Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

23 Eylül 2013 Pazartesi

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - Işık ve Sevgiyle dolu bir gecenin ardından...

İLHAN İREM 40. YIL KONSERİ


Ona dair aklıma gelen ilk görüntü, o zamanlardan kalan nadir bir video kasetlerden birine çektiğim video kliplerinden birinde “Yel değirmenlerine karşı Don Kişot muyum?/Uçuyorum durmadan ben pilot muyum?” diye seslenmesiydi. O şarkı o günlerden bugüne içime doğan İlhan İrem sevgisinin başlangıcı olmuştu. Tabi o zamanlar 7-8 yaşlarımın anlamazlığıyla, şarkının içeriğinden çok müziğiyle ve o zamanlarda ilk kez duyduğum "idiot muyum?" sözünün beni güldürebilmesinin payı büyüktü. Yıllar içinde şarkının sözlerinin aslında ne kadar derin olduğunu anlayarak dinlediğimde keşfettim şarkının esas güzelliğini.


İlhan İrem çocukluğumun önemli figürlerindendi. Ablamla İlhan İrem TV'ye çıkınca televizyonun sesini kısıp kulağımızı Blaupunkt televizyonumuzun hoparlörüne dayardık. İlhan İrem'in sesinin böyle daha "buğulu" geldiğine dair saçma bir düşüncemiz vardı, ama hatırlarım, yıllarca yaptık bunu. J


Sonra benim kişisel İlhan İrem Özel albümüm olan İlhan-ı Aşk çıktı ve bu albümden çıkan Hayatın Üçüncü Gözü şarkısı benim İlhan diskografisindeki özel şarkılarımdan biri oldu. Yazılarımı daha önce okuma lütfunda bulunan müzikdaşlar, benim için “aklımda o şarkının çaldığı andan bir karenin canlandığı şarkılara” ayrı bir önem verdiğimi bilir. Hayatın Üçüncü Gözü şarkısı böyle bir şarkıydı. Klibin her karesi, ilk izlediğim zamanki ayrıntılarıyla aklımdadır ve çocukluğumda bir kareyi canlandırır.

İlhan İrem’in 40. yıl konseri haberini aldığımda bütün bu yukarıda yazdığım anılar, kulağımdan hiç gitmeyen şarkıların melodisiyle birleşti. Hani ölmeden önce görmeniz gerekenler listesi yapılır ya, benim için öyle bir şeydi İlhan İrem konseri görmek. Tabi ki tek başına olmazdı bu ve ben de kadim dostlarım “A. (41)” (aramızda espiridir bu, okuyunca anlar kendini) ve Bircan’la aylar öncesinden biletimizi cebimize attık ve geri sayıma başladık.

Şimdi bir yandan dün gecenin tüm ihtişamını yansıtacak kelimeleri seçmenin zorluğu ve CD çalarımdan yayılan İlhan-ı Aşk albümünün nağmeleriyle aylar sonraki ilk yazımı dün gittiğim İlhan İrem konseri hakkında yazacak olmanın mutluluğuyla yazıyorum. Dilerim siz de bu yazıyı okuyunca o geceyi yaşamış kadar olursunuz ve 8 Mart’taki yeni İlhan İrem konseri müjdesine en az benim kadar sevinirsiniz.

21 Eylül tarihi geldiğinde dilimizde İlhan İrem şarkıları ve “acaba bunu söyler mi, şunu da söyler mi, acaba sesi bozulmuş mudur” meraklarıyla Harbiye Açıkhava’nın yolunu tuttuk. Benim için tarihi anlardan biriydi, zira ilk kez izlemek daha düne kadar mümkün olmamıştı. Aslında çok da iyi oldu. Şimdiki aklımla ve tüm sevgimle İlhan İrem'in keyfine daha bir vardım.

Yerimize geçtiğimizde gözlerimle etrafı gözlemliyorum. Koskoca Harbiye Açıkhava daha şimdiden dolmuş durumda. İlhan İrem'in en parlak çağına yetişememiş ancak gene de müziğinin büyüsünü keşfetmiş “şanslı” gençlerden, 1975 yılından beri İlhan İrem'i takip eden "sevecenler"e ve bittabi İrembağı'na kadar herkes yerini almış. Fonda piyano ile şarkıların akustik potborisi çalarken, gözüm Metin Uca, Nükhet Duru ve Enver Aysever gibi tanınmış kişileri seçiyor, lakin “ünlü camiasından” çok fazla kişi yok.


Gecenin en büyük güzelliklerinden biri Stutgart’tan gelen İrembağı üyerinin açtığı Pankart oluyor. Pankartta Stutgart’tan Işık ve Sevgiyle yazıyor ve bütün Harbiye’de alkış yağmuru kopuyor. İnsanlar İlhan İrem’i özlemiş. Eh adam kolay kolay konser de vermiyor. Sık röportaj yapmıyor, televizyona da çıkmıyor, buna rağmen İlhan-ı Aşk büyüyor da büyüyor… Bu adam sihirbaz… Aklımdan bu geçiyor. Nerden yayılırsa yayılsın sesi, insanı hipnotize ediyor sanki.bir şehir efsanesine göre bir akıl hastalıkları hastanesinde bile İlhan İrem şarkıları çalınıyormuş tedavi niyetine.

