilla Engin’e ait bu şarkıda, aşık bir kadının sevgilisiyle dolaştığı kumsalın portresi çiziliyor. Kumsalda yanında sevdiğiyle ve başka hiç kimse olmadan, rahat ve huzurlu bir anın tasviri. “Bir kenarda ağları çeken balıkçılar, bir yanda aşağılara süzülen güneş, karşıda unutmaya çalışan sarhoşlar ve biz yapayalnızız kumsalda.” Dünya yansa, sevdiğinin yanında bütün dünyaya karşı duracak kadar güvende ve güçlü hissediyor. Burada dünya dertleri, hayat telaşesi, üzüntüler yok, sadece “ayaklarının altında süt liman deniz” ve “Bir de hiç durmadan çarpan sevişen kalpleri” var, (bir de dış ses olarak onların mutluluklarıyla mutlu olan dostları-lay lalay lalay kısmında böyle düşünmek hoşuma gitti). Bu şarkıda huzurlu ve aşık bir kadın oluyor Zuhal Olcay.

Zuhal Olcay şimdi Gündoğarken’in Ağlıyor İstanbul şarkısında biten bir yazın ardından İstanbul’a dönen ve bir yaz aşkının ardından ağlayan henüz yirmilerinde bir kadını oynuyor. Şarkıda yaşadığı yazı tasvir eden kadın (İkindi vakitlerinde akşam sefaları, kapı muhabbetlerinde komşu cefaları, yan gelip de yattığım taşlar, sabaha karşı camlarda sarhoş nidaları, etine dolgun dulların genç kız edaları, yem verip sevaplandığım kuşlar), o günleri anımsadıktan sonra hüzünleniyor ve –yağan yağmurlara atıfta bulunurcasına- İstanbul ile birlikte o günlere ağlayarak bir veda öpücüğü konduruyor. Selamı kesti arkadaşlar demesi, yazın sabahlara varan geceler boyu muhabbetin dibine vurulduğu arkadaşlara da öbür yaza kadar veda etmesini getirdi aklıma. (Tabi ki şarkının yazılma motifi bambaşka bir şey olabilir, ama ben burada Zuhal Olcay’ın sesinden şarkıdan hissettiğimi yazdım).

Zuhal Olcay’ın albümünün sürprizi 1993 çıkışlı Oyuncu albümünden Zuhal Olcay’ın da 90ların fenomenlerinden olmasını sağlayan İyisin şarkısının caz düzenlemesi oldu. Çok sevdim bu düzenlemeyi. Şarkının bu versiyonunda Zuhal Olcay, gelir düzeyi yüksek, akşamları bir kadeh bir şey içmek için bir otelin roofundaki bara giden, bakımlı, ekonomik gücü olan, güçlü, kendisini beğenmeyen adamı nezaketle iğneleyen ve eğlenen şehirli cool kadını canlandırıyor. Şarkıda hitap edilen adam da gene gelir düzeyi yüksek, şımartılmış, kadınları çok önemsemeyen bir tip ama karşısındaki kadın da kolay lokma değil ki, susup pıssın. Hatta sen bana fazla iyisin diyerek nezaketi elden bırakmadan, laflarıyla döverek adama haddini bildiriyor. Orijinal pop versiyondaki kadın çok büyük bir maddi durumu olmasa da ortalama bir hayat yaşayan daha rahat bir kadındı, bu caz versiyondaki kadın ise zengin ve cool. Bir şarkı iki düzenlemede iki ayrı kadının dünyasını anlatır gibi olmuş. Aynı şarkıdan bambaşka iki şarkı çıkmış resmen. Albümün de en iyi düzenlemesi bence. Saksafon dokunuşu enfes olmuş.

Zuhal Olcay bir Cem Karaca şarkısına ses verdiği Sevda Kuşun Kanadı’nda şarkısında, sırtında abası aşkın ve hayatın anlamının peşinde diyar diyar, dağ dağ dolaşan gezgin kadını canlandırıyor. Buradaki aşkı duygusal olarak değil, ilahi bir aşkı arayan kadın olarak yorumladım ben. Bu anlamda bu kadına gezgin bir derviş de diyebiliriz. Kadın bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor ve hayatı da sorguluyor. Ak sakallı bu yorumlamada yol gösterici oluyor. Zira dini metaforlarda, insanların rüyasına girip onlara yardım eden yol gösteren bir ak sakallı dede vardır ya, bu ak sakallıyla karşılaşan kadın hayata ve aşka dair bazı dersler çıkarıyor. Önceki kadınlardan tamamen farklı bir kadın çiziliyor bu şarkıda. Burada Cem Karaca’nın felsefik sözlerine de alkış tutmak gerekiyor.

Zuhal Olcay’ın bu albümde canlandırdığı kadınlardan biri bir Ahmet Kaya şarkısında çıkıyor karşımıza. Yalan Da Olsa şarkısında, protest, sosyalist, aktivist bir kadın kimliğiyle çıkıyor karşımıza ve gece yarısı vardiyada tedirgin ve üşümekte olan işçilerin, ya da gece yarısı evine yine geç dönen ve cebinde taksi parası bile olmayan bir müzisyenin sesi olmaya çalışıyor, herkesin dikkatini çekmek istiyor. Ve insanların ikiyüzlülüklerini yüzlerine vuruyor; “yalan da olsa ‘haklılar’ diyoruz ama bu da yetmiyor” derken, bu manzaraya sahte bir acımayla bakıp, ah vah etmekle yetinen ve “ehmm onlar da haklı ama canım” deyip de başka bir hiçbir şey yapmadan gazetenin diğer sayfasına geçen veya kanalı değiştiren, kendilerini mutlu etmek için başka mutsuzluklara bakan o insanlara atıfta bulunuyor. İnsanlar yalandan mutlu dünyalarında tüm bu dertleri bir gazete haberinden ibaret sanırken, oturdukları yerden “o işçiler, o müzisyen, o kadınlar haklılar” demesi sorunu çözmüyor sadece kendi vicdanlarını aklıyorlar, sözleriyle onların “tarafında ve yanlarında” olduklarını göstererek. Bunu da “Yalan da olsa mutluyum bu bana yetiyor” demeleri kanıtlıyor. Ahmet Kaya’yı da her zaman sevgi ve minnetle anıyorum, bir toplum eleştirisini nasıl da nezaketle ve incelikle yapmış…

Bir sonraki şarkı, bir Ülkü Aker şarkısı, ilk kez Nilüfer’den ’84 albümünde dinlediğimiz Söyleyemedim. Nükhet Duru’nun gene bu yıl çıkan son albümü Aşkın N Hali’nde de yer alan şarkıda, zamanında biriyle adı tam konulamamış bir şeyler yaşayan, ama bunu o zaman söyleyemeyen (güzel bir söz vardı dilimde, çok istedim söyleyemedim) ve sonra başka hayatlara savrulan, yıllar sonra karşılaştıklarında bunu ona itiraf eden orta yaşlı bir kadını canlandırıyor. Aradan çok yıllar geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış ve artık ruh dinginliğiyle adama o zamanki hislerini ve pişmanlıklarını anlatıyor: Seninle şöyle bir gün baş başa, konuşmak isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden. O zamanlar hiç yaşlanmayacakmış gibi geçen günler baş döndürücü bir hızla geçerken ellerine geçen fırsatı değerlendirememenin pişmanlığı ile yaşanabilecekken yaşanamamış bir aşkın itirafı oluyor Zuhal Olcay’ın çizdiği kadının sesinde bu şarkı. Ama artık “ne sen o sen ne ben o eski ben biz miydik yoksa zaman mı değişen” diyerek son noktayı koyuyor, çünkü artık ikisi için de çok geçtir ve her şey değişmiş, duygular değişmiş, zaman değişmiş ve tabi onlar da değişmiştir: ne sen o sen ne ben o eski ben, hani o gözler aşkla gülen. Gene de tatlı bir anı olarak içinde tutup saklıyor o günleri.