Ve konfetiler, ateş şelaleleri ve ışıklar eşliğinde İlhan İrem orkestrası ilk melodilerle geceyi başlatıyor. İlhan İrem “Giderken bıraktığım asmalar üzüm olmuş/Yerlerde bütün kollar bütün bağlar bozulmuş/ Ben mi geç kaldım yoksa mevsimler mi soğumuş/Görmeyeli buralara olanlar olmuş olanlar olmuş” diyerek başlıyor ve bu sırada arka fonda barkovizyonda İlhan İrem “felsefesini”, diyeceğim, anlatan resimler ve görseller dönmeye başlıyor.
 
Bircan Çalışkan'ın kamerasından
Olanlar Olmuş, İlhan İrem’in 1989 yılında çıkan Uçun Kuşlar Uçun albümünün açılış şarkısıydı. Bu konser içinde çok başarılı bir açılış parçası oldu, zira İlhan İrem'in konser boyunca sık sık dile getirdiği barış mesajları ve içinde bulunduğumuz durumlara dair İlhanca değinmelerine çok uyan bir mesajı vardı.

Velakin ilk şarkı bittikten sonra konuşmasında “Hiçbir şey buluşmalarımız kadar büyülü olamaz, dedikten sonra, karanlıklara inat aydınlık taraftayız“ diyor ve yarınlardan bahsederken yazık olmayacağına değindikten sonra “Yazık Oldu Yarınlara”ya giriyor. İzleyicilere bakıyorum, herkes ayakta ve herkes İlhan’ına kendince sesleniyor... İlhan İrem sahnede bir o tarafa gidiyor, bir bu tarafa gidiyor, bütün seyircilere hitap ediyor. Belli ki çok özlemiş ve biz yerlerimizde hop oturup hop kalkarken, o da sahneden taşıyor. Bu arada yıllara inat, sesinde en ufak bir bozulma olmadığını fark ediyorum. Albüm kaydı gibi okurken şarkıları, sesi aynı berraklıkta... Şarkı arası konuşmalarında izleyenlerine "asi ruhlar, sevecenler" diyor.


Son Selam şarkısıyla devam ediyor gece. Şarkıdaki “Selam Selam Selam sana” derken izleyiciye bir merhaba diyor. Repertuar İlhan İrem’in bir otobiyografisi gibi, seçilen şarkılar hem İlhan İrem’in bir daha bizleri bu kadar özletmeyeceğine dair ipuçları taşıyor, hem de bu kadar ara vermenin özlemini yansıtıyor. Selam Sana dedikten sonra sıla temalı Dua şarkısı bana bunu çağrıştırdı.

Şarkıların arasında gene barış vermeye devam ediyor: “Karanlığa teslim olmayacağız” sonra Ninni Sevgilim geliyor: “Dağıt, bitir herşeyi yine karşındayım/Bütün kaçışlarında arkandayım” Bu şarkıya bir balerinin performansı eşlik ediyor.

Bundan sonra bütün klasiklerini arka arkaya sıralıyor: Kızım İçin, Ben Değilim (ahh bu şarkının bendeki yerini nasıl anlatsam, gözlerimi dolduran nadir şarkılardan), Şartlı Refleks, İşte Hayat, Bezgin, Aşk Değil Nefret Değil, Uçun Kuşlar Uçun, Sevginin O Gelmez Yazları, Komedi...

İşte Hayat’ta ‘Zaman her şeyi siliyor' kısmını bizlere söyletiyor ve en sonunda ‘Zaman her şeyi ‘biliyor’ olarak değiştiriyor, bu arada bütün konser alanında hep bir ağızdan söyletiyor, bunu bir de Ben Değilim’de yapıyoruz. Bir ağızdan “Eski resimlerdeki sevgilinin yanındakinin ben olmadığını” haykırıyoruz.

Dinleyiciler tezahürat yapıyor bol bol. Biz de ayaktayız, oturmak istiyorum arkadakiler rahat izleyemez diye ama ne mümkün? Yerimde duramıyorum, oturunca “şartlı refleks" olarak yerimden fırlayasım geliyor. Her boşlukta, fırsat buldukça “Don Kişooooot” diye bağırıyorum, ama tabisi duymuyor. :) Bir an “adamın dibisin dibi” diye bağıracağım geliyor sonra Bircan’ın bir bakışıyla bu isteğimi(!) bastırıyorum :)

Ara olduğunda adeta bir büyüden veya hipnozdan uyanmış gibi çevremize bakınıyoruz, zaman ne çabuk geçmiş, neyse ki daha ikinci yarı var.

2. Bölümün en hoş kısmı, İlhan İrem'in kendisine gelen bir mektuptan bahsettiği anlar oluyor. Sahibinden izin alarak açıkladığı mektupta, 5 aylık bir anne adayının çocuğunun duymaya başladığı ilk anda ilk kez İlhan İrem konserine getireceğini yazdığını söylüyor İlhan İrem. Seyirciler arasında bu anne adayını soruyor ve evet gerçekten gelmişler, bütün Harbiye'ye el sallıyor genç anne adayı, gecenin en dokunaklı ve güzel anlarından birini yaşatıyor.