Albümün kapanışı bir Marc Aryan şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun sözlerini yazdığı bir Ajda Pekkan klasiği ve Türk Pop Müziğinin en kalburüstü klasiklerinden Dünya Dönüyor. Bu şarkıda Zuhal Olcay, sevdiğinin bekleyen sitemkar ve melankolik orta yaşlı kadını canlandırıyor. Sevdiği çoktan gitmiş, ama kadın ümidini kırmadan bekliyor, atlıkarıncanın döndüğü gibi, dünyanın döndüğü gibi, çiçeklerin güneşe döndüğü, gurbet yolcusunun döndüğü gibi, başının döndüğü gibi, ayrılanların döndüğü gibi onun da dönmesini bekliyor, ama sevdiği dönmüyor… Bir süre sonra buruk ve sitemkar sesleniyor: bir haber de mi gönderemezdin, hiç değilse bileyim sen nerdeydin, yoksa sen de kalpsiz miydin, yoksa kalbin elbet sevemezdin. Sonra gene kıyamıyor, içindeki ümidi yeşertiyor: bekliyorum hep sen neredesin.

Bu şarkıyla dokuz kadının hikayesi tamamlanıyor ve siz kadehinizde kalan son şarap yudumunu içerken, boğazınızda tatlı bir mayhoşluk, aklınızda bu dokuz kadının yaşadığı hikayelerin kendinize yonttuğunuz versiyonları ile geceyi bitiriyorsunuz. Aklınızda gelmiş geçmiş, yaşanmış ve yaşanacaklar ile bir gün daha bitiyor ve albümü kişisel anı defteriniz gibi kalbinizin dolaplarında size özel kilitli bir çekmeceye yerleştiriyorsunuz, sık sık çıkarıp hayatınızı okumak üzere…

10 Haziran 2015 Çarşamba

ALDIM DİNLEDİM YAZDIM... - NÜKHET DURU - AŞKIN N HALİ

AŞKIN ŞARKILARINA NÜKHETÇE BİR DOKUNUŞ...

2015 yılı benim için müzik açısından hayli verimli başladı. Uzun süredir albüm bakımından seslerine soluklarına hasret kaldığım nice dev isim bu sene arka arkaya albümleriyle arşivlerimin gönlümün raflarındaki yerlerini aldılar. Bu yazı, bu dev isimlerin en önde gelenlerinden Nükhet Duru’nun kariyeri boyunca söylemeyi en sevdiği şarkılardan oluşan Aşkın N Hali albümü ile ilgili.

Bu bir “cover” albümü gibi görünse de aslında şarkılara bir Nükhet dokunuşu. İnsan Nükhet Duru gibi yılların süzgecinden hep iyi işlerle ve saygın bir isimle geçince istediği şarkıları söyleme hakkını ve keyfini yaşıyor gönlünce. Bu albüm de böyle. Albüm kartonetinde de yazdığı gibi “Sevdiğim şarkıları seçtim. Bana yıllar içinde dokunmuş ya da son zamanlarda dinleyip kalbime aldığım şarkıları”… Tek fark Nükhet Duru şarkıları yeniden söylemiyor, yeniden yaşıyor ve birçoğu genç isimlere ait şarkıları zamanından süzgecinden geçmiş bir kadının hisleriyle söylüyor. Bu yüzden bu albüme bir cover albümü demek haksızlık olur bence. Tanımlama yapacak olursak bu albüm şarkıları Nükhetleme albümü…

Şarkılara geçmeden önce biraz albüm detaylarından bahsetmek istiyorum. Bir kere daha albümün kapağı rafta gördüğünüzde dikkatinizi çekiyor, Mor fonlu kapağın ortasında Nükhet Duru –ki kadın yaşlanmıyor, yaşlanmıyor, yaşlanmıyor, adeta Benjamin Button gibi zamanı dondurmuş gibi otuz önce önceki Nükhet dinçliğinde ve güzelliğinde- tüm zarafeti ile adeta şarkıları dinleyip mest olmuş bir yüz ifadesiyle gözleri kapalı duruyor ki bu albümün havasını en iyi yansıtan da bu duruş aslında. Her şeyi anlatıyor, bu albümü şarap eşliğinde mumlar yanmış halde dinlediğimi hayal ediyorum ve gözlerimi kapattığımda, her şarkı beni farklı yerlere götürüyor, 2000’lerden 70’lere bir zaman tüneline girerken, o şarkıları Nükhet Duru –belki kendi yaşanmışlıklarını hatırlayarak- seslendirirken, size de kendi hikayelerinizi hatırlama alanı sunuyor. Hem nostaljik hem de modern ve dinamik bir yerlerde bırakıyor sizi. Albümü dinlediğiniz 38 dakika boyunca yaşamınızın her dönemine bir girip çıkıyorsunuz.

Mor renk asaletin, vakurluğun, olgunluğun rengidir. Bu albüm de bu rengin kullanılması, gene bunu doğrularcasına, her biri klasik olmuş şarkıları olgun bir yorum ve hisle seslendirilmesine atıfta bulunuyor gibi. Nükhet Duru seviyor bu rengi, daha önce de Gece Saat On İki albümünde de gene Mor tonlarla çıkmıştı raflara ve şüphesiz bu renk çok yakışıyor Nükhet duygusuna.

Nükhet Duru’nun dinleyicilere hitaben yazdığı yazı ise samimiliğiyle Nükhet Duru’yu gördüğüm yerde sarılma hissi yarattı. O yazıda müzikteki 40 yıllık yolculuğuna sığdırdığı bütün duyguları, “heyecanı, mutlululuğu, yalnızlığı, özlemi, acısı” ile bizim paylaşmanın ve bir yerde bizim –çoğumuzu tanımasa da- sırdaşımız olmasının ona verdiği sevinci okudum ve hoşuma gitti. Zaten var olan kitlesinin yanı sıra ilk kez Nükhet Duru’yu tanıyacak olan müzikseverleri de es geçmemesini ise ayrıca alkışlanacak bir şey olarak görüyorum. Ben teşekkür notlarında çok dikkat ederim, o albümü alan kişileri de bir notla albüm sürecine dahil eden sanatçılar bende hep ayrı bir hayranlık uyandırır. Bu mektup çok samimi ve sahici bir paylaşım…

Albümün dikkat çekici bir yanı, Nükhet Duru’nun şarkı seçtiği günümüzden isimler… Şebnem Ferah, Halil Sezai, Doğan Duru, Yüksek Sadakat ve Cem Adrian gibi günümüz müzik dünyasının en popüler isimlerinden şarkı seçmesi, albümü ilk elime alıp henüz dinlememişken “nasıll yani” diye meraklardan meraklara savurdu. Müzikte sürekli ilerlemenin ve çağa uymanın en güzel örneğini verdi Nükhet Duru bu albümle. Ben hiç Nükhet’ten  bir Şebnem Ferah şarkısı dinleyeceğimi düşünmezdim mesela. Nükhet bu seçimleriyle yeni müzik dinleyicisine de el sallıyor. Kimbilir belki bir Halil Sezai fanı, şarkıyı dinleyince Nükhet Duru’nun önceki albümlerini de merak edecek ve daha önce Nükhet Duru dinlememiş bir müziksever (var mı ki öyle bir ihtimal) Nükhet Duru’nun müzikal zenginliğini keşfedecek… Zamansızlık böyle bir şey aslında… Eski(mez) ile yeni arasında incelikli bir köprü…

Albüm Cengiz Erdem/Deniz Erdem yapımcılığında Avrupa Müzik’ten çıktı ve albümde Nükhet Duru’yu aynı zamanda Prodüktör olarak da görüyoruz. müzik dünyasının en usta isimlerinden Osman İşmen’in müzik direktörü olduğu albümde, Nükhet’i albümün tamamını anlatan zarafet ve duyguyla yansıttığı için stylingi yapan Gülşah Saraçoğlu ve fotoğrafları çeken Müjdat Kupşi’ye de alkışları göndermeli. Grafik tasarımı ise Özlem Semiz’e emanet edilmiş.

Albümde çalan müzisyenlere baktığımda klavyelerde Osman İşmen, davulda OrhanTopçuoğlu, bas gitarda Hami Barutçu, gitarda Erdem Sökmen, vurmalı çalgılarda Müşfik Galip Uzun, keman/mandolinde Özcan Yılmaz, saksafonda Çağdaş Oruç, buzukide Erdinç Şenyaylar veçelloda Hakkı Öztürk’ten oluşan gene dev bir kadro görüyoruz. Albüm teknolojiden minimumda yararlanılmakla birlikte akustik olarak kaydedilmiş, bu da şarkıları Nükhet Duru yanı başınızda söylüyormuş gibi hissettiriyor.

Şarkılara geldiğimizde: Albüm Şebnem Ferah’ın hit olmuş şarkısı, 2004 yılı Kelimeler Yetse albümünde yer alan Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler ile açılıyor. Albümün de çıkış şarkısı olarka bu şarkı seçilmiş. Aslında bıçak sırtı bir şarkı, çünkü bu şarkı Şebnem Ferah denince akla ilk gelen şarkılardan biri olduğu için koyu Şebnem fanları ilk başta yadırgayabilir. Benim albümdeki en favori Nükhet yorumlardan biri olmamakla birlikte şarkıya Nükhet yorumunun enfes bir dokunuş olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Nükhet Duru’nun bu söylemesi zor şarkıyı seslendirmesi çok cesurca ve Nükhet’in yeni gençliği yakalaması anlamında çok alkışlanası bir seçim. Orijinalinde 30larındaki genç bir Şebnem duygusunu taşıyan şarkı, olgun bir Nükhet Duru duygusunda bambaşka bir havaya bürünüyor. Aradaki piyano ve kemanlı ara geçişe ise bayıldımmmm…. Bu albümde daha fazla sevdiğim Nükhet yorumları var lakin, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

2000’lerde bizi gezintiye çıkaran Nükhet Duru, albümü Hümeyra klasiği Sessiz Gemi ile 1975 yılına götürüyor. Şarkı klasik ama bahsettiği konu zamansız, bu dünyanın belki de değişmeyen tek gerçeği bu yüzden ne zaman söylenirse söylensin hep güncelliğini koruyor. Bu dünyadan göçmeyi konu eden şarkı, bilhassa arka arkaya büyük değerleri kaybettiğimiz bu yılda biraz daha etkili oluyor. Yabancı bir şarkıya bu kadar cuk oturan Yahya Kemal Beyatlı dizeleri bu hayatta belli sözlerin belli melodiler için yazılmışlığının evrenselliğini gösteriyor. Şarkıdaki keman düzenlemeleri şarkıyı resmen uçurmuş, Nükhet’in bu şarkıyı söylerken aklından, çoğu hepimizin gönlünde yer eden, bu dünyadan göçmüş dostlarını düşündüğünü hissediyorsunuz (Ben öyle hissettim en azından). İsyan yerine kabulleniş var sesinde “birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti, çok seneler geçti, dönen yok seferinden” derken. Özlemle karışık bir kabulleniş.

Albümün üçüncü şarkısı, sesi ve yorumuyla asla dinleyemediğim Halil Sezai’den Sonbahar parçası, Nükhet Duru yorumuyla albümdeki ikinci favorim oldu. Şarkı resmen sıfır şarkı gibi tınlıyor Nükhet Duru’nun sesinde. Şarkıyı dinlerken, “Vay bee ne güzel sözleri varmış, hatta ne güzel şarkıymış bu” diyorsunuz. Halil Sezai’nin ağzının içinde yuvarladığı sözleri Nükhet Duru anlamanızı sağlıyor ve mutsuz bir insanın kendiyle dertleşmesini hissediyorsunuz. Şarkıdaki hüzün Sonbahar üzerinden anlatılıyor, orijinalde kendiyle ve insanlarla derdini bir adamın hissiyatıyla dinlerken, bu defa konuya bir kadın bakışıyla bakıyorsunuz Nükhet Duru yorumuyla. Enfes saksafon introsu, fonda piyano ve keman geçişi de şarkıya hoş bir caz havası katıyor. Buzuki girişleri ile müzikal zenginliğe güzel bir katkı. Halil Sezai’nin kalemini anlıyorsunuz. Onun yorumunu da çok beğenenler var muhakkak ama ilk kez bir şarkıyı orijinal şarkıcısı yerine başka bir sesten dinlemeyi daha fazla sevdim. Albümde üzerine oynanması gereken ve klip çekilmesi şart şarkılardan… Albümün en iyilerinden…

Sıradaki şarkı çok özel şarkılardan Dario Moreno ve Tanju Okan gibi büyük ustaların klasiklerinden Sarhoşum Ben, 2015 yılında Nükhet Duru yorumuyla albümde yer alıyor. Bu şarkıda Nükhet Duru sevdadan ve düşünmekten bitap düşmüş bir kadını canlandırıyor. Canlandırıyor diyorum çünkü şarkıyı dinlerken kulağımda adeta sahnelenen bir müzikalden bir sahne canlandı. Gözünüzü kapattığınızda o meyhane sahnesini görüyorsunuz. Şarkının arasında Tanju Okan’a selamı ise çok hoş bir detay olmuş. Bu selamla, Sessiz Gemi’de bahsettiğim göçmüş büyük müzisyenlere selam konusu somutlanıyor. Dario Moreno’yu da ansaydı diye geçti içimden ama ona da selamı ben yollayayım burdan. Tabi söz yazarı Fecri Ebcioğlu’na gitsin dualarla alkışlar…

Albüm bir Nilüfer klasiği Söyleyemedim ile devam ediyor. Sözleri Ülkü Aker’e ait bu şarkı benim için özel şarkılardandır. Olgun bir kadının yıllar sonra gelen itiraf ve pişmanlığını anlattığı şarkıda Nükhet Duru’nun duygusu içimize işliyor. Şarkıdaki hikayeyi anlatan kadın, taa eskilerden bir zamanlar çok yakını olan ama artık uzak düştüğü, bir türlü aralarındaki ilişkinin adını koyamadığı ve/veya bir türlü duygularını açamadığı adamla yıllar sonra karşılaştıklarında nihayet dilindeki ağzındaki baklayı çıkarıyor “Seninle şöyle bir gün başbaşa, konuşmak isterdim sevgimizden, umutlarla dolu tozpembe, o güzel günlerimizden”. Ama biliyor ki, ikisi için artık çok geç ve köprünün altından çok sular akmış. Biraz da bunun rahatlığıyla artık daha sakin yaklaşıyor duruma, “ne sen o ne ben o eski ben, biz miydik yoksa zaman mı değişen” derken. Bence tam bu yaşların şarkısı bu şarkı. Nükhet duygusuna çok yakışan bir şarkı olmuş. Nükhet Duru usul usul anlatıyor ve söylerken gözündeki şefkati bile hissediyorsunuz. Bu şarkı son zamanlarda çok revaçta sanırım belli bir yaşa gelen kadın sanatçılar arasında, zira şarkıyı Nükhet’in albümünden bir ay kadar önce çıkan Başucu Şarkıları 3 albümünde Zuhal Olcay da söyledi. Albümün en iyilerinden.


Daha gitar girişiyle beni benden alan, gene sözleri Ülkü Aker’e ait O Günler, adeta bir önceki şarkı Söyleyemedim’i tamamlıyor ve o şarkıdaki kadının o şarkıda “söyleyemediği” veya dışa vuramadığı şeyleri bu şarkıda söylüyor: “O günler, o günler, şimdi yabancı gibiler, bir günlük mutluluğa, bir ömür alıp gittiler, ne günlerdi ah o günler” Demek ki, önceki şarkıdaki kadın, şarkıda bahsedilen adamla kısa ama güzel bir şey yaşamış ve şimdi kadın o günlerin nostaljisini yaşıyor, gülümseyerek anıyor ve kadın diyor ki şimdiki aklıyla: “Bir daha dönülse, şu yalancı dünyaya, bir ömür verirdim ben yine, seninle bir günlük mutluluğa” Bir önceki şarkının pişmanlığı bu şarkıda yerini buluyor. Nükhet Duru’nun usul usul yormayan yorumu şarkı bittiğinde insanda bir “ahh” duygusu yaratıyor.