2. bölümde Sürgün Gibi Masallarda, Yeraltında Fısıltılar, Ruh Gibi, Ali Veri Maria, Konuşamıyorum, Anlasana ve son şarkı olarak Boşver Boşver Arkadaş ile geceyi noktalıyor. Şarkılarına barışçıl mesajları eşlik ederken, ney performansı ve dans gösterisi de konserin eşlikçisi oluyor.

Sahneden Boşver Boşver Arkadaşla inen İlhan İrem, bis için sahneye yanında iki semazenle dönüyor. Bis kısmı konserin en can alıcı kısmı oluyor. “Hu” şarkısıyla dönmeye başlıyor semazenler ve büyülenmiş gibi bakıyoruz bu görsel şölene… Biraz ruhani, soyutsal İlhan İrem şarkılarından -ki aslında birçok şarkısında bu yönünü görmek mümkün- olan “Hayat mucize/Rahmani nefes/Şah damarımdan daha yakınsın/Hayra alamet lütuflar eyle/Hiç hiç diye hıçkırıyor, iç çekiyorum/Hu hu hu... Sallan hu/Hu hu hu... Deja vu” ve ikinci bis şarkısı, Yılan Isırığı ise kelimenin tam anlamıyla etkileyici, o semazen gösterisiyle birlikte tam bir final şarkısı oldu. Işıklar açıldığında yerimizden kalkamadık bir süre...

Konserde söylemesini beklediğim Don Kişot, Hayatın Üçüncü Gözü, Gemiler Döner Geriye şarkılarını söylemiyor ama olsun onları evde dinlerim deyip, bir sonraki konser haberini duyana kadar beklemeye karar veriyorum. 8 Mart’ta Kadınlar Günü için sadece aşk şarkılarından oluşacak konserin müjdesini bir daha vererek yazımı bitireyim.

İlhan İrem'in barış mesajı gecenin en önemli ve değerli anlarındandı: "“Yaşadığımız dünyaya olanlar oldu. Ama biz aydınlık tarafındayız.
Yok edilen, kurutulan, unutturulmak istenen her şeye karşın, binlerce çiçekle yeniden doğacağız. Asla karanlıklara teslim olmayacağız. Türkiye’nin dünya politikası ‘Yurtta savaş, dünyada savaş’ değildir! ‘Yurtta barış, dünyada barış’tır.”

Bu gece anlatılmaz yaşanırdı bir geceydi ve dilerim siz de bu gecelerden birinden nasibinizi alırsınız. İlhan İrem’i sevin, çünkü gerçekten hayatı zenginleştiren nadir kişilerden... Harbiye'de dakikalarca ayakta alkışların, ıslıkların gösterdiği o ki, insanlar İlhan İrem'e çok büyük saygı, sevgi ve muhabbet duyuyorlar, binlerce insanı bir selamı ile ayağa kaldırmak kaç kişiye nasip olur? Yazılarıma İlhan İrem gibi bir üstadın konseriyle dönmek benim için ayrı bir mutluluk. Sen çok yaşa İlhan İrem.. Daha nice 40 yıllarda hep bizimle ol...

Yeni yazılarımla buluşuncaya kadar -üstadın dediği üzere- “ışık ve sevgiyle kalın”


Konserden bis videosu (Bircan Çalışkan'a çok teşekkürlerimle...)

HU / YILAN ISIRIĞI


Bu şarkılar da söylenmeyenlerden:

DON KİŞOT


HAYATIN ÜÇÜNCÜ GÖZÜ


GEMİLER DÖNER GERİYE


(Not: Fotoğraflar ve Video için Bircan Çalışkan'a bir kez daha teşekkür ederim)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - "WE WILL ROCK YOU - QUEEN MÜZİKALİ"

WE WILL ROCK YOU: BİR MÜZİKALDEN FAZLASI

Sevgili postdaşım,

Müzik küçüklük zamanlarımdan beri benim için bir tutku iken, aklım yetmeye başlayıp daha derinlemesine indikçe, müziğin içinde kaybolmaktan asla bıkmayacağım dipsiz bir kuyu olduğunu anladım. Güzel ve hayatı yaşanılır kılan şarkıları dinledikçe, kendimi de dinledim, yönümü buldum ve blogumun hayatıma girmesiyle bambaşka bir ivme kazandı müzik sevgim. Gidebildiğim her konser, aldığım her albüm, iletişime geçtiğim her sanatçı benim için başka kapılar açtı ve hayatımı şekillendirdi. Bu yazı da, bilhassa beni çok etkileyen bir etkinlikten bahsedicem, ama açıkçası nerden başlayacağımı bilmiyorum. :)


Konuyu çok uzattığımın farkındayım, çünkü bugünkü yazı konum benim için çok kıymetli bir o kadar da dile getirmesi zor bir konu. Kelimelerim yeterli olur mu ya da yeterli derecede ifade edebilir miyim bilemem, ancak deneyeceğim. (Durun, şimdi bir yere bağlayacağım.) Bugünkü yazımın konusu, çok uzun süredir görmeyi heyecanla beklediğim, Freddie Mercury ve efsanevi grup Queen’in şarkılarından oluşan "We Will Rock You" müzikali...