Albümün 7. Şarkısı Yalnızlığım, Zuhal Olcay’ın ilk albümü Küçük Bir Öykü Bu’dan bir Mehmet Teoman-Vedat Sakman şarkısı ve bu albümde yer alması isabet şarkılardan biri olmuş. Duygusuyla albüme seçilen şarkılarla bir bütünlük taşıyor. Zira albüm boyunca genel olarak “yalnız” bir kadın çizen Nükhet Duru’nun bunu en net ortaya koyduğu şarkı. Yalnızlığıyla dertleşen kadın, önceki şarkılarla tutarlı şekilde, bu dünyadan göçüp gitmiş sevdiklerinin, ya da bir türlü sevdiğini söylemediği adamın arkasından kendi kendine kalışını, bunun onda yarattığı duyguları ve kendiyle ilgili yeni yeni fark ettiği bazı şeyleri anlatıyor. Tepeden tırnağa hüzün şarkısı olan bu şarkıda, kadın yalnızlığını kabullenmiş ve onunla bir dost gibi konuşuyor, her yaşanmışlıktan sonra gene kendi kendine kalmasını “Yeni tanıştık belki de, ama kimbilir belki de hep vardın, eşlik ediyordun, sessiz ve sinsice, belki de, Şimdi seni anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de, lime lime savurdun sevdiklerimi belki de” sözleriyle anlatırken, şarkının devamında bunca zaman kendi kadının aslında içten içe yalnızlığını sevdiğini ve alışık olduğunu anlıyoruz: “Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin”, “Yalnızlığım, tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” Çünkü kendine kalıyor insan eninde sonunda, şarkıda Nükhet Duru, bütün bu özlemler, yaşanmışlıklar, keyifli anlar, hüzünler, aşklar, sevdalardan insanın gene en nihai sonuca yani yalnızlığına döneceğini söylüyor. Nükhet Duru’ya Melankoli ile birlikte çok yakıştırdığım bir diğer şarkı oldu bu.

Ve geldik albümdeki favorilerimin favorisi şarkıya… Müzikal olarak herkesin çok beğendiği, benimse bir sebepten ısınamayıp hiç dinleyemediğim Cem Adrian’a ait “Ben Seni Çok Sevdim” şarkısı albümün incisi… Şarkı tıpkı Sonbahar gibi adeta sıfır şarkı gibi duruyor. Ben de şarkıyı daha önce Cem Adrian’dan dinlemediğim için benim için Nükhet Duru yorumu tektir. Cem Adrian’ın kelimeleri ve metaforları kullanışı çok ustaca, bu şarkıda bunu net görüyoruz, ama bu şarkıya Nükhet dokunuşu, “ben seni çok sevdim” derken sesine yerleşen o acı, beklenti, duyulma isteği aynı zamanda karşısındaki kişiye verdiği kıymet, gözünden sakınma duygusu insanın boğazını düğümlüyor. Bu şarkıda da bir itiraf var aslında, şimdiye kadar sevdiğini sözle söyleyemeyen bir kişinin “söyleyemeyesem de gözlerime bak da anla” yakarışı bu şarkı. Bazıları öyledir ya, sevdiğini söyleyemez, nasıl göstereceğini bilemez, ama aslında saçının bir teli için dünyaları yakmaya hazırdır, bu şarkı o insanlardan birini anlatıyor aslında. Nükhet Duru bu şarkıyla yorumculuğunun da zirvelerini aşıyor… Klip klip klip…

Sıradaki şarkı albümde Nükhet Duru yorumuyla içine giremediğim tek şarkı: Yüksek Sadakat’ten Döneceksin Diye Söz Ver. Şarkı giden birinin ardından yazılmış bir özlem şarkısı ve ben şarkıyı dinlediğimde gene bu gidişin bu dünyadan göçüp gitmiş birinin gidişi gibi yorumluyorum (hatta nedense bu şarkıyı dinlerken aklıma hep Barış Akarsu gelir). Nükhet Duru gene iyi yorumluyor ama ben nedense duygusu ile örtüştüremedim. Olmasa olur şarkılardan benim için. Dinlemem lazım daha çok.

Doğan Duru’nun kalemi zaten çok lezzetlidir, bir de Nükhet Duru yorumuyla birleşince enfes bir chilling tarzı şarkı olmuş. Bu şarkının yanında bir şey içilecekse şampanya ya da beyaz şarap olurdu. Sahilde, akşam üstü, güneş batıyor, kumlarda elinde kadeh, kumlar ayaklarından kayarken onu hatırlamak ve hüzünlenmek, boğazının düğümlenmesi… Bu şarkı güzel bir anıda akla gelen bir çocuğu akla getiriyor, belki de geçmiş günlerdeki çocukluğa bir özlem, geçmişten bir kare, bir an… Şarkı usul usul akıyor gidiyor ve uzatmadan bitiriyor.

Nükhet Duru  albümü gene kendisinin 1978 yılında hayat verdiği Ali Kocatepe şarkısı Hayat Umutla Başlar ile kapatıyor ve bu sene 37 yaşına basan şarkıya, umuda özellikle çok ihtiyacımız olan bu dönemlerde modern bir dokunuş yapıyor. Baştan sona umut ve pozitif duygular aşılayan şarkı bir yerde bize en can sıkıcı anlarda bile içimizdeki umutla her şeyin üstesinden gelebileceğimize inandırıyor. Ali Kocatepe’nin naif ve hep gülümseyen kalemine sesini veren Nükhet Duru albümü ne olursa olsun umut etmekten, sevmekten, dostluktan vazgeçme diyerek önceki tüm umutsuzluk duygularını silerek kapatıyor. Yorumu su gibi, akıp gidiyor, yormadan ve kulaklarımızda bir tatlı seda bırakarak bitiriyor albümü, insanda “hadi bir daha hadi bir daha” isteği uyandırarak, ve bir bakıyorsunuz albümün en başına dönüvermişssiniz.

Hülasa, Nükhet Duru, albümün adını da doğrularcasına, Aşkın Nükhet Haline sesini veriyor. Bu arşivlik albümü sakin yaz akşamlarında dinleyin, bilhassa güneş batarken ayrı bir keyifli olur dinlemesi. Nükhet Duru benim için 2015 yılının en üst düzey albümlerinden birine imza atmış, bana da oturup hissettirdiklerini yazmak düştü. İyi ki bu ülkede Nükhet Duru var… Sesiyle yorumuyla şarkılarıyla başka bir ülkenin sanatçısı olsa çok kıskanırdım…

28 Mayıs 2015 Perşembe

GİTTİM GÖRDÜM İZLEDİM - TOLGA AKYILDIZ'LA %100 AÇIK SAHNE

MÜZİĞİN YENİ İSİMLERİ DEVLERLE AYNI SAHNEDE...

8 Mayıs'ta müzik yazarı ve idolüm Tolga Akyıldız’ın geleneksel hale gelen %100 Açık Sahnesinin 6.'sı için garaj istanbul'daydım. Daha önceki yazımı da okumuş olanlar bilir, bu gece müzik dünyasında yer etmiş usta isimler ile müzik piyasasında yeni yeni varlık göstermeye çalışan yetenekli ve sesini duyurmak isteyen müzisyenlerin aynı sahnede bir araya geldiği ve sesini kalabalık bir kitleye duyurabildikleri bir platform ve adeta bir festival havasında geçiyor.

8 Mayıs’ta Garajİstanbul’da yapılan bu gece pek çok bakımdan ilkleri barındırdı. Detaylarını aşağıda okuyacaksınız ancak diyeceğim şu ki, geleneksel hale gelmiş bu gecenin bir tanesine katılmanızı tavsiye ederim.