Müzikal 10 küsur yıldır dünyanın her tarafında kapalı gişe oynamış, bir ton ödül almış, İzlenimlerimi yazmadan önce biraz bilgi vermek istiyorum. Çeşitli kaynaklardan topladığım bilgiler şunlar:

* We Will Rock You’nun temel fikri, 1996'da Venice Film Festivali’nde Brian May ve Roger Taylor'ın Robert De Niro ile tanışması ile ortaya çıkar. Kızı sıkı bir Queen hayranı olan De Niro'nun ikiliye ''sizin şarkılarınızdan oluşan bir müzikal yapmayı düşünür müsünüz?'' demesi ile müzikalinin temeli atılır.

* 2000 yılında komedyen, yazar ve yönetmen Ben Elton; Brian May ve Roger Taylor ile görüşerek projeyi başlatır.

* 2002 yılında, 2. Elizabeth’in 50. yıl kutlamaları kapsamında Buckingham Sarayı’nın bahçesinde yapılan gösteriye 12.000 kişi katılmış, yüzbinlerce kişi sarayın dışından izledi ve 200 milyon kişi de gösteriyi televizyondan takip etti.

* Aynı yıl müzikal “Yılın En İyi Müzikali” dahil 5 ödül aldı.

* 2003 yılında 5 ayrı dalda, En iyi Müzikal, En İyi Müzikal Aktörü, En İyi Aktris, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Yönetmen ödülü dahil toplam 20 ödülün sahibi oldu.

* 2003'te, İspanya'da tamamı İspanyolca bir gösteri hazırlandı ve İspanya EMI müzikale platinum disk ödülü verdi.

* 1 yıl içinde 405 kez sahnelendi ve 800.000 kişi tarafından izlendi.

* 2005 yılında WWRY ekibi 1000. gösterisine imza attı.

* 2008'de Asya turu yaptı ve 38 performans sergiledi.


Biletlerini 5 ay öncesinden aldığımız müzikal için can arkadaşım Bircan ile Ülker Sports Arena’nın yolunu tutuyoruz. Biletlerimizi birer ay arayla almış olmamıza rağmen (O benden tam bir ay önce almıştı) yanyana bilet bulmak da evrenin bize bir hediyesiydi. Biraz aradıktan sonra buluyoruz ve biraz oyalandıktan sonra içeri giriyoruz. (Bu noktada bir üzüntümü belirtmek isterim. Böyle büyük büyük bir etkinlik için koca İstanbul’da bir büyük tiyatro-opera-sahne sanatları binası olmaması, bu etkinliğin bir basketbol sahasında yapılmak zorunda olması da bu ülkenin kültür ayıbıdır bence!) İçeri girer girmez ilk işimiz –benim yıllardır peşinde olduğum- We Will Rock You tişörtü ile Müzikalin sınırlı sayıda basım CD’sinden almak oluyor.

Koltuklarımız sahneden dört beş sandalye geride ve önümüzdeki sandalye de boş! Bundan büyük keyif olur mu? Ve yavaş yavaş perde açılırken Innuendo yankılanmaya başlıyor.

Konusu, uzak uzak gelecekte, canlı müziğin ve enstrümanların yasaklandığı, kişisel tüm özgürlüklerin kraliçe tarafından alındığı bir dünyada geçer. Bu dünyada her şey dijitaldir, canlı müzik kat’a yasaktır ve herkes uyuşturulmuş, bu düzene uydurulmuş ve tektipleştirilmiş, duygusuz, sorgulamayan, hissiz makineler haline getirilmiştir. Dünya üzerinde tek bir enstrüman kalmıştır ve kraliçeden kurtulmanın yolu, henüz “doğru kişinin” kendisi olduğunu bilmeyen işsiz güçsüz, avare bir delikanlıdadır. Delikanlı kafasında sürekli anlam veremediği sesler işitmekte ve delirdiğini düşünmektedir (sesler Queen şarkılarının sözleridir aslında) delikanlı bu seslerin ne olduğunu bilememekle birlikte, aynı zamanda kim olduğunu da bilmemektedir.



Delikanlının yolu bir gün, tek tip kızlardan farklı olduğu, düşünebildiği, tektipleştirmeye direnen, asi kızla -Scaramouche- kesişir. (Kızın başına üşüşüp farklı olduğu için onu aşağılayan kızlar ve gülüşleri hala beni kafamın içinde sinir etmekte :) ) Başta güvensizlik ve birbirine sinir olma şeklinde bu ilişki, zamanla aşka döner ve kız delikanlının aklındaki boşlukları tamamlarken, delikanlı da neler olup bittiğini yavaş yavaş kavramaya başlar. İkilinin yolu kraliçenin zulmünden kaçıp sığınaklarda yaşam mücadelesi veren "Bohemler"le kesişir ve birlikte kraliçeyi alt edecek enstrümanı bulmak üzere kafa kafaya verirler. Zira Bohemler, Yaşayan Kaya’da gömülü enstrümanı bulacak kahramanı beklemektedir ve o kahraman birden karşılarında bitiverir.