Bu gecenin ilk konuğu Ars Longa’ydı. Aslında uzunca sayılabilecek bir süredir verdiği konserlerle belli bir kitlenin takipçisi olduğu ve yıllar süren bekleyişi Mart 2015’te çıkardıkları Günler albümüyle sona erdiren grubu ilk kez dinledim. Ars Longa adı Hipokrat’ın bir sözü olan “Ars longa, vita brevis”’ten geliyor ve “sanat uzun, hayat kısa” anlamına geliyor. Grup bu gece için Günler ve Ağlayan Gelin parçalarını söyledi. Grup ilk etapta bana vokal olarak zayıf geldi, canlı performansta içine giremedim şarkıların, ancak salonda hayli takipçisi varmış. Eşlik edenler olduğunu gördüm. Grubun müziğini nette biraz araştırdım, dinledikten sonra hoşuma gitti.

Ars Longa’nın ardından yeni gruplardan biri olan Yedinci Ev sahne aldı. Yedinci Ev; 2011 yılının bahar aylarında Turgay Gülaydın, Hazar Aşçı ve Birkan Nasuhoğlu tarafından kuruldu. Uzun bir süre kendi stüdyosunda müzik çalışmalarını sürdüren grup, 2012 yılının Eylül ayında Alen Konakoğlu prodüktörlüğünde ilk albümünü kaydetmeye başladı. Grubun canlı kayıt tekniği ile 2 ayda tamamladığı bu ilk stüdyo albümünde bulunan 10 şarkının söz ve müziği Birkan Nasuhoğlu’ na, düzenlemeleri ise Yedinci Ev’ e aittir. Athena’dan Turgay’ı görmek beni şaşırttı, onu Athena’dan sonra bir grupta daha görmüştüm, şimdi yeni grubu ile sahnede görünce eski bir dostu görmüş gibi oldum. Yedinci Ev de albümlü gruplardan 2013 yılında çıkardığı albümleri “Şimdi”den “Eninde Sonunda” ve “Kalbim Seni Arıyor” parçalarını seslendirdiler. Alttan alta tango ritimleri bezeli sound’u ilgi çekiciydi.

İki grubun arkasından, müzik dünyasının en kült gruplarından Kesmeşeker’in solisti olan ve solo olarak yoluna devam eden Cenk Taner sahne aldı. Açıkçası iki grubun ardından, Cenk Taner’in müziği bana çok iyi geldi. Sahnede resmen bir gitar şov vardı. Cenk Taner “Tek Sorumlu” ve “Duymuştum Şehirdeydim” şarkılarında herkes eğlendirdikleri kadar kendileri de sahnede çok eğlendiler. Bir ara gitaristin parmakları tellerin üzerinde uçarken takip edemedim, bu arada eski Kargo üyesi M.Ş.S.’yi görmek mutlu etti. Onları sahnede izlerken, insanın neden isim sahibi olduğunu, bir yere geliyorsa boş yere gelmediğini anlıyorsunuz. Sahnede seyirciyi avuçlarının içine alırlarken, kendileri de sahnede eğlenmeleri en önemlisiydi. Benim çok fazla “hard rock”la alakam olmamasına rağmen, ben bile gözlerimi kırpmadan bu şöleni izledim. Seyirciyle diyalogu da çok hoşuma gitti Cenk Taner’in.


Bu Cenk Taner fırtınasının ardından, biraz durulmanın vaktidir diye düşünüyordum ki, Melis Danişmend’in sahneye çıkmasıyla dileklerim gerçekleşti adeta. Melis Danişmend’i daha önce Aylin Aslım konserine konuk olduğunda izlemiştim. Sahnesini seviyorum, usul usul ve kendini vererek söyler şarkılarını. Bu gece için –adeta gecenin sürprizine gönderme yaparcasına- bir Mavi Sakal yeniden yorumu “İki Yol” ile herkesi esas sürprize hazırlarken, ardından sakin ve dinlendirici yorumuyla çok beğendiğim “Masa” ile ruhumuzu dinlendirdi.


Danişmend yerini bir diğer dev topluluğa Emrah Karaca solistliğindeki Moğollar’a bıraktı. Cahit Berkay müziğiyle yirmi otuz sene önceki müzikseverleri nasıl avcunun içine alıyorsa, 2015 yılında da aynı coşku ve ilgiyle her yaştan insanı kendine hayran bırakıyor. Bu da müziğinin evrenselliğinden, zamansızlığından ve ustalıklı armonisinden geliyor. Önce klasik oğlu klasik Selvi Boylum Al Yazmalım melodileri salonu doldururken, Türk filmlerinde sürekli kullanılan ancak onlara ait olduğu pek bilinmediğini söyledikleri 7/8 9/8 parçasıyla sürpriz yaptılar. Alkış kıyamet giderken, Emrah Karaca’nın mikrofonu alıp Cem Karaca klasiği Tamirci Çırağı’na girmesiyle bütün salon onun bile sesini bastırdı.


Moğollar herkesin kulaklarında tatlı melodilerle sahneden ayrılırken, bir diğer önemli isim –ki benim özellikle beklediğim isimlerden olan- Demir Demirkan sahne aldı. Adam fena karizma, yapacak bi şey yok, bu gece için içimden iki parça geçiyordu Demir Demirkan’dan. Biri Zaferlerim’di, bu şarkının armonisi, sözleri, sertliği bu şarkıyı benim için her zaman özel şarkılardan biri yapmıştır. 2004 İstanbul albümünün en üst düzey şarkılarından olmasının yanı sıra bence Türk Rock tarihinin de en sağlam şarkılarından. Ve şimdi Demir Demirkan bilmişim gibi o şarkıyı söyledi sahnede, ayy ben nasıl kendimden geçmek… Bağıra çağıra “Yok olup gitsem de sonumu bilsem, ölümü tatsam da, yenilmem yine de, senin için bütün zaferlerim” derken Demir Demirkan’ın bile bir ara bana bakıp “Helal olsun” dediğini hatırlıyorum. Zaferlerim’in yarattığı adrenalin, gene o albümün en sağlam şarkılarından Kahpe ile tavan yaptı. “Yürüsün üstüme gelen gelsin, bırakıp ortada giden gitsin, olan olmuş diyen sussun, vurdum ben bu dünyanın dibine” derken Demirkan da en az bizim kadar eğlendi sahnede. Gitar soloları ayrı bir olay olan Demirkan’ı izlemek benim için gecenin olayı oldu.

Demirkan’dan sonra gecenin asıl sürprizi, daha doğrusu günler öncesinden anons edilen bir yeniden birleşmeye tanık oldu Garaj İstanbul. Geceyi izlemeye gelen yaşı biraz büyük olan kişiler için tarihi bir ana tanıklık etmekti Mavi Sakal’ı orijinal kadrosuyla sahnede görmek. M.Ş.S’nin de katılmasıyla Mavi Sakal solistleri Genç Osman’ın verdiği yeniden birleşme ve albüm müjdesiyle gecenin en önemli anlarını oluşturdu. 1980 yılında kurulan ancak Mavi Sakal efsanesinin oluşmasını sağlayan Çektir Git (1992), Mavi Sakal 2 (1993) ve Kan Kokusu (1998) albümleriyle müziğin kült isimlerinden olan Mavi Sakal grubu adeta mini konser verirken, özellikle ne kadar özlendiklerini herkesin bir ağızdan hatta solistleri Genç Osman’ı bastırırcasına şarkılarına eşlik etmelerinden anlamak mümkündü. Bunlar arasında yaşı büyük olanlar olduğu gibi, yaşı çok genç ve Mavi Sakal’ı Mavi Sakal olduğu günlerde tanıması mümkün olmayan kişilerin de olması şaşırtıcıydı ama tabi ki hep dediğim gibi “iyi müzik zamandan bağımsızdır ve her zaman gideceği kalpleri bulur.” Mavi Sakal ve Türk Rock müziği klasiği “İki Yol” ile “birdenbire boşalan yolların ortasında”yken, “Ne Kadar” ile yılların yorgunluğunu silip attılar üzerlerinden. Sonra bu “Balta”ya sap olmayanlar olarak Mavi Sakal’a eşlik ettik bir ağızdan. Bu gecede bu ana tanıklık etmek benim için ayrı bir güzellikti.