Müzikalde oyunculuklar şahaneydi, özellikle kraliçe rolündeki oyuncunun mimikleri bizi gülme krizine soktu. Bohemlerin her birine o zamanlar için geçmişte kalan bir şarkıcının adı verilmekle birlikte, zaman zaman bazı espirilerle hakikaten kahkahadan öldürdü bizi. Mesela karakterlerden biri, ad olarak kendine tam olarak kim olduğunu bilmediği halde artık eskiye ait bir kişi ve eski bir hayal olan Britney Spears adını takmıştı ve onun söylediği sözler Spears olarak söylendiği zaman gerçekten komik geldi. Mesela, bir sahnede Spears karakteri “aşk öldü” diyordu, bunu bir kişi diğerine aktarırken “Britney Spears aşk öldü dedi” demesi müzikalin en güldüren ince esprilerindendi, salondan da kahkaha seslerinin yükselmesi buna işaret.

Müzikalde, gerçek müziğin ölmesine ithafen gerçek müziğin peşinde olup bugün aramızda olmayan sanatçıların sayıldığı sahne çok dokunaklıydı. Amy Winehouse, Kurt Cobain, Jimmy Hendrix, Jim Morrison ve tabi Freddy gibi isimlerin adlarının anılması ile salonda alkış tufanı koptu.

Yerel espriler de unutulmamış, bir sahnede kraliçe yardımcısına giydiği pahalı kıyafetlerle ilgili yorum yaparken, yardımcısının Türkçe olarak "Salı pazarından” demesi,üstüne kaliteyi yükseltmişler” demesi, enfes bir ayrıntıydı, gülümsetti.

Müzikalde Freddy Mercury’nin dehasının her bir zerresine tanık oluyorsunuz. Adam 91 yılında öldü ama öyle şarkılar yazmış ki, adeta bugünün müzik ortamını o zamanda öngören bir kahinmiş resmen diyorsunuz. Konu esasında zaten bugünün ortamına bir eleştiri ama Freddy'nin sözleriyle bağdaşınca cuk oturuyor.

Işıklar, görseller, seçilen şarkılar, konu, işleniş… Senkronize danslar, enfes vokaller, bir an bile kesilmeyen heyecan ve aksamayan trafiği ile bu müzikalin neden ödüle doymadığına ve her seferinde kapalı gişe oynadığına şaşırmıyorsunuz, sadece böyle prodüksiyonların neden bizde olmadığını düşünüp kızgınlıkla karışık bir üzüntü duyuyorsunuz. Bu büyüleyici gösterinin içine girip, orayı yaşıyorsunuz. Oyuncuların zaman zaman sahneden seyirciye laf atması, oyuna çekmesi ile sadece seyirci deneyimi yaşamıyorsunuz, oyunun bir parçası oluyorsunuz. Görseller gözlerinizi kamaştırıyor. Bilhassa Kraliçe (kitapçıktaki oyunculardan hangisi olduğunu çıkaramadım :) ), Meat Loaf rolündeki Lucy Jones (adından emin değilim), Scaramouche rolündeki Michelle Crook, Brit rolündeki Rolan Bell ve Pop rolündeki Dean Read’in performanslarını çok çok iyi buldum. Başrol oyuncusu olan Galileo Figaro (MIG Ayesa) önceleri biraz tutuk kaldı sanmıştık, meğer rolü gereği öyleymiş, eziği oynuyormuş, sonradan kendine güven kazanan yapıya bürününce sesinin muhteşemliğini ve oyun yeteneğini de gördük.

Müzikal insanı düşündürmeden edemiyor. Ciddi bir sistem eleştirisi var. İnternet çağında insanların birer makineye dönüşmesini, iletişimlerini sanal dünya üzerinde yaparken gerçek insan ilişkilerinden uzaklaşmalarını, aynı şeyleri yiyip, aynı şeyleri giyip, aynı şeyleri dinleyerek özbenliklerinden uzaklaşmaları ve gerçek yaşama artık dokunamamalarını, sanal dünyanın düşünme yetilerine ipotek konulmuş kurbanları olmalarını ve bunu düşünemeyecek kadar başka şeylerle ilgilenmeleri sağlanmış organizmalar haline gelmelerini eleştiriyor bir yandan. Mesela baş kahramanın adı Galieo Figaro, bu Bohemian Rhapsody’de geçen bir isim aslında ama karakterin yaşadıkları ile bağdaştırınca, orijinal Galileo Galilei geliyor aklıma, o dünyanın yuvarlak olduğunu söylediği için cezalandırılmıştı, bu Galileo da canlı müziği ve özgürlüğü savunduğu için.


Ekranın iki yanındaki Türkçe çeviriler de İngilizceye hakim olmayanlar için iyi düşünülmüş, ben de zaman zaman hem nasıl çevirmişler diye baktım (meslek hastalığı işte :) ) hem de İngiliz ingilizcesi ve şivesinden kaynaklı anlamadığım yerleri anlama imkanım oldu.

Oyunda geri kalan Queen üyeleri ile şaka yolu dalga geçilmesi de bir diğer hoş ayrıntıydı.

Oyunda kazanan canlı ve gerçek enstrümanlarla çalınan müzik, dijitale galip geliyor ve böylece canlı müzik dijitali alt ediyor. Bu noktada We are the Champions ve We Will Rock You’nun arka arkaya gelmesi müzikalin kalbine son neşteri vuruyor.

Kısacası sevgili postdaşım, bir müzikal izledim hayatım değişti. Yıllardır gelmesini beklediğim müzikali, tam da hayal ettiğim gibi izlemek ve bambaşka deneyimler yaşamak, şu fani dünyamın müthiş renklerinden biri oldu. Bir daha ne zaman gelir bilinmez ama sizin için dileyebileceğim, inşallah siz de bu görsel ve işitsel şöleni izleme şansını yakalarsınız…






Freddie Mercury hakkında:


Freddie Mercury’yi nasıl bilirsiniz bilmem ama ben onu üç kelimeyle tanımlasam, dahi, çılgın ve bu dünyaya bahşedilmiş bir armağan derdim. Sırf ölürken söylediği son sözleri bile ayrı bir saygınlık duyma sebebi: “Bu hayatta istediğim her şeyi yaptım ve hiçbir pişmanlığım yok”, Bunu söyleyebilme lüksünü kaç kişi yaşayabilir?


Freddy Mercury, ince zekası, gözlem yeteneği, müzikal dehası ve ustalıkla şarkı sözleri ile bir devrin ve gelecek devirlerin müzik anlayışını değiştirdi, sahneye şov, dinamizm ve özgünlük getirdi. Neyse o olarak yaşadı ve öldü. Ölürken yanı başında son altı yılını geçirdiği ve HIV pozitif çıkan Jim Hutton ve ayrılsalar da bütün ömrü boyunca yanından hiç ayırmadığı ve “benim tek aşkım” dediği Mary Austin vardı.

Freddy Mercury cinselliğini ve biseksüel kimliğini de hiç saklamadı, onu da sonuna kadar yaşadı ve o meşum hastalığa yakalandığını ilan ettiğinde bile, "show must go on” gibi bir hediye bırakarak göğüsledi hastalığını. Adam nerden baksanız hayata nanik yaparak gitti yani. Belki de bu dünya üzerinde yapacak fazla bir şey kalmadığını hissetti ve öte dünyayı da biraz heyecan getirmek istedi, kimbilir. Şarkılarında şu anın saçma müzik ortamına değindi "All we hear is Radio GaGa" derken ya da günah çıkardı “We are the champions”ta “I paid my dues, time after time, I got my sentence but committed no crime, And bad mistakes, I made a few, I've had my share of sand kicked in my face - But I've come through*” derken ve bütün yaşadıkları için kendini şampiyon addetti. Ya da “I want to break free” derken, özgür olma isteğini haykırdı. Her şeyi geçin, müzik tarihine “Bohemian Rhapsody” gibi türler, çağlar, müziklerüstü bir taşlama şarkı kazandırması bile başlı başına yeter. Bu şarkı Dünya Müzik Tarihinin ilk üç en üst şarkısından biridir.






FREDDIE ve MARY AUSTIN

Freddy Mercury 1991 yılında AIDS'ten öldüğünde 45 yaşındaydı. Bu linkte bazı diğer ayrıntıları öğrenebilirsiniz: FREDDIE MERCURY'NİN HAYATI







22 Mayıs 2013 Çarşamba

GİTTİM, İZLEDİM, YAZDIM - TOLGA AKYILDIZ ile AÇIK SAHNE [10.05.2013]


TOLGA AKYILDIZ'DAN BİR MÜZİK FESTİVALİ


Bana iyi gelen şey müzik; ne olursa olsun dinlemek, iyiyi kötüden ayırt etme yetisi kazandırıyor bana ve gittiğim her konser, izlediğim her performans hayatımı daha renkli, daha yaşanılır kılıyor. Bu yazı gecikmeli bir yazı oldu belki ama hala etkisinde olduğum bir gece olduğundan ancak toparlayabildim cümlelerimi.