Sonrasında gene fren yapıp durulduk. Nilipek adlı adıyla müsemma bir müzisyen çıktı sahneye. Çıtıpıtı sevimli bir müzisyen olan Nilipek, şarkıda “kıpır kıpır içim” dediğinin aksine ninni gibi dinlendirici bir tonu var. Biraz Fransız şanson şarkıcılarını andırıyor tarzı. Daha sonra “Gömülür” ile müzikte minimalizmin sınırlarını zorladı. Dünya müziğinde olsa “chilling” türü diyeceğimiz bu türde Nilipek, gitar sololarıyla dönen başlarımız için bir soluklanma molası oldu.

Sonra müziğin son dönem yıldız gruplarından Pinhani sahne aldı. Bilindik birkaç şarkısını söylerler diyordum ama sanırım son dönemde takip etmediğim için kaçırdığım yeni şarkılarından biri olan Günaydın Sevgilim’i söylediler.  Solist Sinan Kaynakçı önce heyecanından bahsetti (sahnede konuşma yaparken hakkaten heyecanlanıyor, daha önce izlediğim başka bir performansında da tanık olmuştum) sonra Ars Longa’dan bahsetti biraz. Eski arkadaşları olduğunu söyledi  ve “Bizden daha önce hazırdılar, ama bizden sonra çıktılar, ben de çok izlemek istiyordum” diyerek desteğini bildirdi. Sonra şarkılarına devam ettiler, ama beklediğim şarkıları söylemediler, Neşet Ertaş türküsü “Gönül Dağı”nı seslendirdikten sonra, “Yitirmeden” diyerek eskilere götürdüler.

Sırada gecenin bir diğer yıldızı, sürpriz bir performans sergiledi. Şahsen adını konuk sanatçılar listesinde gördüğümde herhalde yer gök yıkılır diye düşündüğüm ve sahnede bu defa nasıl bir atraksiyon yapacak diye meraklardan merak beğendiğim Hayko Cepkin, gene ters köşe yaparak sadece piyano eşliğinde akustik bir mini konser verdi. “Sandık” şarkısıyla “dinlensin artık bu yürek” derken, “Yol gözümü dağlıyor”un akustik versiyonu ile lezzetli bir unplugged ortamı yarattı. Arada gündeme dair Haykoca güzel bir laf geçirdi, burda yazmıyım, ama yerini buldu. “Ölüyorum” ile performansına devam eden Hayko Cepkin sahnesini “Melekler (Bir Olsun Gönlümde)” ile bitirdi. Hayko Cepkin’in daha önce performanslarını izlemiş biri olarak, benim için alışılmadık ama hoş bir performans oldu. Zaten bu gecelerin amacı ve güzel yanlarından biri de sanatçıların her zaman görmediğimiz performanslarına ve sahne hallerine tanık olmak.


Arkasından tempo müziğin yeni isimlerinden Emir Yargın’la yükseldi birden. 2015 yılında Geri Dönüşüm Kutusundaki Anılar albümüyle “avantgard pop” olarak tanımladığı müziğini sundu. Ben daha önce duymamıştım. Ancak sahnede müziği kadar sözleriyle çok eğlendiren bir performans izledim. Çok Avrupai bir stili olan ve sahneye girdiği andan çıktığı ana kadar tempoyu düşürmeyen Emir Yargın, bir şov adamı olarak ileride daha çok adını duyacağımız bir isim olacak. İlginç şarkı adlarıyla dikkatimi çeken Emir Yargın, Günsu Ünal ile düet yaptığı “Kalple Beynin Savaşı” ve “Sakın Bebeğime Yaklaşmayın” gibi ilginç adlı şarkılarıyla milenyum çağının unsurlarını kullandığı şarkılarını seslendirdi. Seyirciyle teması da ihmal etmeyip sahneden eşliğe davet eden Yargın gecenin en ilginç performanslarından biriydi.


Sonrasında gene hız kesip, parçalarının adlarını söylemedikleri için bilemediğim enstrümantal parçalarıyla Alpman sahne aldı. Güneş Alpman, Umut Çetin, Ali Somay, Baran Göksu’dan oluşan Alpman and the Midnight Walkers (tam adı bu grubun) psychedelic müzik yapıyor. Grubun müziği kadar frontmaninin imajı da ilginç hem Retro hem modern hem bu sahnede ne işi var diye düşünürken enstrüman çalışıyla dikkatinizi çekiyor. Daha yeni yeni yola çıkmalarına rağmen her yeni grup gibi arkasında girişimler, denemeler, çabalar, çalışmalar ve konserler bırakmış bir grup. Gecenin son konuğu Redd’den önce bir intro gibi oldu. Müziğinde folk motifler de dikkat çekici.

Gecenin son konuğu Redd oldu. Kalan seyircilerle (ki biçoğu Hayko Cepkin’den sonra gitmişti)  –ve Tolga Akyıldız’ın artık belli bir süre ve şarkı olmadan istedikleri kadar çalabileceklerini söylemesinden sonra- Redd o gece Ankara’da başka bir performanstan gelmiş olmalarına rağmen mini bir konser verdiler. Önce “Hala Aşk Var Mı?” diye sorarak performanslarına başlayan Redd sonra 2009 yılından “Seni Buldum” parçalarını seslendirdikten sonra yeni tekli müjdesi vererek “Ben Senden Vazgeçeli Çok Oldu” parçasının bir kısmını söyledi. Sonra sırayla “Hayat Kaçık Bir Uykudur” ve “Ellerini Kaldır” ile devam etti. Ben oradan çıkarken Redd son şarkısını söylüyordu.

Gecenin sunucusu İpek Atcan işi gayet güzel kotardı, verdiği paslar ve anons öncesi konuşmalarıyla iyi idare etti bu özel geceyi. Genel olarak gecenin erkek konukları kitleleri azdırıcı, gaza getirici iken, kadın konuklar dindirici sakinleştiriciydi. Gözlemim bu. Sesler bu defa daha iyiydi, geçen Açık Sahnede mesela Aydilge’yi hiç duyamamıştım ama bunda böyle ses sorunları olmadı. İzleyicilerden bazıları son derece saygısızdı ve ben orda şarkıları dinlemeye çalışırken lak lak lak bağıra çağıra sohbettelerdi. Arada bilhassa uyarmak için kafamı çevirip baksam da bundan anlayabilecek medeniyet seviyesine sahip değillerdi ne yazık ki. Bu da gecenin tek nazar boncuğu olsun. Hülasası, gene pek çok ilklerle birlikte keyifli ve kaçırılmayacak bir gece oldu. Ben yedincisinde de orda olup gözlemlerimi yazıcam. Sizlerle yedinci %100 Açık Sahne’de görüşmek üzere… Ve tabi en büyük alkış, bu giriştiği organizasyonla müziğe çok önemli bir katkı yapan ve doğru dürüst imkan ve sahne bulamayan müzisyenleri hem hayranı oldukları müzisyenlerle hem de kitleleriyle buluşturan Tolga Akyıldız’a…

Not: Telimin şarjı bittiği için çekemediğim fotoğrafları, gördüğünüz üzere garajistanbul'un sayfasından aldım. Bunu da bildirmek isterim.

21 Nisan 2015 Salı

ALDIM, DİNLEDİM, YAZDIM - GÖKSEL - SEN ORDA YOKSUN

Gitmek ya da gitmemek… İşte bütün mesele…
Göksel 2012 yılının en güzel albümü Bende Bi Aşk Var’dan 3 sene sonra 2015’i yepyeni bir albümle karşıladı ve gene Göksel tarzı ve şarkılarıyla şapşahane arşivlik bir albümle gözlere kulaklara gönüllere yerleşti.

Şarkılara geçmeden önce bu albümle ilgili dikkatimi çeken birkaç husustan bahsetmek istiyorum. Öncelikle söylemeliyim ki, bu yazı blog yazarlığım boyunca yazdığım en zor yazılardan biri. Zaten albüm çıktıktan bu kadar süre sonra yazmaya başlamam bundan. Her dinlediğimde ayrı bir ayrıntı yakalamanın yanı sıra, kişisel olarak bana çok dokunan yerleri ifade edememe tedirginliğiyle bu kadar zaman bekledi bu yazı. Ancak şimdi geçen Cumartesi günkü Jolly Joker konserinden sonra oturup başına yazmanın vaktidir dedim.