10 Mayıs’ta Tolga Akyıldız’ın müthiş organizasyonu Açık Sahne’nin ikincisi için Ghetto’daydım. Tolga Akyıldız müzik dünyasının en önemli adamlarından biri olarak bu unvanı ne kadar hak ettiğini bir kez daha gösterdi. Efenim Açık Sahne, Tolga Akyıldız’ın deneyimli sanatçı/grupları yeni yeni piyasaya giren sanatçı/gruplarla aynı sahneyi paylaşmalarını sağlayan bir platform. Bu gecenin iki tane önemli özelliği var: Birincisi yeni piyasaya giren, istekli ama imkan ve sahne bulamayan genç sanatçılara kendilerini ve müziklerini ifade etme imkanı vermesi -ki bu, müzik dünyasının çerçöpüne alternatif isimleri dinleyicilerle buluşturduğu için başlı başına alkışlanacak bir girişim bence- ikincisi, deneyimli sanatçıları/grupları topluca izleme imkanı vererek çok ekonomik fiyatlara dinleyicilerin sevdikleri sanatçılarla buluşmasını sağlaması. Bu sayede birçok sanatçı/grubu aynı anda izleyebilmek mümkün. Şahsen ben ilk kez sahnesini izleme imkanı bulup bir de beğendiğim performansların sanatçılarını daha bir ilgiyle takip ediyorum. Tek tek izlemeye kalksam asla ne paramın ne de zamanımın yeteceği birçok sanatçının performansı bir kerede izleme şansı buluyorum. Bu gece bu yüzden önemli benim için.

KEMANCI'NIN SAHİBİ ZEKİ ATEŞ
Bu geceler devam edecek ama ben size gittiğim ikinci geceden sanatçıların performansları hakkında kısaca gözlemlerimi, düşündüklerimi yazacağım. 10 Mayıs’ta Ghetto’da düzenlenen gecenin 18 konuğu vardı. Gece Özge Tığlı’nın 90’lar konsepti ile çaldığı parçaların ardından, Tolga Akyıldız’ın, geçtiğimiz aylarda vefat eden ve bugün bayılarak dinlediğimiz pek çok sanatçıya ilk kez sahne imkanı sunan Kemancı'nın sahibi Zeki Ateş için yaptığı kısa anma ile başladı. Zeki Ateş, Teoman, Şebnem Ferah, Özlem Tekin gibi bugünün en popüler isimlerinin ilk kez sahne aldığı efsanevi mekan Kemancı'nın sahibiydi.
ÖZGE TIĞLI ve TOLGA AKYILDIZ
Gecenin ilk grubu “Son Feci Bisiklet” adlı yeni ve ilginç isimli bir gruptu. be the band müzik yarışması 'nda ilk 10'a kalan Ankaralı grup SFB, adları gibi ilginç şarkı sözleri, şarkıların armonik ve akılda kalıcı yapısı ve sesi son derece temiz solisti ile gerçekten hoşuma gitti. Ritmi hareket ettiriyor şarkının (ancak adını unuttum şarkının, özürs :) )
ÖZGE FIŞKIN

YİĞİT ATİLLA (PAPYON)
2007 yılında Kilitler, 2012 yılında Bir Avuç Fotoğraf albümü ile dikkat çeken Özge Fışkın albüm kaydı gibi temiz ve yormayan vokali ve sahne hakimiyeti ile çok iyiydi. Arkasından Ayşe Saran ve Ete Kurttekin birlikte çıkıyor sahneye. İki ismi de gerek Tolga Abinin yazılarından, gerekse diğer sevdiğim müzik yazarlarının sayfalarından çokça duymuş olmama rağmen ilk kez izledim sahnelerini. Bir kere uyumları çok iyi, bunda aynı frekansta olmalarının payı büyük. Birlikte önce MFÖ'nün klasiklerinden Gözyaşlarımızı Bitti Mi Sandın'ı seslendirdi, sonra Ayşe Saran'ın Rüyadan Kaçış albümünden 'Vazgeçmek Zor', ve Ete Kurttekin'den 'Benden adam olmaz' ı söylediler. Bas gitarda ise Uğur Öktem vardı. Sonrasında benim için güzel bir sürpriz olarak Papyon grubu çıkıyor. Bu grubu izlemek benim için ekstra keyifli, zira solisti Yiğit ile bir ara o zamanlar çalıştığım organizasyon şirketinin liselerarası müzik yarışmasında beraber çalışmıştık, Yiğit halen devam eden o yarışmanın da derece alanlarındandı. Onu böyle kendi şarkılarıyla izlemek beni de çok mutlu etti. Papyon'un albümü İlk Ateş 2011’de çıktı.

Gece Ayça Varlıer ile devam etti. Benim bu geceye ısrarla gelme nedenlerimdendi. Zira geçen ay önce albümü, sonra albüm lansmanı ile bloguma konuk olan Ayça Varlıer bir kez daha güzel sesi ve sahnesi ile karşımdaydı. Kumdan Kale şarkısını, enstrümanları playback, vokali canlı olarak seslendirdi ve beklentimin aksine tek şarkı ile indi sahneden. Sahneden inince ayak üstü lafladık. 

AYÇA VARLIER
Derken sahneye Genç Osman çıkıyor, "bu gece zaten çok hareket edeceksiniz zaten, o yüzden ben şimdi slov söyliycem" diyor. Mavi Sakal’ın bir dönem solisti olup 2012 yılında solo "Gökyüzü Masmavi" albümünü çıkaran Genç Osman aynı adlı şarkıyı söylüyor. Burada bir parantez açmak istiyorum. Bu tip gecelerde seyirci faktörü önemli, yani orada sahnedeki sanatçıyı izlemek için para verip geliyorlar ancak seyirciyi son derece saygısız gördüğümü burada üzülerek belirtmek istiyorum. Genç Osman zaten slovun slovu şarkısını kısık sesle söylerken salonun uğultusu sesini bastırdı ve ben bile sahne önünde olmama rağmen zor duydum. Orada bir performans yapılıyor, iki dakka konuşma de mi? Gecenin tek kusuru buydu bence, ona da yapacak bi şey yok. Kimseye konuşma denilemez tabi ki, ama seyircinin de biraz kendine gelmesi gerekiyor. Arkasından 2012 yılında ilk albümlerini çıkaran Türk reggae grubu Sattas çıkıyor sahneye, gerçi solisti daha sahneye çıkmadan hayli hiperaktif, yerinde duramıyor, sırasını beklerken görüyordum, olduğu yerde hopluyor sıçrıyor tempo tutuyor, derken sahneye çıktı, çok eğlenceliler bir kere gerçekten çok seviyorlar yaptıkları işi, ancak bir ara adam hoplayıp zıplarken sahnenin aşağı yukarı inişine bakıp "aha şimdi çökecek" diye düşünmedim değil :). Performansları adeta yurtdışında bir kulübe gitmiş hissi veriyordu. Çok batı standartlarında. Böyle müzisyenlerin olması çok iyi müzik piyasasının çeşitliliği açısından. 3 şarkı söyledi Sattas.

GENÇ OSMAN
SATTAS
Arkasından çıkan Korkuluk grubu benim için fazla sertti ancak etkileyici bir sahneleri var. Bu karanlık maskelerin altında… diye devam eden 2. şarkıları bilhassa çok iyiydi. İlk albümleri “Bir Hayvan Yaratmak” bu yılın başında yayınlandı. Korkuluk yerini Can Bonomo’ya bıraktı. Bu çocuğa nedense ısınamamıştım ama sahnede sempatik geldi. Akustik olarak Meczup şarkısını seslendirdi. Fena değildi. Özellikle çok enstrümanlı bu şarkıyı tek gitarla akustik halde söylemesi şarkının havasını epey değiştirdi.
 
KORKULUK
Neslihan Engin, benim sevgili arkadaşım Ece Dorsay'ın tanıştırdığı müthiş müzisyen arkadaşım. Bu gece adını listede görmek benim için çok keyifli oldu. İlk albümü Ruhum Su Aldı'dan iki şarkı seslendiren Neslihan Engin'in müziğinde ilk dikkatimi çeken şarkılarda hep bir şırıl şırıl su akması hissi yaratması oldu. Albümün adıyla müsemma bir duygu, klavyede bir yandan şarkısını söylerken, gözlerini kapasanız su sesi duyduğunuza yemin edersiniz. "Kaçtım" şarkısı bilhassa dikkatimi çekti. Tavsiyem 29 Mayıs'ta Ece Dorsay ile Alt Caz'da gidip bizzat izlemeniz. Müthiş gerçekten. Çok etkilendim.

Gecenin devamında Mavi, Bedük, Bora Duran, Keremcem, Cem Özkan, Ege Çubukçu ve Rashit de performansları ile şenlendirdiler. Mavi önce Sezen’den “Unuttun Mu Beni” şarkısından sonra yeni çıkardığı albümden bir şarkı söyledi. Pek etkilenmedim açıkçası, duygusuna giremedim şarkısının. Bedük'ün “sahneyi beklerken çok içtim, sarhoş oldum, bu gece saçmalarsam kusura bakmayın" nüktesi hoştu. Bedük de genelde hareketli olan şarkılarının aksine akustik versiyonla iki şarkı söyledi. Bora Duran “Bırakırsan” şarkısını söyledi ve o sırada sahne önünde olan Keremcem'i sahneye çıkardı, Keremcem şarkının sözlerini bilemeyince gülüşmeler oldu, "Heyecandan unuttum, yoksa biliyorum"diye çevirdi lafı. Sonrasında kendi sahnesinde “‘Aptal Aşık’ şarkısını kim biliyor” deyip cevap alamayınca biraz bozuldu gibiyse de, çabuk toparladı ve ben oradan ayrılırken “laaa laaa laa” şeklinde salona şarkı söyletiyordu.
NESLİHAN ENGİN
Son üç grubu artık izleyemedim, zira ertesi gün iş vardı ve dört saat ayakta duran yorgun bedenim artık beni emekli et demeye başlamıştı. Bu geceyi böyle güzel kapatırken, Açık Sahne’nin yeni sezonda da devam edeceğini bildirir, birine mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Dilerim birparça da olsa ordaymışsınız gibi hissettirebilmişimdir sizlere… Açık Gece’lerden birinde karşılaşmak dileğiyle…

AYŞE SARAN ve ETE KURTTEKİN
KEREMCEM ve BORA DURAN

BEDÜK
CAN BONOMO

EGE ÇUBUKÇU
KEREMCEM ve BORA DURAN
MAVİ
GECEDEN VİDEOLAR: 

İZLEMEK İSTEYENE: 1. AÇIK SAHNE'DEN