Bu albüm şarkıları, tonu ve havası itibariyle Bende Bi Aşk Var’ın devamı ve/veya tamamlayıcısı gibi adeta. Bir elmanın diğer yarısı gibi… Bende Bi Aşk Var'da karşısındaki adama söyleyemediği, içine attığı ya da içinden konuştuğu her şeyi, özlemi, aşkı, Sen orda Yoksun’da dışavuruyor. Bende Bi Aşk Var’a Göksel’in iç sesi dersek, bu albüm Göksel’in dış sesi denilebilir. Hemen her şarkının bu albümde bir tamamlayıcısı var gibi. İçinden “Acıyor” diyen kadın, bu albümde “Sen Orda Yoksun” diye haykırıyor mesela. En belirgin olanlardan bir tanesi anahtar temalı, “Önümde kilitli kapılar anahtarları sende” olarak bahsettiği anahtarları, bir önceki albümde Aşk Bitti’de “Mutluluğun kalmış elimde anahtarları, Onlar bile ağır bıraktım denize” diyerek hayatından çıkarmıştı.

Albüm için bir tema bulmak gerekirse, bu albümün teması gitmek üzerine derdim. Şarkılarda hep gidene bir sitem ve özleyiş, gidenin arkasından bir ağıt var. Biten bir aşkın ardından sondan başa doğru bir aşk hikayesi anlatıyor demiştim o albümdeki yazıda (GÖKSEL/BENDE Bİ' AŞK VAR), bunda ise GİTME teması üzerinden sevdiği gittikten ve aşk bittikten sonraki duygular konu ediliyor. 11 şarkıdan 8’inde bu temayı görüyoruz:

Sen Orda Yoksun’da çoktan gitmiş,
İçimde bir kara orman yanıyor Gittiğinde,
- Kocaman adımlarla gidiyor,
Çıkardım Kelepçeni Git Hadi,
- Açık yara zor kapanırmış giden kolay unutulmazmış,
Veda bile etmeden gidiyor aşk,
- Gitmeyi ister miydim Ne sanıyorsun,
- Nereye gitsem gelecek misin yoksa,

Albüm kapağında da Göksel giderken birden arkasından adı çağrılmış ve aniden bakar gibi flu çıkmış, ki bu duruş Sen Orda Yoksun derken birden adını duymuş ve arkasına bir umut hızla dönmüş gibi. Bütün albümde orada olmayan sevgiliye sesleniş var, hep dönmesi beklenen ama “orada olmayan” sevgilinin… O bakışta bu beklentiyi görüyoruz, acaba çağıran o mu diye. Bu açıdan albümün adıyla bütünlük taşıyan güzel bir albüm olmuş. O bakışlardaki umut, bekleyiş, hayalkırıklığı, arayış, şaşkınlık aslında albümün tamamını ifade eden her şey.

Sen Orda Yoksun’da artık uzun süre önce bu aşktan gitmiş adama bu kadar aşıkken bu sevgiyi göz ardı eden bu adama sitem ve kızgınlık var. Kadın varlığını, çabaladığını göstermek istiyor ama adam oralı olmuyor. Şarkıdaki adam, “geçmiş bitmiş başka bir ilişki” duygusuzluğunda. Galiba insanı en çok yıkan da bu ilişkilerde… Şarkıdaki duygu bunu anlatıyor; orada yokmuş gibi davranılmasının, söylediği sözlerin adeta duvara çarpıp geri gelmesinin ve duygularının hiçe sayılmasına kırgınlığı ve hırçınlığı. Acıyor da bunu içinde yaşıyordu. “Acıyor, acıyor acıyor, Her yolu denedim bitmiyor, kalbimin ortasına bıraktın aşkını, batıyor” diyordu orda, burda ise “kızgınlığı hiç gelmeyişine, bilmeyişine, hissetmeyişine, Sen orda yoksun çağırdığımda, susuzluğumda, açlığımda sen orda yoksun” diyerek nihayet üzülmesin kırılmasın diye diye içine attığı ne varsa döküyor dışarı. Bi yandan da temkinli, kendi kendini inandırmaya avutmaya çalışıyor, sonra kızıyor kendine de olmayacak bir rüyaya inandığı için, zira adam onu duymuyor görmüyor hissetmiyor…

Şarkının teması: Sitem… zaten şarkı anlatıyor bolca…

Gittiğinde de aynı kararsızlık sürüyor, adama ulaşmaya, kalbine dokunmaya çalışıyor, “Bu yol çıkmaz bu yol, gönül vazgeçmiyor” diyerek… Adam her gittiğinde kadının içinde bir kara orman yanıyor. Bir gece daha kalmasını, adamın konuşmasını istiyor, çünkü biliyor sonra adam gene gidecek ve yalnızlığıyla başbaşa kalacak… Sürekli çelişkiler içinde… Bir yanı peşinden gitmek istiyor, bir yanı dur diyor… Bir yanı yüzmek istiyor ama adama yetmiyor ulaşmak için…

Şarkının teması: Kararsızlık… Peşinden gitmek mi, serbest bırakmak mı?…

Bu yüzden Isırgan’da olduğu gibi, kocaman adımlarla gitse bile yine de gelsin gelsin istiyor. Bu şarkının duygusu da hüzün, kendinden vermek, hicranlı şarkılar… Kadın gene üzüleceğini ve kırılacağını ve sonlarının fena olacağını bilmesine rağmen onu yaradandan gece gündüz gündüze gece diliyor… Bu da çok sevgiden ve kıyamamaktan… 70’li yılların disko soundu etkisi de çok hoş…

Şarkının teması: Umut… gelmesine, sevmesine, onu fark etmesine dair…

Sonra tamam diyor ve çıkartıyor adamın kelepçesini, burada o çok meşhur sözü hatırladım: “Sevdiğini serbest bırak, dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır”. Bu şarkı bilhassa beni kendimle ve ilişkilerle ilgili düşündürdü. İlişkilerin temelindeki bencillik çok ustalıkla ifade edilmiş. Çıkardım kelepçeni git hadi derken kendinden emin olan kadın adamın gitmeyeceğinden emin ama aslında adam gidince bütün kaleleri yıkılıyor, çünkü biliyor ki müebbet hapsetse bile felaket kaçınılmaz, burda işte bencilliği ortaya çıkıyor, “Başka bi vücut isteme başka bir şefkat arama, hangimiz daha benciliz bilmem ki, yabancı suları merak etme sevmediğim düşler kurma bu mümkün olabilir mi sanmam ki” Adamın başka vücutlar istemesi, başka bi şefkat araması, kadının da adamdan bunları yapmamasını, bir tek onunla olmasını istemesi ilişkilerin temelindeki bencilliği gösteriyor aslında. Kaybetme korkusundan “yalnız benim olman için savaştım her aşık gibi”, diyerek gerekçelendiriyor bencilliğini.

Şarkının teması: Bencillik… sen mi ben mi…

Açık Yara da, bir önceki şarkıda kelepçesini çıkartıp git dediği adamın geri dönmemesi onda yara açıyor, ve adama “özlediğimi biliyorsun, beklediğimi biliyorsun, söylemem gerekmez, hissedersin sen”  yani seni serbest bıraktım ama gideceğini düşünmemiştim diyor. Adamın bu duyarsızlığına ise “söyle nasıl duruyorsun, yoksa unutuyor musun, söyle neden gelmiyorsun” diyerek hesap soruyor. Bu şarkı bütün yolların kapandığına, umutların tükendiğine dair son şarkı…

Şarkının teması: Tükenme… yolların, umutların, duyguların…

Zira bunu fark ettikten sonra, onca çabasının boşa gittiğini fark ediyor, ne kadar uğraşırsa uğraşsın çabalarsa çabalasın, adam dönmüyor ve kadın da kalbi kırılarak kendine kızıyor, “bin parçaya bölünsün kalp bunu çoktan hak etti, kabuslarını nefessiz uyanışların” Yazın son günleri ayrılık sonbaharına açılıyor, kış soğuk geçecek çünkü artık tek kişi, çünkü artık ulaşmaya çalıştığı son aşk kırıntısı da kaybolmuş. Camlarda vedaların ölü yüzleri…

Şarkının teması: Kızgınlık… kendine, aşka, kalbine…

Ve o çok naif aşk sözleri yerini “Aşk Kahrolsun”a bırakıyor, zira aşktan çok canı yanmış. Bırak beni yalnızlığıma, bi daha gelmem zor bu oyuna, kalbimi vermem avuçlarına, harcarsın” diyerek aşkın yerini öfkeye dönüştüğüne tanık oluyoruz. Aşkla arasında bir sevgi nefret ilişkisi başlıyor… “Ben sana aşığım aşk, yandığım yandığım söndüğüm aşk, şiddeti, nefreti, ihaneti, hasreti, öfkesi, Aşk kahrolsun!” derken, önceki aşkları ve yenilgileri ve her seferinde yeniden başlayışı hatırlatıyor kendine…

Şarkının teması: Öfke… bu şarkının duygusu… adama, aşka, hayata…

Artık hayallerde kalmış bir aşk bu. “Ne güzeldi bulutların üstündeyken”, oysa şimdi yere düşüyor birden ve son nefesinde bile giden adamın adını sayıklıyor, "adın gökyüzüne, toprağa ama en çok sana yakışır, Adın sokaklara, rüzgara ama en çok dudağıma yakışır" ve gene pişmanlık duygusu sarıyor, "daha sıkı sarılmalıydım, kollarında mutluyken” Sonra… Sonrasını hatırlıyor, nasıl veda bile etmeden gittiğini, bir darbeyle bittiğini, ve ama bunu bir türlü kabullenmeyişini… “Orda hemen bırakmalıydım, kollarımda ölüyken” diyerek itiraf ediyor boşa çırpındığını… burada gene Sen Orda Yoksun’a atıfta bulunursak, “ne anlamsız ne tuhaftı, kendime söylediğim yalanlar, olmayacak bi rüyaya inandım” dediği nokta bu işte.

Şarkının teması: Kabulleniş…

Çünkü “adın yazmıyor artık tabelalarda, çok geride kaldın yoksun yolumda”… Çünkü o kadar üzülmüş ve bilenmiş ki artık, adam şimdi çıkıp gelse bile artık kalbi soğumuş… “bıraktığım yere dönsem de artık bulamam seni, geçen her salise her dakika değiştirdi bizi” diyerek kabulleniyor. Adam artık uzak bir nokta hatıralarda. Ama albümün başından beri çabasına tanık olduğumuz kadın için bunun hiç kolay olmadığını bizler biliyoruz. Kadın aşkı kurtarabilmek için bütün çabayı, iyi niyeti, fedakarlığı ortaya koyuyor, ama yolları boşa çıkınca o da en sonunda pes edip bırakıyor… “Gitmeyi ister miydim, ne sanıyorsun, kolay mı yalnızlığı kolay mı sensizliğim” derken bu vazgeçişin ne kadar zor olduğunu itiraf ediyor…

Şarkının teması: Vazgeçiş…

Ve Bu sabah gözlerini silerek uyanıyor, gözlerinden o adam için akan birkaç damla yaşı silerek adamı tamamıyla hayatından çıkarıyor. O artık uzak bir hayal, nereye gitse yanında taşıyacağı, Herkes gibi yaşamaya devam edecek artık… da adam içinde kıvrılmış duruyor ama ne yardım ediyor, ne gidiyor, kendine verdiği onu unutma sözleri, akıl devreye girince anılar olarak karşısına çıkıyor… Sonra kendine “herkes nasıl yaşıyor, ayrılık bu kadar zorsa” diye sorup güç alıyor.

Şarkının teması: Alışma… bu şarkıya adını veren duygu oluyor…

Denize Bıraksam şarkısı da önceki albümdeki Yarım Kalan Şarkının tamamlayıcısı adeta. Mabel Matiz ile Göksel Yarım Kalan şarkıyı bu şarkıyla tamamlamış adeta. Zira iki albümdür Göksel’in bütün sitemleri, kızgınlığı, isyanı, örtmeye çalıştığı duyguları, yerini gerçek tek duyguya bırakıyor… Özlemek… Göksel özlüyor, çok kızsa da, incinse de, isyan etse de “Özledim, çok özledim seni, o güldüğüm aşıklar gibi…” derken dilinden çıkarıyor baklayı… Bütün albüm boyu sitemler yerini gerçek duyguya, özleme bırakıyor ve pes ediyor özledim seni diyerek…  İşte o an bu iki albümün bütün parçaları bir puzzle gibi yerine oturuyor. Bu açıdan bu şarkı albümü ve bu iki albümün toplamının çok iyi bir kapatıcısı olmuş.

Şarkının teması: Özleme… şarkıyı ve albümün tamamını saran gerçek duygu…

Albüm kapağı gene siyah beyaz olarak devam ediyor ve önceki albümün devamı vasfını adeta doğruluyor. Retro bir havası var albümün ve CD’nin plak şeklinde olması bunu somutlaştırıyor. Zaten Göksel’in ilk albümünden bu yana hep sesinde öyle bir Retro hava hissederim en hareketli şarkısında bile. Bu albümün müzikal yapısına baktığımda da yetmişli yılların soundunu hatırlatan şarkılar da var (bilhassa Isırgan’ın intro müziği ve elektro gitar tınısı yetmişli yılların hoş bir disko müziği hatırlatması gibi).

Avrupa Müzik’ten çıkan ve tüm söz ve müziklerini Göksel’in yazdığı (*son şarkı da Mabel Matiz ile birlikte) albümün yapımcıları Cengiz Erdem ve Deniz Erdem. Düzenlemelerde ve klavyeli çalıgılarda Ozan Çolakoğlu’nun adını görüyoruz. Albümün içinden iki tane kartpostal gibi Göksel fotoğrafı çıkması hoş bir ayrıntı. İmza almak isteyen bunlara da attırabilir. Fotoğraflar Aytekin Yalçın’ın deklanşöründen çıkmış ve Gökçe Cantürk ve deniz Cantürk’e (Paprika Akıl-Fikir Atölyesi’ne) de albümün bütününe çok uyan ve o havayı veren bu kartonet tasarımı için ayrıca teşekkür etmeli…Şarkı sözlerinin el yazısıyla yazılması, -albümün retro havasına da uygun biçimde- sanki bir mektup yazmış da içindekileri dökmüş hissi veriyor. Murathan Mungan'ın o meşhur sözleri geldi aklıma: 

"Bazen ona bir şeyler yazarsın, yazar silersin.. yazar silersin.. O hiçbirini okumamış olur; ama sen hepsini söylemiş olursun"

Bu albümde Göksel bunu yapmış gibi... 

Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada albümün en çok ses getiren şarkılarından Denize Bıraksam’a klip çekilmekteydi. Dilerim bol klipli bir albüm olur, çünkü her bir şarkı ayrı ayrı klip potansiyeli taşıyan şarkılar ve eminim Bende Bi Aşk Var gibi çok uzun süreli bir albüm olacak.

Albüm gidenin arkasından son haykırış olarak içini döküp aşkını denize bırakan bir kadının yükten kurtuluşu… Ama gene de hep içinde bir özlem duygusu bir ya olursa duygusuna kapıyı kapatmıyor… Kısaca diyor ki, gitmek ya da gitmemek… İşte bütün mesele bu…
Jolly Joker konseri sonrası (18.04.2015)

Göksel’in işi o çok üst düzey Bende Bi Aşk Var albümünden sonra çok zor gelmişti bana, zira ödül üstüne ödül alan o albümden sonra çıta bi hayli yükselmişti, ama diyebilirim ki Göksel bu albümle çıtayı değil çıtaları aşıyor, bu ülke için pamuklara sarılası, kıymeti bilinesi Göksel bu albümle bütün alkışları hak ediyor… 2015 yılının albümü benim için budur nokta net!

Albümün çıkış klibi Sen Orda Yoksun burada: